Bir Yaşam Öyküsü Hz. Muhammed-Ertan Ildan

Bugün  İslam coğrafyasının  içinde bulunduğu durumu anlamlandırabilmek bakımından İslam’ın asrı saadet dönemine  , bu dinin kuramcısının yaşamına  ve mücadelesine projeksiyon tutmak  daha bir anlam kazanmış bulunmaktadır.

Kuşkusuz tabulaştırılmış bir konuda kalem oynatmak öyle kolay bir iş değildir. Hele siyasal gericiliğin gemiyi azıya aldığı bugünün koşullarında bu daha da zor.  Bu nedenden ötürü inceleme araştırma neticesinde kendi kanaatlerimi yazıya dökmek yerine,  başkalarınca yapılmış araştırmaları bilgilendirme amaçlı olarak aktarma yoluna gideceğim.  Bir bakıma bir kitap özetlemesi yapacağım. Bu kitap bir oryantalistin,  Kurban Said’in  kitabı.  Adı ,  “Bir Yaşam Öyküsü  Hz.Muhammed” . Bunu yaparken zaman zaman araya kendi yorumlarımı da serpiştireceğim.

Şunu peşinen belirteyim.  Aktaracağım özet yaşam öyküsünde, İslam aleminin mabetleri olan camilerde sıklıkla yapıldığı gibi; bir gün Peygamber efendimiz sahabe ile otururken veya “Peygamber efendimiz  bir gün deve ile çölde giderken”  ile başlayan hadislere ve rivayetlere itibar edilmeyecektir. Daha çok  “bu din hangi koşullarda doğdu, nasıl ortaya çıktı, nasıl gelişti ve devletleşti?” sorularına cevap oluşturmak amacı taşımaktadır. Tabi tüm bu sürecin bir inanç önderi ve aynı zamanda devlet adamı tarafından  nasıl bir strateji ve taktik ile geliştirildiğini konu edinecektir.

Öyleyse başlayalım.

Bu din nasıl bir çoğrafyaya doğdu?

Kurban Said bu soruyu şöyle cevaplamış:

Alemin Yaratıcısı bu dünyayı yaratırken, kayaları ve suları, vadileri ve otlakları en adil şekilde dağıtmış. Her ülke Yaradan’ın lütfundan payına düşeni hakça almış. Arabistan’da…  Sonra Alemin Yaratıcısı, insanın işine yarayabilir düşüncesiyle her ülkeye biraz kum vermeye karar vermiş.  Kumu almış bir çuvala doldurmuş ve hakça paylaştırması için Cebrail’e vermiş. Ama Şeytan, o kötücül melek, insanoğlunu kıskanıyormuş.  Cebrail, Arabistan’ın üzerinden geçerken Şeytan gizlice ona yaklaşmış ve çuvalın altını kesivermiş; kumlar Arabistan’ın üzerine yağmış, denizleri kurutmuş, nehirler suyunu çekmiş. Çöl işte böyle doğmuş.” (Age.sf:20)

Çöl ‘de de insan yaşar.   “ Çölde yaşayan insan kumun kendisi gibidir. Dünyanın geri kalanının gözünde bir hiçtir; yüzyıllar boyunca değişmeden, öylece kalır. Zamanın başlangıcından bu yana Arap, değişime meydan okumuştur. İçinden çıktığı ve içinden yaşadığı kum misali değişmez ve süreklidir, kumdan ayrılamaz. “ (Age . Sf:24)

Böyle demesine karşılık aslında köklü bir uygarlığın izlerine şu cümlelerle parmak basmaktan kendini alamaz : “ Ama şu var ki, bu insanların zamanında büyük işler başardığını biliyoruz. Doğu’nun büyük ticaret yolları hala Arabistan’dan geçerken, Kral Hiram ile Süleyman’ın kervanları Ofir Panayırına gönderirlerken, Arabistan zengin ve güçlüydü. Güney’de, Yahudi hükümdarlarına yüz elli talan altın getiren Saba Melikesi hüküm sürüyordu. Kuzey’de Nebatilerin imparatorluğu uzanıyordu. Medler’inülkesi  de  altından bir ülke olarak nam salmıştı. Ama bugün bizlere bu ülkeler hakkında pek az bilgi kalmıştır. Var olduklarını biliyoruz; yükseldiler ve yok oldular, çölün kumlarına karıştılar. Roma döneminde Arabistan büyük bir baş kaldırı gerçekleştirebilecek kadar birlik halindeydi. Palmira imparatorluğu neredeyse tüm Arabistan’ın Roma’ya  karşı ayaklanmasını sağlayacak bir birlik olmayı başarmıştı.  Arap ordularına bir kadın, hayranlık uyandıran  Zennube liderlik ediyordu. Zennube sonunda esir düştü ve fatihinin elinde bir süs eşyası oldu” (age. Sf:34)

“Sami ırkından gelenlerin en genci olan Araplar işte böyle yaşadı.  Musa ve İsa Sami ırkına doğdu. Ve şimdi  Irak’la Mısır arasındaki büyük çölde, Sami ırkının  soyağacının en son dalına yeni bir Peygamber – Allah’ın elçisi Muhammed- doğmak üzereydi (age. Sf:35)

Peki bu çölde yaşayan insanları bir arada tutan şey neydi?  Bunu şöyle cevaplamış Said:

Bu soruların yanıtı eski bir Arap şiirinde bulunabilir. ‘ Tanrı Araplar’a dört armağan ihsan etmiş. Bunların ilk üçü, çöl insanının taçlara değişmeyeceği türban, saraylardan çok daha rahatlık sunan çadır, en yüksek surdan daha fazla koruma sağlayan kılıçmış. Göğün sunduğu  sonuncu ve en güzel armağansa özgürce şarkı söyleme sanatıymış. Araplar’ın en değerli hazinesi işte buymuş” (age.sf.37)

Şiir sevenin soyut düşünme biçimlerinden  uzak durması olası mı? Elbette değil.

“Doğulular soyut konularda tartışmayı pek sever. Ama tartışmalar son bulduğunda , fikir ayrılıklarının sonuçları son derece somut oluyordu.  Tartışmanın tarafları gözlerini kırpmadan birbirlerine saldırıyor, yağmadan da cinayetten’de kaçınmıyorlardı. Doğulular’ın soyut konuları tartışmaktan daha fazla sevdikleri bir şey varsa, o da şiddet uygulamaktır”(age.sf:45)

Öyle midir ? Şiddet sevilen bir şey olabilir mi?  Belki başka sebepleri  vardır. Biz bunu bir soru olarak bir kenarda tutalım ve esas  konumuza geri dönelim. İslam dininin içine doğduğu kent olan Mekke’ye biraz göz  atalım.

İnsanlar eskiden kabileler halinde yaşardı. Kabile , bir soydan türeyen, bir arada yaşayan topluluklardı.  Boy, Oymak olarak da adlandırılırdı. Mekke kenti  5. Yüzyıl’da Kureyş kabilesinin eline geçti. Yani MS. 400 yıllarında.  Mekke’yi yeniden inşa eden Kureyş kabilesi liderinin ismi,Kusayy’dı.

6.Yüzyıla yani  MS. 500 lü yıllara gelindiğinde Kureyş kabilesi bir çok küçük kabileye ve aileye bölünür.  Bu ailelerin ve boyların içinde en güçlü, en zengin ve en soylu olanıysa Ümmeye kabilesidir. Bu adı aklımızda tutalım.  Zira İslam dünyasının kaderini gelecekte etkileyecek ve 70 yıl boyunca İslam devletini Emeviler adıyla yönetecek aile bu aileden  başkası değildir.

Peki  o zamanlar Kureyş  kabilesinin diğer önemli aileleri kimlerdi?  Bunu şöyle cevaplamış Said:

Ümmeye ailesinin dışında önemli aileler arasında Mahzumlar, Nevfeller, Esedler, Zühreler ve Teym’ler bulunuyordu. Bu aileler ve Ebu Sufyan, Ebu Cehil (Amr bin Haşim- diğer adı Ebu Hakem) ve Utbe gibi aile üyeleri soydan gelen bir hakla kenti yönetiyorlardı” (age.sf.54)

Böyle olmasına karşılık Mekke’yi yeniden inşa eden ulusal kahraman Kusayy’ın  oğullarından birinin adı Abdülmenaf’dı ve Abdülmenaf’ın oğullarından birinin adı ise Haşim’di. Kureyş kabilesinin bir diğer önemli ailesi ise hiç kuşkusuz Haşimiler olarak adlandırılacak olan bu aile idi  ve yukarda sayılan aileler ile bir soydan gelmekteydi.  Peygamber Muhammed işte bu aileden geliyordu. Abdülmüttalip  Haşim’in oğluydu.  Abdülmüttalip’in oğullarından biri Abdullah (Allahın kölesi, kulu anlamına geliyor) biri Ebu Talip, bir diğeri ise Abbas’dı.  Bu ismi de bir kenara not edelim.  Zira bu aile de Emeviler’den sonra İslam dünyasını Abbasiler devleti adı altında uzun yıllar yönetecektir. Muhtemelen Abdülmüttalip’in başka oğulları da vardı. Örneğin meşhur Eseddullah (Allah’ın Aslanı) olarak adlandırılan Hz. Hamza bunlardan biriydi. Peygamber Muhammed (övülmüş anlamına gelir) herkeslere malum olduğu üzere Abdullah’ın oğluydu.  Ebu Talip, Abbas ve Hamza’nın yeğeniydi.

Mekke Tüccarlar  kentiydi. Kentin sorunları “Kırklar Meclisi” adı verilen bir meclis aracılığıyla hal yoluna koyuluyordu. Bu meclise girmek için 40 yaşını doldurmuş olmak ve Mekke’nin önemli ve saygın ailelerinden birisinin üyesi olmak gerekiyordu. Kuşkusuz bu soylular meclisinde her kabile gücü oranında temsil ediliyordu.  Mekke aynı zamanda Bedevilerin kutsal kentiydi. Tanrıların ve Tapınakların kentiydi. İlk Yahudi Peygamberi İbrahim’in Hacer-i Esved taşını koyduğu yer olan Kabe’de bu şehirde önemli bir mabed olarak bulunuyordu. Mekke’de toplumsal düzen,  kabile yasalarınca sağlanıyordu.

Tam burada bir söz  almak isterim. Alevi teolojisinde önemli bir sembol olan “Kırklar Meclisi”nin  elbette sözü edilen bu meclisle bir ilişkisi söz konusu değildir. Ancak her şeyin  bir diğer şeye ilham kaynağı oluşturabileceği de aklımızın bir kenarında bulunmalı. Önemli olan bir diğer nokta ise şudur: Kabile yasaları gereğince Mekke şehrini yöneten “Kırklar Meclisi”, Peygamber Muhammed’in İslam devletini egemen kılması ile birlikte fiilen son bulur. İlerde göreceğimiz gibi artık geçerli olan yasa Kur’an’ın hükümleridir.

İşte böylesi koşullarda 29 Ağustos 570 yılında Peygamber Muhammed dünyaya geldi.

Rivayet odur ki, Peygamber Muhammed’in doğduğu yıl  Habeşistan Valisi Abraha , güçlü bir ordu ile Mekke’ye karşı saldırıya geçer. Kutsal Kabe’yi bu saldırıya karşı korumak için o güne kadar görülmemiş bir şey olur.  Allah’ın hikmeti işte. Çöldeki kum kadar çok sayıda Ebabil kuşu denizden dalgalar halinde  gelir ve  o günün zırhlı tugayı olarak adlandırabileceğimiz fillerden teşekkül  Abraha’nın ordusuna saldırarak, koca bir orduyu perişan eder ve kumlara gömer.

Bu olaya Kurban Said’in yaklaşımı şöyle:

“Anlatılanlar efsanedir. Kimse ne kadarının doğru olduğunu bilmez. Kesin olarak bildiklerimiz, Abraha’nın ordusunun gerçekten de Mekke’ye saldırmak amacıyla yola çıktığı ve çiçek salgınıyla dağıldığıdır” (age.sf:65)

Hangisine inanırsınız, artık orası size kalmış.

Şimdi burada bir kez daha söz almak isterim. Mekke’deki o zamanın Kureyş kabilesi ile  Dersim’inKureşan ocağı (aşireti ) arasında illiyet bağı kuran çok sayıda “alim”  insanımız  olduğunu bilmekteyiz.  Bu illiyet bağını nasıl kuruyorlar şahsen ben anlayabilmiş değilim. Zira o zamanın Mekke kentinde yaşayan Kureyş kabilesi, yukarda ortaya koyduğumuz gibi bir çok ezbet ve geniş aileyi içine alan bir üst kimlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik bu üst kimlik içinde yer alan Ümmeye ailesini yani Ebu Sufyan ailesini Dersimli Kureşanlar günahları kadar sevmezler. Bu durum açık olmasına karşılık, Dersim’de daha homojen bir ailenin kendisine bu ismi yakıştırmasını ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu belirterek geçelim.

Doğru mudur, bilinmez. Mekke’nin soylu aileleri çocuklarını bir Arap olarak yetiştirmek için, doğumlarından sonra emzirilmek üzere çölde yaşayan Bedeviler’e verirlermiş. Bir soylu aile olan Haşimiler’in en genç üyesi  Muhammed’ de 2 yıl boyunca çölde yaşayan Sad kabilesine süt emmek üzere verilmiş doğal olarak. “Baba Abdullah, Yesrib’e (Medine) yolculuk  esnasında çölde öldüğü zaman, Muhammed henüz iki aylık bir bebekti. Baba  zengin sayılmazdı. Oğluna bıraktığı fazla bir şey yoktu.  Küçük bir ev, beş aç deve  ve yaşlı bir köle .  Muhammed  Sad kabilesi yanında 2 yıl çölde kaldıktan sonra annesine teslim edildiği zaman 4 yaşında,  annesi Amine öldüğü zaman ise 6 yaşındaydı.” (age. Sf.67)

Çölde  kabile yasası geçerlidir. Yetim kalınmaz ! Her birey, çekirdek aile dışında daha geniş bir şemsiyenin koruması altındadır. Sülale, ezbet, aşiret ve kabile !  Muhammed’i dedesi Abdülmüttalip kanatları altına alır. Ölmeden önce Haşimi sülalesinin öne çıkan lideri oğlu Ebu Talip’e,  Muhammed’e sahip çıkması yönünde  sıkı sıkıya  tembih eder. Ebu Talip bilindiği üzere İslam’ın 4. Halifesi olan Ali’nin babasıdır. O da diğer Kureyş soylu aileleri gibi ticaretle uğraşmaktadır. Ebu Sufyan, Ebu Hakem gibi büyük ticaret filolarına sahip değildir elbette. Ancak zengin sayılmasa da Mekke’de itibar gören  bir şahsiyettir.

“Muhammed amcası Ebu Talip ile Suriye - Yemen arasındaki dünyada birkaç kez gidip geldi. Kervanlar hep Mekke’ye döndü. Muhammed büyüdü ve Haşimiler’in en yoksulu olarak amcasının çatısı altında yaşamayı sürdürdü.”

“Tabi işler her zaman yolunda gitmedi. Amca Ebu Talip yeğenini bazı zengin Mekkeliler’in yanına çoban olarak vermek zorunda kaldı. Bu iş için düşük bir ücret alıyordu.Sonra küçük çapta ticaret ile ilgilendi ama bu ona büyük kazançlar sağlamaktan uzaktı. Ancak tüm bu işler neticesinde Mekke’de dürüst ve güvenilir bir kişi olarak nam saldı. O nedenle kendisine Emin adını verdiler.”

“Muhammed 25 yaşlarındayken kendisine bir iş teklifi geldi. Zengin dul Hatice’nin evinde  ve kervanlarında denetimcilik işi. Muhammed, amcasının sözünü dinleyerek bu teklifi kabul etti.”

“Böylece Allah’ın Elçisi, dünyanın dört bir yanına kervanlar götüren , mallar alıp satan ve servet toplayan gezgin bir tüccara dönüştü “  (age.sf.68)

Sözü uzatmaya ne hacet. Muhammed kendisi gibi soylu Kureyş kabilesinden olan ve daha önce başında iki evlilik geçmiş  bulunan zengin dul Hatice ile evlenir.  Hatice  ona 3 erkek 3 de kız olmak üzere 6 çocuk verir. Erkeklerin isimleri sırasıyla Kasım, Abd  Menaf ve Tahir’dir.  İlk çocuğu Kasım doğduktan sonra,kendisine Arabistan gelenekleri uyarınca Ebu’l Kasım (Kasım’ın babası) ünvanı verilir ve öyle hitap edilmeye başlanır.  Kurban Said’e göre, “ Muhammed’in oğullarına verdiği adlar, onun dinsel çatışmalar konusunda titizlikten ne denli uzak olduğunu gösterir.  Zira Abd Menaf  “Menaf’ın kulu” anlamına geliyordu ve Menaf  ise Kabe’deki önemli putlardan birinin adıydı” (age. Sf 78) .

Doğrusu nedir ,Allah bilir !  Günahı Said’in boynuna.  Allah’ın hikmeti işte. Erkek çocuklarının hiçbiri hayatta kalmayı başaramaz ve üçü de ölür.

Peki bu süreçte etrafta olan biten  neydi, ortam nasıl bir ortamdı ve insanların zihnini en çok neler meşgul ediyordu ? Mevcut durumu şöyle betimliyor Kurban Said:

“Gene çöl, gene develer, gene yalnız saatler ve yalnız düşünceler. Bir adam çölde ne düşünür? Kumun ebediyetini, göklerin sonsuzluğunu  ve her ikisine de hükmeden görünmez güçleri… Muhammed’den önceki dünyada Tanrı’yla ilgili düşünceler ve dinle ilgili sorunlar oldukça yaygındı. O zamanlar Tanrı, insanlar için bugün siyasetin tuttuğu yeri tutuyordu… Muhammed’in kervanı Yemen ve Suriye’den geçti. Her ülkede de temel tartışma konusu Tanrı’ydı. Pazarlarda, kiliselerde, hamamlarda, bahçelerde hep Tanrı üzerine tartışılıyordu… Monofizitler, Gregoryenler, Koptlar, Hiristiyanlar, Nasraniler, Yahudiler, her biri hem kendi içlerinde , hem de diğerleriyle savaş halindeydi… Kısaca , her şey dinin çevresinde dönüyordu”  (age.sf. 70)

Kurban said’in “savaş hali” olarak nitelediği bu durum abartılı görülse de o dönemin insanları arasında dini konuların hayli önemsendiği ortadadır. Bir de eski Arabistan’ın tanrısı Allah’a inanan Hanifler vardı ve bunların en meşhuru da Muhammed’in yanı başında bulunuyordu. Bu kişi, Hatice’nin kuzenlerinden  kör ve yaşlı bir adam olan Varaka bin Nevfel’di.

Kurban Said’e göre  Muhammed, Yahudiler’in ve Hiristiyanlar’ın kitaplarını, Peygamber inancını ve insan denen varlığın sınırlılığını Varaka sayesinde yakından tanıma imkanı bulmuştu.

Sonra ne mi oldu? Erkek çocuklarını kaybettikten sonra, Muhammed ticaret’den haz almaz oldu. İşi gücü boşladı ve kendini derin düşüncelere verdi. Nihayet beklenen gün geldi ve Kadir gecesinde Hira dağında bir mağaranın önünde gök yüzünü seyre dalmışken,  ilk “Vahiy” geldi. “İkra” – “oku” dedi bir ses kendisine. O, “ben okuma bilmem” şeklinde yanıtladı İyicil Melek’i. “Allah’ın adıyla oku” buyurdu kendisine yeniden.  O da öyle  yaptı… Anlam verememişti olan bitene. Başından geçenleri önce eşi Hatice’ye anlattı. Hatice zeki bir kadındı. Kocasını Hanif  Varaka ile konuşmaya yolladı. Varaka’yı Kabe’de buldu ve ona da başından geçenleri anlattı tane tane.   Varaka, kendisinin Peygamber olduğunu söyleyerek önünde eğildi ve o’nukutsadı.  Bunun üzerine Muhammed,“Ben Allah’ın Elçisi’yim” dedi. Ve manifestosunun ilk dizelerini yüksek sesle herkese  burada ve o an da  duyurdu.

“ De ki; O Allah bir tektir.

Allah eksiksiz, sameddir.

Doğurmadı ve doğurulmadı.

O’na bir denk de olmadı”

Burada yeniden söz alarak araya girmek istiyorum.  “Kutsal görev “ Cebrail tarafından kendisine tebliğ edildiğin de  Muhammed artık  Kırk yaşına gelmiş ve Mekkeli soyluların meclisine girmeye hak kazanmıştı. Bu önemli bir duruma işaret ediyordu doğal olarak. Toplumun elit kesimi içinde söz sahibi olmak, sözü olan için önemliydi ve bu durumdaki birinin sözü, etki ve kapsam alanı bakımından bir başkası ile kıyaslanamazdı.

Altı çizilmesi gereken birdiğer husus ise ,Peygamber Muhammed’in ümmi olma (okur yazar olmayan) durumudur ki; bu durum güzel söz söylemeye bir engel teşkil etmeyeceği gibi sözlü anlatı geleneğinin gelişkinliğini göstermesi bakımından da çarpıcıdır.

“Kutsal görev”in ilanından sonra  Muhammed’in çağrısına ilk yanıt verenler, eşi Hatice, amcasının oğlu ve bir bakıma evlatlığı sayılan  ve henüz gençliğinin baharında olan Ali  ( Ebu Talip durumu yeterince iyi olmadığı için oğlu Ali’yi Muhammed’in yanına vermişti) ve kölesi  Zeyd olacaktı.

Peygamber Muhammed Kabe’de,gece gündüz demeden, anlatıp duruyordu. Tüccar kenti Mekke bu tür söylemlere aşinaydı. Gün geçmiyordu ki, birileri çıkıp kendisini “Allah’ın Elçisi “ olarak ilan etmemiş olsun. Mevcut düzeni sarsan bir sosyal örgütlülüğe dönüşmedikçe ve yerleşik değerlere ve çıkarlara yakın bir tehdit oluşturmadığı sürece  bu tür gösteriler, hafif alaycılık ve küçümseme ile karşılanmıştı ve şimdi de benzer bir durum söz konusuydu.

Üzerinden  bir yıl gibi bir zaman geçmesine karşılık Muhammed’in etrafına toparladığı insan sayısı hepi topu 9 kişiydi. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz dinin kurucusundan sonra 1.Halife olarak İslam Devleti’nin başına geçecek olan Ebubekir’di ve Mekke’de belli bir saygınlığı olan bir zattı.

 

Her şey basitten karmaşığa doğru yol alıyordu. İslam dini de bu yasanın gereğine uygun bir gelişim seyri izleyecekti.

 

Peygamber Muhammed bir yılın sonunda tüm Haşimi kabilesi’nin ve Abdülmüttalip ailesinin üyelerini evinde toplamaya karar verir. Akrabaları kendileriyle belki bir iş meselesinin konuşulacağını düşünerek davete icabet ederler. Hal hatır sorulduktan sonra Peygamber kutsal görevini bir kez daha hatırlatarak; “Bu kutsal görevde kimler bana yardımcı olacak?” diye sorar. İlk söz alan, genç Ali olur ve “ seninle beraberim” der. Bunun üzerine “Kardeşlerim işte bu çocuk benim vekilim ve yardımcımdır” diye sürdürür konuşmasını. Ne var ki, akrabalarının içinde Ali gibi düşünen ikinci bir kişi henüz yoktur. Hele akrabaları içinde Abduluzza adında bir amcazadesi vardır ki, bu söylem üzerine hışımla ayağa kalkar ve “Şeytan götürsün seni, bu saçmalık da neyin nesi?” diyerek öfkesini kusar ve bağırtılar içinde toplantı son bulur. Ama bir dava adamı olan Muhammed bu protesto karşısında zerrece yolundan şaşmaz ve bu amcasına “Ebu Leheb” (Ateşin babası) lakabı takarak yoluna devam eder.

 

Ancak bu toplantının başka sonuçları olur. Muhammed’in kızı Rukiye Abduluzza’nın oğlu Utbe ile evlidir. Bu toplantı sonrasında Ebu Leheb oğlu Utbe’yi Rukiye’yi boşamaya zorlar ve babasının evine geri gönderir. Bu durum üzerine eskiden beri Rukiye’ye aşık olan Osman bin Affan (İslam devleti’nin 3. Halifesi)  Muhammed’e haber göndererek hem İslam’ı kabul eder hem de sevdiği kadına kavuşmuş olur. (age. Sf.95)

 

‘Görev’in kendisine tevdi edilmesinden bu yana üç yıl geçmişti. Bu üç yıl boyunca Muhammed’in etrafına toplayabildiği kişi sayısı yirmi kişiyi geçmiyordu. “ İslam’ın ilk evresinde, Muhammed hala kendisini Yahudiler’le ve Hiristiyanlar’la bir hissediyordu. Bu nedenle, namaz iki büyük dinin de çıktığı yer olan Kudus’e dönerek kılınıyordu”. Bu dönem kendisine “vahiy” yoluyla bildirilen ayetler de Yahudilik ve Hiristiyanlık olumlanıyor, bu dinlere mensup olanlar “inananlar ve iman edenler” olarak nitelendiriliyordu.

 

Mekke aristokrasisi bu durumdan haberdar olmasına karşılık bu cemaati önemsemedi. Bu tip cemaatleşmeler hep olagelmişti ve benzer görüşler dile getiren Hiristiyan ve Yahudi cemaatlerini andırıyordu. Çoğunlukla da alay ve istihza ile karşıladı. Özellikle bu yergiciler’in içinde Amr İbnül As adında biri vardı ki, daha sonra ki zamanlarda İslam adına büyük savaşlara ve fetihlere imza atacaktı.

 

Oysa yeni bir din ve devlet filizleniyordu ve günü geldiğinde eski düzenin kurumları ve değer yargıları ile açıktan çatışmaya girecekti.

 

“Muhammed Mekkeli’lere anlaşılır basit şeyler söylüyordu. İnsan Allah’a inanmalı, ihtiraslarını yenmeli, kafirlerle savaşmalı, bu dünyada yapılanların ölümden sonra değerlendirileceğine inanmalıdır… Bu amaç uğruna yirmi üç yıl boyunca esriklik içinde yaşadı, Başmelek’le konuştu , Vahiyler aldı ve ayetlerin doğa üstü güzelliklerine teslim oldu” (age. Sf.101)

 

Her şey tek düze gelişmiyordu doğal olarak. Mekke’nin yoksulları bu ısrarcı sese daha fazla kulak kabartmaya başlamışlardı. Alayların dozu da eş zamanlı olarak artacaktı. Mekke’nin belli başlı aileleri olan Mahzunlar ,Ümmeyeler gibi aileler ile Haşimiler arasında eskiden beri süregelen bir rekabet, bir diğerini çekememezlik hali zaten vardı. Üstüne üstlük Haşimiler’den birinin “Allah’ın Elçisi” ünvanıyla ortaya çıkıp, insanları kendine tabi olmaya çağırması hoşgörü ile karşılanacak bir durum da değildi.

 

İnananlara karşı baskı giderek artıyordu. Haşimiler’in koruyucu şemsiyesi Muhammed’i koruyordu ancak cemaatinin diğer üyeleri bu koruyucu şemsiyeden yoksundu. Örneğin İslam’ın ilk Müezzini Zenci Bilal Ümmeye ailesine mensup birinin kölesiydi ve Müslümanlığı kabul ettiği için çöle çırıl çıplak atılarak açlıkla cezalandırma yoluna gidilmişti. O nu bu cezadan Ebubekir satın alarak kurtaracaktı. O yıl Muhammed servetinin büyük kısmını cemaatinden insanları Kureyşli’lerin elinde kurtarmaya harcadı. Bu gelişmelerin arkasından ilk Hicret başlamış oldu. Müslümanlar Hiristiyan inancına sahip Habeşistan’a göç etmeye başladılar.

 

Mekke’nin egemenleri ve özellikle Amr bin Hişam (Ebu Hakem) gelişmenin seyrini görüyor ve kendince çareler üretiyordu. Her defasında Muhammed’e sataşıyor, karşılaştıklarında sakalını çekiştiriyor, küçük düşürücü sözler sarf ediyordu. Muhammed’in Kabe’de inancını propaganda ettiği bir gün Araplar’da büyük hakaret sayılan bir iş yaptı ve yaş hayvan postunu Muhammed’in üzerine attı.Haşimiler’in bir üyesine yapılmış bu hakaret hemen yankılandı ve o güne kadar Muhammed’in inancına mesafeli duran amcası Hamza olayı duyar duymaz Kabe’ye koştu ve kılıcını çekerek Ebu Hakem taraftarlarına meydan okudu. “Bundan sonra ben de Müslümanım. Muhammed’e dokunan olursa kılıcımı tadacaktır” dedi. “Ebu Cehil “(Cahillerin babası) fazla ileri gitmişti ve yaptığı işin kabileler arası bir sıcak çatışmaya döneceğini fark ettiği için, Hamza’ya hak verdi ve taraftarlarını sakinleştirdi. Böylece Haşimi ailesinden Ali’den sonra Müslümanlığı kabul eden ikinci kişi Hamza oldu.

 

Yıl MS. 616 dır. Gelişmeler Mekke’li egemenler açısından kaygı verici boyutlara ulaşmıştı. Bunun üzerine Ebu Talip’e bir heyet göndererek Muhammed'in kendilerine teslim edilmesini isterler. Eğer bu istekleri karşılanmazsa tüm Haşimi ailesinin Mekke vatandaşlığından çıkarılacağını, mallarını pazarlarda satmalarına izin verilmeyeceğini, kendileri ile her türlü ilişkinin kesileceğini deklare ederler. Ancak “Ebu Talip yaşlı bir adamdı üstelik  bir Arap’tı. Yeğenine kutsal bir görev verilmiş olduğuna inanmıyordu ancak babasının vasiyetine ve geleneklere uyarak yeğenini hep koruyacaktı” . Bu sefer de öyle yaptı ve Kureyşlilerin isteğini geri çevirdi.

 

Bunun neticesinde 3 yıl boyunca Mekke’nin dışında basit bir kalede yaşamaya mahkum oldular. 3 yılın sonunda araya girenlerin marifeti ve Muhammed’in Kabe’de artık vaaz vermeyeceğine söz vermesi şartı ile eski konumlarına geri döndüler. Muhammed söz verecek ama sözünü tutmayacaktı. Zira o bir Peygamberdi ve Peygamber’in insana özgü günahlardan her birini bir kez işlemeye hakkı vardı.

 

Ebu Talip 619 yılında dünya değiştirir. Üç gün sonra Hatice’de hayata gözlerini yumar. Kendisine kol kanat gerecek ve dar gününde kendisine destek verecek 2 önemli şahıs artık hayat da değildir.
 

Yalnızdır. Bir gece evinde uzanmış derin düşüncelere dalmış iken, Başmelek Cebrail kendisine tekrar göründü ve hazırlanmasını , beraberce bir yolculuğa çıkacaklarını söyledi. Barak-Burak-(Şimşek anlamına geliyor) adlı devesi ile normalde 30 günde alınacak bir yolu göz açıp kapayıncaya kadar kat etti ve Kudus’deki  Mescid-i Aksa’ya vardı. Daha önce Tüm Yahudi Peygamberleri’nin izlediği yolu izleyerek buradan “yedi kat gökyüzü”ne yükseldi. Orada kendisini sırayla tüm Yahudi Peygamberleri karşıladı ve nihayet nirvana’ya ulaştı. Tüm bu yolculuk, bizlerin zaman algısı içinde birkaç saat de olup bitmişti. Mirac olarak adlandırılan bu olayın detaylarına girmiyorum. Ancak bu olayla Muhammed, Allah’a bir yakarma biçimi olan Namaz’ın vakitlerini bir karara bağladı ve netleştirdi.

 

Kurban Said  Mirac’da olan bitenleri, İslam’ın özünü göstermesi bakımında dikkate alınması gereken bir öykü olarak değerlendirir.O’na göre, “bu öykü, İslamiyet’in özünü gösteren bir öyküdür. İslamiyet en büyük kolaylıkları sunan ve mümkün olan en az sorumluluğu talep eden bir dindir; emirleri, öğretileri ve ilkeleri açısından son derece basit ve yalındır. Dışarıdan bakıldığında hemen göze çarpan bu basitlik ve yalınlık, içeriden mesyanik-teokratik bir yapıyla desteklenmiştir.” (age.sf.154)

 

Rivayetler muhteliftir. Hele böylesi “göksel olaylar” muhtelif ötesidir. İçeriğini herkes bulunduğu yere göre doldurur. Gel gelelim o günün Mekke’sin de bu “göksel olay”a insanları inandırmak kolay bir iş değildir. İlk önce bu olayı ilk inananlardan olan halası Ümmü Hani’ye anlatır. Yaşlı kadın “Ey, Allah’ın Elçisi, lütfen böyle bir şey yapma. İnanmayanlar sana güvenmez , inananlarsa senden şüphe etmeye başlar ” dese de, Muhammed Kabe’nin avlusuna gidip herkese bu yolculuğunu anlattır. Sonrasını tahmin etmek zor değildir artık.

 

Kurban Said, Peygamber Muhammed’in bu ve benzeri tavır alışlarını değerlendirme konusu yaparken şu özelliğine dikkat çeker: “Muhammed’in en dikkate değer özelliklerinden biri, içinde iki ayrı kişilik taşımasıydı. O, aynı zamanda hem görünenin ötesini görebilen tutkulu bir peygamber, hem de serinkanlı bir eylem adamıydı” (age.sf:155)

 

Çok söz yalansız olmazmış. O nedenle keseden gidelim.

Mekke’nin egemenleri endişe etmekte haklıydılar. Zira  “Kur’an aracılığıyla insanlıkla konuşan Muhammed değil, Allah’tı. Kur’an da ‘Ben’ her zaman  Allah , ‘Sen’ ise Muhammed’di. Ve her sure Peygamber’in zihnine takılan sorulara ışık tutuyordu”.

Tabi bu kadarla kalsa sorun yoktu. Ancak bu dünya’da olmasa bile öbürü’nde adaletin terazisinin herkese eşit davranacağı ve çekilen cefaların mükâfatlandırılacağı şeklindeki sözler, yoksulların ilgisini çekmekte geri kalmayacaktı.  Cemaat giderek genişliyor ve maddi bir güç haline geliyordu. En önemli tehdit ise, tanrısal sözlerin taşıyıcısı olduğunu söyleyen bir kişinin ağzından çıkan her sözün,  tartışılmaz olarak kabul görmesi ve bunun bir topluluk içinde  gönüllü bir yaşam tarzına dönüşmesiydi.  İlerleyen günlerde olacak olanı görmemek için kör olmak gerekirdi. Bu fikir toplumda egemen olduğu zaman bir kişinin ağzından çıkan her söz, uyulması lazım gelen bir yasa olacaktı. Başlangıçta önemsemedikleri, istihza ile karşıladıkları bu hareket işte önlerine böylesine büyük bir sorun olarak çıkmıştı. Üstelik bu fikir yakın ve uzak çevrede de yankılanmış, Yesrip (Medine)’de de kendisine  taraftar bulmuştu. Kısaca yerleşik düzen açısından tehdit büyüyordu. Yeni çareler alınmalıydı.

Bu duruma Karşılık Muhammed’de bu sekiz yıl boyunca cemaatini genişletmiş ve artık Mekke’de fikrini yaymanın koşullarının kalmadığını yavaş yavaş görmeye başlamıştı. Habeşistan’a ilk göçlerin ardından mücadelesini ilk başta Taif kentine taşımak istedi ise de burada pek itibar görmediği için kısa sürede vazgeçti. Ancak  Medine(Yesrip) açısından durum farklıydı. Buradan her yıl Hacc için Mekke’ye gelenler Muhammed’in başlattığı hareketi yakından biliyor ve tanıyorlardı.

O nedenle gelin bu kente biraz daha yakından bakalım.

“ Bize ulaşan efsanelerde , kuzeyden Amalikiler’in geldiği , liderleri Yesrib’in burada birkaç su kaynağı bulduğu ve bir kaç kireç kulube yaptırarak  bu topraklara kendi adını verdiği anlatılır. Efsanevi Amalikiler’i  Yahudiler’in izlediğini biliyoruz. Yahudiler, buraya çölde ticaret yapmak üzere yerleştiler. O günlerde Yesrib üç Yahudi kabilenin, Beni Nadir, Beni Kaynuka ve Beni Kurayza’nın egemenliğindeydi.  Bu kabileler aynı zaman da birbirleriyle de savaşıyorlardı.

Muhammed Yesrib’e gelmeden önce bu üç Yahudi kabilesi dışında Hazrec ve Evs kabileleri vardı. Bu kabileler çölden gelip yerleşik hayata geçen Arap Bedevileri idi. Yahudiler bu kabileleri kente kabul ettiler. Yeni gelen göçmenler toprağı işleyecek ve kentin herhangi bir saldırıya maruz kalması durumunda düşmanla savaşacak , Yahudiler ise ticaret ile uğraşacaktı” (age. Sf: 162)

Kurban Said o zamanın Medine kentini böyle anlatıyor. Bu sosyal saflaşmanın gelecekte Muhammed’in İslam devletini inşa etmesinde, kendisine  ne gibi avantajlar sağladığını ilerde göreceğiz. Biz yeniden Mekke’ye dönelim.

Evet, Muhammed artık Mekke’de daha fazla barınamayacağını görüyordu. O nedenle başka arayışlara girişti. Bir yandan Kendisi Ebubekir ile birlikte Taif kentine giderek oraya yerleşmenin koşullarını ararken, diğer yandan Medine kentine Mus’ab İbni Umeyr  adında birini elçisi olarak görevlendirdi. Mus’ab akıllı ve kurnaz biriydi. Üstelik iyi bir diplomattı ve toplumda itibarı olan bir şahsiyetti. Muhammed’e inanıyordu ve kendisine son derece bağlıydı. Mus’ab bir yıl boyunca Yesrib’de iyi iş çıkardı. Ertesi yıl yanında 70 kadar Yesrib’li ile Mekke’ye Hacc için geldiklerinde Peygamber Muhammed kendileri ile görüştü ve onlardan kendisine tam bir bağlılık yemini etmelerini istedi ve bu isteği saflara yeni katılan bu kişilerce olumlu karşılandı.

Tabi bu iş kolayca olmadı. Yesrib’liler bağlılıkları karşılığında kazançlarının ne olacağını sordular Muhammed’e. O “Cennet” diye cevapladı. Cennet’e gitmek iyiydi tabi ama bu dünyada’da “mekan” lazımdı insanlara. Bu “mekan” Yesribli’ler için, her koşulda Muhammed’in Yesrib’e sahip çıkacağı ve ondan ayrılmayacağına söz vermesi olacaktı. Her şey bir yana bir ermiş’in mezarı bile yeterince bir kazanç kapısı sayılabilirdi.

Böylece Muhammed, korumadan yoksun taraftarlarını artık Habeşistan yerine Yesrib’e göndermeye başladı.  Her günYesrib’e  Mekke’den insanlar geliyorlardı. Kent nufusunun çoğunluğunu oluşturan Yahudiler, gelenlerin kendilerine yakın hatta neredeyse kendileri gibi inançlar taşıdıklarını düşünerek, üstüne üstlük ticaret imkanlarının artacağını hesaplayarak bu yeni gelen Muhacirleri sorunsuzca kente kabul ettiler. Eskiden beri burada yaşayan Arap kabileleri arasında da epeyce bir taraftarı  oluşmuştu zaten.

Nihayet beklenen gün geldi. Mevsim yaz aylarıydı. Yıl 622’yi gösteriyordu. Haziran ortalarında her gün Mekke’den bir iki ailenin ortadan kaybolması karşısında Mekke egemenleri toplanmaya başladılar. Kırklar Meclisi’nde her kafadan bir ses çıkıyordu. İnananların neredeyse hepsi kenti terk etmişti. Geriye üç kişi dışında kimse kalmamıştı. Bunlar Muhammed, Ebubekir ve Ali’ydi.  Muhammed Ebu Talip’in ölümünden sonra Haşimiler’in korumasından mahrum kalmıştı ama bu kez de Yesrib’deki Hazrec kabilesi kendisine sahip çıkmaktaydı. Haliyle Kureyş ileri gelenleri bu durumu dikkate almak zorundaydılar.

Kurban Said’in sözleri ile aktaralım: “ Sonunda, Kureyşliler’in en zekisi, Cehennemin babası Ebu Cehil ayağa kalktı. ‘Muhammed ölmeli,’ dedi. ‘Kan davasını engellemek istiyorsak, cinayete her aileden bir kişi katılmalı. Böylece suç hepimizin olur ve kimse tüm Kureyşli kabilelere karşı savaşmayı göze alamaz’. Ebu Cehil bilge bir adamdı. Ne dediğini iyi biliyordu. Yesrib’lilerin gücü tüm Kureyş Kabilelerine yetmezdi.”  (age.sf.149)

Burada bir noktanın altı çizilmeli. O da şu Ebu Talip sonrasında Haşimilerin lideri artık Muhammed’in amcası Abbas’dır ve Muhtemeldir ki bu toplantıda o  ya da onu temsilen bir başkası yer almıştır. Geçerken belirteyim. Müslümanlığı aleni olarak en geç kabul edenlerden bir Ebu Sufyan iken bir diğeri de Muhammed’in amcası Abbas’dır.

Ebu Cehil’in önerisi hayata geçirilir. Tabi böylesi bir toplantıda alınan karardan Muhammed’in haberi anında olur. Zaman kazanmak için yerine Ali’yi bırakarak Ebubekir’in evine gider ve derhal hazırlık yaparak yola çıkarlar. Kureyşliler kalabalık halinde Muhammed’in evinin etrafını sararlar. Her şeyin yerli yerinde olduğunu görerek sabahı beklemeye karar verirler. Şafakla birlikte içeri girdiklerinde Ali’nın dışında kimseyi bulamazlar.

Çölde Muhammed’in peşine düşerler. Bilinen örümcekli mağara mucizesi bu zamanda vuku bulur. Esasen anlatılanın aksine Mağara’ya giren olur ama ileriler karanlıktır ve girmeye cesaret edemezler.  Kendilerinden yakın bir zaman önce birilerinin buraya girdiğine dair bir emare de görmedikleri için  geçip giderler. Rastlantı mı dersiniz yoksa işin içine "hikmet" mi katarsınız, artık orası size kalmış.

Muhammed  Medine’ye yakın bir yerleşim yeri olan Kuba’ya 2 Temmuz 622 Cuma günü varır. Ertesi gün yanlarına bir piri fani gelir. Selman-ı Farisi. Selman gezgin bir bilgedir. Acemistan’ı, Bizans’ı boydan boya gezmiş dolaşmış bir yaşlı gezgindir. Ve o gün İslam’ı kabul eder. Kurban Said bu şahsiyeti şöyle tanıtır:

“Salman-ı Farisi Muhammed’in danışmanı, İslam’ın ilk mühendisi oldu. Mekkeliler daha sonraları alaycı bir havayla ‘Muhammed’in öğretisini yaratan İran’lı Salman’dır, diyeceklerdi.” (age.Sf.168)

Yine o günlerde Yesrib’in önemli şahsiyetlerinden biri olan güçlü şeyh Boreyda İbni Habis Müslüman olur.

Evet , yeni bir din devleti adım adım kuruluyordu. Ve yeni bir süreç başlamıştı. Kurban Said Bu süreci şu cümleler ile ile betimliyordu : “ Dünya Muhammed’in ayaklarına gidecek gibi görünmüyordu; o halde; Muhammed’in zora başvurmaktan başka seçeneği yoktu. Muhammed dünyanın acı , sapkınlık ve günah içinde yaşadığını düşünüyordu. Dünyayı günahtan temizlemeyi, Allah’ın kelamını herkese duyurmayı; sahte tanrıları alaşağı etmeyi, camileri, sinegogları, kiliseleri korumayı amaçlıyordu. Bunun için, Allahın elçisinin dünyevi iktidara giden yola girmeyi göze alması gerekiyordu. Ve bu yol üzerinde aşılması gereken bir büyük bataklık bulunuyordu: siyaset.” (age.sf.177)

Evet, İktidar zora baş vurmadan kurulamazdı ve kirlenmeden  bu işi kotarmak  da mümkün  değildi. Said’in ifadesiyle “ Bataklık cinayet, ihanet ve aldatmayla doluydu ve burada geçmek isteyen kimselerin, yabancıların kanını dökmesi, kire ve günaha bulaşması, dayanıklı ve bilge olduğu ölçüde kurnaz ve acımasız da olması gerekiyordu. Bu kişi, en azından bir süreliğine, sevgi ve hoşgörü denen şeyleri unutmalıydı…”

“Muhammed’de bu günahlar bataklığını aşmak zorundaydı; o da kan, kir ve aldatma yolundan geçmek zorundaydı, ama karşı kıyıda Allah’ın kelamı bütün ışıltısıyla parlıyordu: “Allah’ın adıyla oku”. Allah’ın elçisi de bataklığın günahlarından payına düşeni aldı: Kan döktü; acımasızca yönetti, kurnazca davrandı. Ama bu dünyada kimse , günahlar bataklığından, Muhammed’inki denli temiz bir yürekle çıkmadı”. (age. Sf.178)

Hatırlatmanın zamanıdır. 2013 yılında İslamcı yazar  Ali Bulaç, 623 yılında Medine’de,  buraya yeni göçmüş Müslüman  Muhacirler, Kentin kadim halkı Yahudiler ve yine kentin eski sahipleri Arap kabileleri arasında yapılan bir anlaşmaya atıfta bulunarak, bu sözleşmenin  2013 yılı Türkiye’si için emsal alınmasını önerdiğinde , kendisini “sağcı”, “solcu”, “liberal” olarak adlandıran ve “alim - ulema “ sınıfından bir dizi adam ve kadın bu sözleşmenin hangi şartlarda ve ne amaçla yapıldığı konusunda zerrece bir fikirleri olmadıkları halde haftalarca ve aylarca bizleri aydınlatıp durdular (!).  Hiç kimse de çıkıp; “Yahu siz iyi misiniz?”  bile demedi…  Neyse biz yine kaldığımız yerden hikayemize devam edelim.

Evet yeni bir devlet şekilleniyordu. İslam Devleti.

İnananlar, yoksullar, maceraperestler, yaşadıkları yerlerde hayata tutunamayanlar  akın akın Medine’ye geliyordu.  Mekke’den göç edenlerin bir kısmı burada kendilerine yeni işler edinmişlerdi. Örneğin Ebubekir Basra’ya büyük  ve yüklü kervanlar göndermeye başlamıştı bile. Muhammed’in gücü beklenmedik biçimde büyüyordu. Bu yeni durum iki şeyi yapmayı zorunlu kılıyordu. Birincisi her gün saflarına katılan ve kendisine inanıp yurtlarından olan insanlara sürdürülebilir bir yaşam temin etmek ;İkincisi de geldikleri bu yeni yerde kentin eski sahipleri ile ilişkileri bir hal yoluna koymak.

Birinci küme için ne düşündüğünü her zaman yaptığı gibi sırtını bir hurma ağacına dayayarak  tane tane anlatı. Kurban Said’in dediğine bakılırsa onlara şunları söyledi: “Allah yeryüzüne bir çok Peygamber gönderdi ama insanoğlu günah içinde yaşamaktan bir türlü vazgeçmedi.  İbret almadı , yaşanan mucizelere gözlerini kapadı. En son beni gönderdi ve bana kılıcın görevini verdi”. (age. Sf:179)

Ve Allah, Peygamberi’nin ağzından ünlü suresini bu dönemde iletti: “Öyleyse , bu dünya hayatını ahiret ile takas etmek isteyenler  Allah yolunda savaşsınlar!  Allah yolunda savaşan herkese , ister öldürülmüş olsun ister zafer kazansın, zamanı geldiğinde büyük bir mükafat ihsan edeceğiz”  dedi. Meali şuydu: Allah yolunda cihad edenler, gazaya katılanlar, ölürlerse Cennet’e;  kalırlarsa mala mülke, daha gönençli bir yaşama kavuşacaklardı.

Said’e göre ; “ Başlangıç’ta Muhammed’in Müslümanlar’ı  katılmaya çağırdığı savaşlar, çölde her zaman yaşanan savaşlardan çok farklı değildi. Bunlar inancı yaymak için yapılan savaşlar değildi; inancı yaymaya ‘söz’ yeterdi. Bu savaşlar Peygamber’in dünyevi iktidarını perçinlemek için yapılıyordu. Ek olarak hem saygınlık kazandırıyor, hem de sözün etkinlik alanını genişletmeye hizmet ediyordu. Ama pek çok Müslüman için savaş, daha çok, yağmalamak ve kısa yoldan servet edinmek demekti. Çöl ahlakı açısından bakıldığında, bunda yanlış olan hiçbir şey yoktu” (age. Sf.181)

Peygamber Muhammed  bu savaşlardan irili ufaklı olanlar da dahil toplamda yetmiş dört savaş yaptı ve yirmi dördünü bizzat kendisi yönetti. Said’in tabiriyle “tarihte, yaşamı boyunca eline bir kez bile kılıç almamış bu elli üç yaşındaki tüccardan daha büyük başarılara imza atmış bir kişi daha görülmemiştir.” (age:sf:181)

İkinci kümeye, yani kentin eski yerli halkları ile ilişkilerin düzenlenmesi sorununa çözümü ise,  bir “sözleşme” oldu. Adına “Medine Vesikası”  veya  “Sözleşmesi,” dediler. Buna göre ; her topluluk kendi bölgesindeki düzeni korumakla mükellef olacaktı. Herkes inancını serbestçe yerine getirecekti ve şehir dışarıdan bir saldırıya uğrarsa, şehir savunması beraberce yapılacaktı. Bütün anlaşmazlıklar Allah’a ve Resul’üne sunulacak olup  nihayetinde Yahudilerle Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar da hakem Peygamber Muhammed olacaktı.

İşte sözü edilen ünlü sözleşme bunları içeriyordu ve yıl 623 yılını gösteriyordu. Yeni bir devletin, İslam Devleti’nin kuruluşuna geçiş evresi olarak niteleyeceğimiz bir süreç yaşanıyordu. Bu tarihsel sürecin  ve sözleşmenin değerlendirmesini okuyucunun izanına bırakarak hikayeme devam etmek istiyorum.

Peygamber Muhammed’in ilk savaşı Mekkeli tüccarlara ait küçük bir kervanı yağmalamak oldu. Kervan  Mekkeli ve aynı zamanda Kureyş kabilesine mensup dört tüccara aitti. Bu ilk savaşa Abdullah İbni Çaşh adında bir Müslüman kumandanlık etmişti. Abdullah  yanına aldığı 12 silahlı kişi ile birlikte yıldırım hızıyla kervana saldırmış, kısa sürede kervancıları bozguna uğratmış ve  yüklü bir ganimet ile kayıp vermeden Medine’ye dönmeyi başarmıştı. Bu nedenle Peygamber kendisine “Emir-ül mümin”  (inananların komutanı) ünvanı verecek ve sonraki yıllarda bu ünvan  tüm İslam halifelerinin ayrılmaz bir nişanesi olacaktı.

İkinci savaşı meşhur Bedir savaşıdır. Tarih 623 yılının Mart ayıdır. Çöl geleneğine göre yılın dört ayı kutsaldır ve bu ay  o kutsal aylardan biridir ve bu zaman zarfında savaşmak geleneklere uygun bir davranış değildir. Ancak bu gelenek çölde ortaya çıkan bu yeni akımı bağlamaz.  Mekkeli tüccarların kervanına  Ebu Sufyan liderlik etmektedir. Suriye’ye gidilmiş, satılacaklar satılmış, alınacaklar yüklenmiş Mekke’ye doğru yol alınmaktadır. Ebu Sufyan kurnaz bir adamdır, çölü iyi tanımaktadır ve tehlikenin kokusunu herkes den önce alan biridir. Mekke’ye yaklaştıklarında Deve dışkılarından ciddi bir saldırı ile karşılaşacaklarını kestirir ve kervanının yolunu uzatarak başka bir yoldan Mekke’ye ulaşmaya  karar verir. Öte yandan ek bir tedbir olarak da Mekke’ye haberci gönderir ve bir saldırı ihtimaline karşı Mekkeliler’in bir ordu hazırlayarak kendilerini karşılamalarını ister.  Said’in dediğine bakılırsa;“aynı zamanda Muhammed  savaşcılarını Bedir denen yere konumlandırır ve düşmanlarına saldırmak üzere pozisyon alır. Bu arada düşmanın su kaynaklarına erişmesini engellemek için ulaşabileceği tüm su kuyularını köreltir.” (age. Sf:192)

Haber  Mekke’ye ulaşır ulaşmaz Ebu Cehil (Amr bin Haşim) önderliğinde güçlü ama disiplinsiz ve inançsız bir ordu Bedir’e doğru yola çıkarılır. Ebu Sufyan kervanını kurtarmıştır. Ancak Mekkeliler  çok ileri gittiğine inandıkları eski düşmanlarına bir ders vermek gerekirse ortadan kaldırmak için yanıp tutuşmaktadırlar. Özellıkle Ebu Sufyan’ın karısı Hind, Mekkelileri galeyana getirmek için canhıraş bir caba ortaya koymaktadır. Nihayet denilen yerde iki ordu karşılaşır. Eskilerin deyimiyle söylersek mübalağa cenk olunur. Bu savaşta Ebu Cehil öldürülür. Peygamber’in amcası Abbas Müslümanlara esir düşer ve yüklü bir kefalet karşılığında serbest bırakılır. Peygamberin diğer can düşmanı olan Ebu Leheb(Abduluzza) savaş meydanında değildir,  ama Mekke’de hırsından ölür. Müslümanlar büyük bir ganimetle Medine’ye dönerler. Bu zaferden sonra  Ali, Muhammed’in kızı Fatma ile evlenir.  Ancak bu savaşın  en önemli sonucu  şuydu: 300 savaşçı ile 1000 kişilik bir ordu bozguna uğratılmıştı ve Bedir ile birlikte İslam artık bir dünya gücü haline gelmişti.

Kurban Said bu yeni durumu şu cümlelerle anlatacaktı:

“Medine Devleti, Peygamber’in iradesinin ve hoşgörüsünün egemenliğinde, dinsel bir despotluğu kucakladı.  Peygamber’in hoşgörüsü inananları sarmalıyordu. Zor günlerinde onun yanında olanlar, onun yanında savaşan askerler, ünvanlara ve ödüller boğuldu; Allah’ın Devleti’nin soyluları oldular. İslamiyet’e tüm inananların toplamından daha fazla hizmette bulunmuş Ebu Bekir’e , sadık anlamına gelen , Assıddık lakabı verildi; dürüst ve adil Ömer , hak ile batılı birbirinden ayırdığı için , Alfaruk adını aldı; askerlerin yaşça en büyüğü olan Hamza’ya ise “Allah’ın Aslanı” anlamına gelen, Esadullah dendi. İslam’ın en değerli savaşçılarına verilen bu adlar, inananların tüm sözlerinden daha etkili oldu. Peygamber şunun farkındaydı: Artık duramazdı. İnancın zaferi yeni savaşlarla , yeni yengilerle ve başarılarla taçlandırılmalıydı” (age. Sf:194)

Esedullah lakabı aynı zamanda Ali’nin de lakabıydı

Bedir savaşı ile birlikte İslam bir dünya gücü haline gelmişti ama kat edilecek epeyce yol vardı. Medine Kent İslam Devleti esas icraatlarını bundan sonra ortaya koyacaktı.

Geçen bir yıl içinde kentin eski kadim halklarından olan Hazrec ve Evs kabileleri ile Mekke’den göçen Muhacirler büyük oranda kaynaştırılmıştı.  Bunlar kardeş ilan edilerek  Peygamber’i koşulsuz destekleyenler  anlamına“Ensar”  olarak adlandırılmıştı. Ama ,bu kesim dışında  Peygamber’in söz ve eylemlerine iki yüzlüce yaklaşan ve kendilerinden “Münafık” olarak söz edilen önemli bir kesim  daha vardı. İslam Devleti bu kesimi Müşrikler’le birlikte en büyük düşman olarak niteliyordu.

Öte yandan Yahudiler yeni durumun gereklerine aldırış etmeksizin eski tarz yaşamlarını sürdürme eğilimi içindeydiler. Özellikle Yahudi ozanlar kentin bu yeni sakinlerini eski alışkanlıkla ti’ye almakta bir beis görmüyorlardı.

 Ozanlar yıkıcıdır !  Devletler hiçbir zaman ozanları sevmemiştir.  Bu kural İslam Devleti için çok daha geçerlidir. Allah’ın kelamı’nı yıkmak şöyle dursun, hakkında ima yoluyla bile kuşku bildirmek, günahların en büyüğünü işlemek demektir.

Peygamber Muhammed, Mekke’de aşina olduğu bu alaycı ve haddini bilmez kinayecilere artık hoşgörü göstermek zorunda değildi . Said’in dediği gibi “Yahudi söz ebelerine karşı kadim ve etkili bir yolla –şiddet yoluyla- savaşmaya kararlıydı” (sf:194)

Yahudi söz ebelerinden birinin adı Esma, bir diğeri de Kab İbni Eşref’dir. Bu Yahudi ozanlar, “vahiy”  yoluyla  Muhammed’e ulaştırılan ve Muhammed’in kendi cemaatine deklare ettiği ayetlerin bir çoğunun Eski Ahit’de  yani Tevrat’da anlatılan meseller olduğunu ileri sürerek, aslında Peygamber’in bir “kutsal görevli” olmadığını ima eden dizelerle  Müslümanların Peygamberi aleyhine bir propaganda yürütmekteydiler.

Esma, kadın bir ozandı. Bu ozanın akıldan noksan olan bir akrabası Müslümanlara katılmıştı.  Birgün sebebi bilinmez (!) bir nedenle bu kişi tarafından öldürülür.  Bir süre sonra diğer Yahudi ozan olan Kab öldürülür. Artık tüm ozan adaylarına pabucun pahalı olduğu bildirilmiştir.

Medine’de olağan günlerden birini yaşamaktadır. Müslüman bir kız pazarda bir tezgahta bir şeyler satmaktadır. Yahudi esnafın biri hinliğinden mi, yoksa başka saiklerle mi hareket eder,  bilinmez;  kızcağızı hissettirmeden entarisinden oturduğu yere bağlar. Kızcağız akşama doğru işini bitirip kalkmaya yeltendiğinde üzerindeki elbisesi yırtılır ve utanç verici bir manzara ortaya çıkar. Yahudi esnaflar bu duruma kahkahalarla gülerler. Orada geçmekte olan genç bir Müslüman bu durumu görür  ve kılıcını çekerek bu eşek şakasını yapan Yahudi esnafı ikiye böler. Bunun üzerine Yahudi esnaflar toplanarak Müslüman genci linç ederler.

Bu eşek şakasını hayatıyla ödeyen Yahudi,  Beni Kaynuka  kabilesinin bir üyesiydi. Medine Sözleşmesi hükümlerine göre bu tür anlaşmazlıklarda hakem  Peygamber Muhammed’di ve kararı o verecekti. Gereği düşünüldü: Başka bir zaman olsa basit bir vaka olarak değerlendirilecek  ve çöl yasasına göre bir takım tazmin yolları ile hal yoluna sokulacak olan bu olay, Bu kabile’nin tüm zenginliklerine el konularak şehirden atılmasıyla son bulacaktı. Diğer iki Yahudi kabilesi bu gelişmeyi sessizce karşıladı. Eskiden beri birbirlerine karşı mesafeliydiler zaten. Bu gelişme üzerine, “hak etmişlerdi” mi, dediler; yoksa ellerinden başka bir şey mi gelmedi,  bilinmez; hiç bir tepki ortaya koymadılar. “Medine nufusunun neredeyse yarısını oluşturmalarına karşın diğer Yahudiler’in desteklerini esirgemeleri Beni Kaynuka’nın sonunu getirdi” (age. Sf.200)

Bu olaydan sonra Çöl’de Kervan baskınları devam etti. 624 Yılı Kasım ayında Muhammed’in azad edip evlatlığına aldığı kölesi Zeyd kumandanlığında Kureyşliler’e ait bir kervana baskın yapıldı ve yüklü bir ganimet elde edildi. Yeni devletin ekonomisini karakterize etmesi bakımından ilk kez olmak üzere ganimetin beşte biri beytülmal’a yani devlet hazinesine, aynı anlama gelmek üzere Peygamber’in mülkiyetine ve kullanımına tahsis edildi. Geriye kalan beşte dördü gaza’ya katılanlar arasında pay edildi.

Allah Peygamber’i aracılığıyla Müslümanlara emirlerini aktarmaya devam ediyordu. Savaş neden ve kimlere karşı yapılmalıydı, Allah yolunda savaşa katılanların bu dünyada ve berikisin de mükafatları nelerdi, savaşta yetim kalan çocukların ve geride kalan eşlerin durumu  gibi güncel sorunlardan tutalım da,  nelerin yenip yenmeyeceği, nelerin giyileceği, nasıl davranılacağı gibi adabı muaşeret kurallarını içeren yanı sıra  mülkiyet ve miras haklarına kadar uzanan bir dizi emiri içeriyordu.

Çölde amansız bir mücadele devam ediyordu. Yıl 625’i gösteriyordu.  Mart ayında Mekkeli Tüccarlar Ebu Sufyan önderliğinde güçlü bir ordu ile Medine’nin üzerine yürüdü. Muhammed bu saldırıyı Medine’den çıkmadan karşılamak niyetindeydi. Ancak kurmayları şehir  dışında karşılaşmanın daha yerinde olacağına onu ikna ettiler. 21 Mart günü Uhud denilen yerde 2 ordu karşılaştı. Ebu Sufyan’ın ordusu Üç bin kişiden oluşuyordu. Müslümanlar, inanır göründüğü halde inanmayan (Münafık)  Abdullah ibni Übeyyi’nin üç yüz kişilik kuvvetiyle birlikte bin savaşçıdan oluşuyordu. Savaş meydanına gelindiğinde Abdullah kuvvetlerini geri çekti ve savaşa katılmayacağını söyledi. Savaş Müslümanlar’ın yenilgisi ile sonuçlandı. Hamza bu savaşta öldürüldü. Rivayet edilir ki Ebu Sufyan’ın karısı Hind, Hamza’nın ciğerini göğüs kafesinden çıkardı ve çiğ çiğ yedi. Ve Peygamber Muhammed Medine’ye çekilmek zorunda kaldı. Ebu Sufyan, savaşta bozguna uğrayan Müslümanların peşine düşmedi. Bazı tarihçiler derler ki, eğer bozguna uğrattığı Müslümanların peşinden  Medine’ye girmiş olsaydı, İslam Devleti nihayete erebilirdi.  Rastlantılar  bazen tarihin akışını değiştirir.

Bu yenilginin ceremesi  Medine’nin eski sahiplerinden olan Yahudi  Beni Nadir kabilesine kesilecekti. Zira bu kabile, bu süreçte Münafıklarla birleşip, Muhammed’i öldürüp, Muhacirleri Medine’den sürmek için tertiplere girişmişti. Bu gelişmeden haberdar olan Muhammed bu kabileden kenti terk etmesini istedi. Bu kabile Yahudi Levi soyundan yani Harun’un soyundan geliyordu. Beni Nadir kabilesi önceleri iç kalelerinde direnme yolunu seçtilerse de, mal ve mülklerini arkalarında bırakarak kenti terk etmek zorunda kaldılar.  Bu kabilenin üyeleri Medine’den ayrıldıktan sonra Hayber’de yaşayanYahudiler’in yanına sığındılar.

Üç yıl önce güle oynaya Muhammed’i ve ümmetini kente kabul eden bu Yahudi kabilesi üç yıl sonra Muhammed’i öldürüp, ümmetini kent’den sürmeyi düşünecek kadar  tertipler içine girmesini İslamcı yazarlar  Yahudiler’in fıtratlarına bağlarlar. Öyle midir? Bir soru olarak sorup geçelim.

Acemler ‘ de “Haydar” ve “Şirin”, Kürtler’de “Şêr” , Yahudiler’de “Levi” , Araplar’da “Esed” veya “Esat”  Türkler’deki  “Aslan” veya “Arslan” sözcüklerine karşılık gelmektedir.

Müslümanlar cihad halindeydiler. Uhud savaşında yenilgi almışlardı ama Allah’ın emirlerini tüm dünyaya iletmek gibi zorlu bir görev yerli yerinde duruyordu. Müslümanlar yeni bir devlet kurmuşlardı ve ekonomilerinin en önemli gelir kaynağını savaş ganimetleri oluşturuyordu. Mekke’nin kervanları hala ciddi bir tehdit altındaydı. Mekke’li Müşrikler artık bu tehdidi kökten ortadan kaldırma konusunda kararlıydılar.

 

627 yılında Ebu Sufyan, Halidİ bnül Velid, Amr İbnül As'ın önderlik ettiği güçlü bir Müşrikler ordusu Medine üzerine yürüyordu. Çöl’de göçebe Arap Bedevileri bir takım maddi kazançlar ve vaadler karşılığında satın alınarak saflara katılmıştı. Bu ordu şimdiye kadar Müşrikler tarafından oluşturulmuş en kalabalık ve donanımlı orduydu. Peygamber Muhammed haber alır almaz kurmay heyetini topladı ve onlara fikirlerini sordu. Herkes bilinen ve önceden denenmiş savaş taktiklerini tekrarlayıp durdu. İçlerinden biri hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir öneri ortaya attı. “Hendek kazalım!” dedi. Bu öneriyi yapan İranlı Salman’dan başkası değildi. Salman’ın “mühendisliği” buradan gelse gerektir.

 

Medine üç tarafı tepelerle çevrili bir araziye konumlanmıştır. Bir tarafı ovadır ve saldırılara karşı korunaksızdır. Hendek kazılacak taraf işte bu taraftır. Başka zaman ve zeminde başkalarınca çocuksu bulunacak bu öneri Peygamber Muhammed tarafından dahice bulunur ve uygulamaya konur. Şehir’in ovaya açılan kısmına derince ve nispeten genişçe bir hendek kazılır. İnsan emeğinin ve dayanışmasının en olmadık işleri en kısa zamanda nasıl hal yoluna koyduğunun bir nişanesi olur bu hendek.

 

Müşrikler ordusu Medine önlerine geldiklerinde o güne kadar görmedikleri ve bilmedikleri bu durum karşısında, ne yapacaklarını bilmez bir halde kala kalırlar. Araplar bu tip bir savaş ve savunmayı ne görmüşlerdi ne de duymuşlardı. Savaş dediklerinde akıllarına karşılıklı yiğitlerin çıkıp kozlarını paylaşmaları gelirdi. Artık Allah kime ne verdiyse! Oysa burada apayrı bir şey söz konusuydu. Hendek’in karşı tarafında yer alanların bilinen savaş metodlarına başvurmaya hiç mi hiç niyetleri yoktu. Müşrikler karşı tarafı korkaklıkla suçluyor, ova’da kozlarını paylaşmaya davet ediyorlardı, ama Peygamber, bu tahriklere kapılacak, onlara kanacak biri değildi. Müşriklerin birkaç kez hendek’i aşma teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanmış, oturup beklemekten başka yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Moralleri her geçen gün bozuluyordu. Başka hal çareleri aranmalıydı.

 

Ebu Sufyan kurnaz bir adamdı. Bir yolunu bulup şehirde kalmış olan son Yahudi kabilesi Beni Kurayza’nın ileri gelenleri ile irtibata geçti ve kaleyi içeriden fethetmek için onlarla anlaştı. Ancak saldırının başlatılacağı günler Yahudilerin kutsal Şabat günleriydi ve Yahudiler bu kutsal günlerde savaşmayacaklarını Ebu Sufyan’a bildirdiler. Bu hareketlilikten Peygamber Muhammed ve Müslümanlar haberdar olmakta gecikmediler. Allah’ın hikmeti olsa gerek, bir süre sonra ortaya çıkan fırtınalı yağış Müşrikler ordusunun tüm şevkini kırdı, perişan etti. Homurtular artmaya başlamıştı. Artık Ebu Sufyan’ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 15 Nisan 627 ‘de atına bindi ve Mekke’ye doğru sürdü. Kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

 

Şimdi Beni KurayzaYahudileri’nin hesap verme zamanıydı. Etrafları kuşatıldı. Yahudiler iç kalede savunma pozisyonuna geçtiler. Kuşatma birkaç hafta sürdü ve sonunda koşulsuz olarak teslim olmaya karar verdiler. Bu kabilenin akibeti, hendek savaşında ölümcül bir yara almış olan Sad İbni Muaz adında bir Müslümanın yargıçlığına terk edildi. Sad, Yahudi dostu olarak biliniyordu. Ancak Kureyşliler'le yapılan ufak çaplı bir çatışmadan ölümcül bir yara almıştı ve bundan Kureyşliler’le işbirliğine giden Yahudileri sorumlu tutuyordu. Sad öncelikle vereceği karara her iki tarafın rıza göstermesi gereğini şart koştu. Yahudiler, Sad’ın haklarından hüküm verecek kişi olarak seçilmesine sevinmişlerdi. Bu nedenle bu ön şartı ilk kabul edenler onlar oldu. Sad, hükmünü verdi: “ Beni Kurayza’nın bütün erkekleri idam edilecek, kadınlar ile çocuklarsa köle olarak satılacak” dedi. Peygamber Muhammed’in bu karara bir itirazı olmadı. Ancak İslam dinini benimseyecek olanların hayatlarının bağışlanacağını hatırlatmayı ihmal etmedi.

 

Kurban Said’e göre o gün pazar yerinde büyük bir çukur açıldı ve birbirine zincirlenmiş halde getirilen Yahudi erkeklerinin başları gövdelerinden ayrıldı. " Allah'ın Aslanı" Ali'nin kılıcı o gün Yahudileri biçti durdu. “Medine’li Yahudiler mertçe yaşamayı başaramamışlardı, ama mertçe ölmeyi bildiler. Beni Kurayza’dan kimse canını kurtarmak için inancından vazgeçmeyi kabul etmedi…” (age. Sf.220)

 

Yine Said’e göre bu Yahudiler içinde Zübeyr adında bir adam vardı ve zamanında Sabit adında bir Müslüman’ın hayatını kurtarmıştı. Sabit, İdam edilecekler arasında Zübeyr’in olduğunu fark edince “ sen zamanında benim hayatımı kurtardın, şimdi sıra bende” diye ona seslendi ve canının bağışlanması ve mal mülkünün geri verilmesi için Peygamber Muhammed’den izin istemeye gitti. Peygamber bu isteğini olumlu karşıladı ve koşarak Yahudi Zubeyr’e müjdeyi verdi. Ancak Zubeyr bu alicenaplığı reddetti ve “Kardeşlerime katılacağım. Ömrüm sonuna geldi; dostlarıma kavuşmak için sabırsızlanıyorum” diyerek ipi göğüsledi.

 

Ortaya çıkan yeni durumu özetlemek bakımında Kurban Said’den uzunca iki paragraf aktararak bu konuyu noktalamak istiyorum.

 

“Bu, Medineli Yahudiler’in sonu oldu. Yahudiler çok büyük hatalar yapmamışlardı. Kendilerini ellerinden geldiğince korumuşlar, barış içinde yaşamaya çalışmışlar, düşmanın gücünden korkmuşlardı. Öte yandan Peygamber’i acımasızca alaya almışlar, onun hakkında uygunsuz şarkılar söylemişler, onu yalnızca karşı çıkmak üzere dinlemişler ve kadim atalarından aldıkları ilkel dine harfiyen bağlı kalmışlardı. Onların yıkımını getiren de bunlar oldu…” (age.sf:221)

 

“Peygamber’in kenti Medine artık birlik içinde bir inanç kentiydi; dinsizlerin kaba alaylarından bütünüyle temizlenmişti. Muhammed artık Müslümanlar’ın büyük topluluğunu yönetecekti.” (age. sf.221)

 

Medine'de durum böyleydi.

 

Hicret'in yedinci yılında,yani 628 yılının Zilkade ayında Peygamber Muhammed dahice bir karar aldı. O güne kadar putlarda dolu olduğu için lanetle andığı Kabe’yi , Hacer-i Evsed’i ve bu ikisini çevreleyen avluyu dünyanın en kutsal yeri olarak ilan etti. Kabe’de binlerce yıldır yapılagelen ayin ve törenlerin de İslam ile uyumlu olduğunu söylemeye başladı. Namaz kılarken yüzler artık Kudus’e değil Kabe’ye dönecekti. Bu söylemini inananları etrafına toplayarak bir kez daha deklare etti ve onlarla birlikte Mekke’ye hacca gitmeye ve Kabe’deki tüm törenlere katılmaya karar verdiğini açıkladı.

 

Bu kararını derhal uygulamaya soktu. Kendisine ölümüne bağlı 1500 kişi ile birlikte Hacca gitmek üzere yola çıktı. Silahsızdılar ve beyazlara bürünmüş kıyafetleri  ile çölde geçerken herkese Mekke'yi kutsamaya hazır olduğunu büyük bir gösteri eşliğinde deklare ediyordu. Mekkeli’ler bu haberi alır almaz kenti korumak amacıyla eli silah tutan herkesi silah altına çağırdılar. Ancak Peygamber Muhammed Mekke yakınlarında Hudeybi’ye denilen yere gelince, Mekkeliler’e “Kabe’de ibadet yapmak dışında bir amaçlarının olmadığını” ileterek, buna rıza gösterilmesini talep etti.

 

Mekkeliler Suheyl İbni Amr kumandanlığında bir ordu ile bu davetsiz misafirleri karşıladı. Müzakereler sonucunda “Hudeybiye Anlaşması” olarak anılan bir saldırmazlık anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Muhammed, Peygamberlik ısrarından vazgeçiyordu. Anlaşma metnine daha önceleri yaptığı gibi “Allah’ın Elçisi Muhammed” olarak değil, Muhammed bin Abdullah (Abdullah oğlu Muhammed) olarak imza atmayı kabul ediyordu. Bundan sonra Mekkeliler'e ait kervanlara herhangi bir saldırı da bulunmayacağını taahhüt ediyordu. Bu anlaşmadan sonra Mekke kent yönetiminin suçlu bulduğu kişileri Müslümanlar koruma altına almayacak, suçluları iade edeceklerdi. Bu duruma karşılık önümüzdeki yıl Müslümanların Kabe’yi tavaf etmelerine ve ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin verilecekti. Taraflar on yıl boyunca birbirlerine saldırmayacaklarını taahhüt ediyorlardı.

 

Mekkeli Tüccarlar yapılan anlaşmadan son derece memnundular. Daha ne isteyebilirlerdi !  Peygamber’e her isteklerini kabul ettirmişlerdi. Ticaretlerini güvenceye aldıkları gibi inançlarına ve geleneksel yönetim sistemlerine yakın tehdidi de şimdilik bertaraf etmişlerdi.

 

Hicret’ten bu yana geçen yedi yılda  zaferden zafere koşan Müslümanların Kabe’yi tavaf etme karşılığında bunca taviz vermeleri moralleri bozmuştu. Ama kararı veren "Allah’ın Elçisi" olunca akan sular dururdu. O yıl Kabe’ye girilmedi ama alınan bu kararla bir yıl sonra herkesin kaderi köklü olarak değişecekti. Bunu öngören tek kişi Muhammed olacaktı.

 

Hudeybiye anlaşması’ndan sonra ortaya çıkan durumu Kurban Said şu cümlelerle ifade ediyor:  “Tüm çöl yasalarını çiğneyen, kutsal aylarda kervanlara saldıran, kabilelerin güçlerini kıran, kuyuların ve hurma ağaçlarının kutsallığını tanımayan Muhammed’in, şimdi artık çöl yasalarını kabul ettiği ve başka herkes gibi Mekke’ye hacca gideceğini bildirdiği haberi her vadiye, her kabileye yayıldı”. (age. sf.259)

Peygamber Muhammed Hudeybiye’de yapılan anlaşmaya harfiyen uydu. Mekkeli tüccarların kervanlarına saldırmaya son verdi ve Müslümanlar’ın inisiyatifi dışında benzer yağmalamalar yapan çetelere fırsat vermedi,  Mekke’ye karşı suç işleyen kişileri Müslümanlığı kabul etseler bile iade etmek de tereddüt etmedi. Böylece Mekkeli tüccarların bir dönem en büyük endişe kaynakları olan bu sosyal hareket çöl tarafından hüsnü kabul görmeye doğru evriliyordu.

Bu dönemde büyük bir adım daha attı. Dünyanın altı büyük liderine 6 tane elçi gönderdi. Bizans ve İran imparatorlarına, Habeşistan ve Hira krallıklarına, Mısır Valisi’ne ve Yemame Emiri’ne bu elçiler aracılığıyla gönderdiği mektuplarda, bütün bu liderleri İslam’a ve Peygamber’e boyun eğmeye çağırıyordu. Elçiler Medine’den ayrıldıklarında tarih 11 Mayıs 628’i gösteriyordu

Mekke ile hesaplaşma günü gelecekti elbet. Ama ondan önce hal yoluna koyulması lazım gelen eski bir hesap vardı. Arabistan’da Hiristiyanlar fazlaca bulunmuyorlardı. Ancak vadilere yerleşmiş çok sayıda Yahudi vardı ve son yıllarda Muhammed’e karşı kurulan tüm fesat ve fitnenin içinde bunların parmağı olduğu Müslümanlar arasında yaygın bir inançtı. Yahudiler’in bu yerleşim yerlerinin başında  Medine’nin kuzeyinde, hurma ağaçlarıyla meşhur Hayber kalesi geliyordu.  Peygamber’in hışmından kaçan bütün Yahudiler ve Araplar bu kaleye ve çevresine sığınmışlardı.  Said’in ifadesiyle; “Hayber, zengin ve mağrur insanların yaşadığı bir yer haline gelmişti.” (sf.267) Peygamber ve ümmetine göre bu fesat ve fitne yuvası dağıtılmadan Mekke üzerinde başarı sağlamak, Mekke’yi fethetmek imkan dahilinde görülmüyordu.

628 yılında Hayber kalesi kuşatıldı. Bu kuşatmadan sonra elde edilecek ganimetin Hudeybiye’de kendisi ile beraber olanlar arasında pay edileceğini söyledi.  Birkaç ay süren kuşatmanın sonucunda kaledekiler teslim olmak zorunda kaldılar. Peygamber Muhammed o güne kadar görülmemiş bir şey daha yaptı ve teslim olanları öldürmedi. Malları mülkleri müsadere edildi ve önceden kararlaştırıldığı üzere Hudeybiye’de kendisi ile birlikte olanlar arasında pay edildi. Bununla birlikte birkaç gün sonra göç etmeye hazırlanan Hayber Yahudileri’ne yeni bir öneri götürdü. Kendi mallarının kullanım hakkı yeni sahiplerine gelirlerinin yarısını verme karşılığında  geri verildi. Ve Yahudiler Peygamber’in hoşgörüsüne sığınarak kendileri için öngörülen yeni yaşamlarına razı oldular ve Hayber’de kalmaya devam ettiler.

Peşpeşe atılan bu siyasal adımlar ve idari kararlar  Peygamber ve İslam Devleti’ne karşı oluşan önyargıları değiştirmeye başlamıştı. İslam Devleti’nin hazinesi ganimetle dolmuştu ve Medine’deki Müslümanların durumları eskiye nazaran çok iyiydi. Dolaysıyla ganimet savaşlarına bir dönem ara verilebilirdi.

Hudeybiye anlaşması’ndan bir yıl sonra silahsız olarak ümmetiyle birlikte ibadet etmek üzere Mekke’ye hacca gitti.  Haccın gerektirdiği tüm ibadetleri yaptı. Kabe’yi tavaf etti, etrafında yedi tur attı, Hacer-i Evsed’i öptü, Haşimiler’in mirası ve mülkiyetinde olan Zemzem kuyusunu ziyaret etti. Mekke’de kaldığı bu üç gün içinde çok önemli bir şey daha yaptı. Meymune binti Haris adında 52 yaşındaki dul bir kadınla evlendi. Peygamber Hatice’nin ölümünden  bu yana bir dizi evlilik yapmıştı. Bunların sayısı iki  elin parmaklarını geçiyordu. Bu konuyu “Müminlerin Anneleri” başlığı altında ayrıca yazacağım için şimdilik üzerinde durmayacağım. Ancak bu evliliğin çok önemli bir getirisi olacaktı. O da o güne kadar Muhammed’e karşı savaşlar da Mekkeliler adına büyük yararlılıklar göstermiş olan ve özellikle Uhud savaşındaki performansı ile Peygamberin ilgisini çeken Halid İbnül Velid ile onun yakın arkadaşı Amr İbnül As bu izdivaçla birlikte Müslümanların saflarına katıldılar. Zira Meymune, Halid’in teyzesiydi.

Hudeybiye anlaşması ile birlikte görünüşte kazançlı görünen Mekkeli tüccarlardı ama aradan bir yıl gibi bir zaman geçmiş olmasına karşılık ayaklarının altındaki toprak kaymaya başlamıştı. Muhammed’in etkisi giderek artmıştı. Ticari çıkarları eskisi gibi tehdit altında olmasa bile, Medine İslam devleti’nin yükselişine engel olmaları artık olasılık dahilinde değildi. Bu yeni koşulları değerlendiren Mekkeli tüccarlar, gelecekteki çıkarlarını güvenceye almak  ve eski husumetlerden dolayı Muhammed’in hışmına uğrama ihtimaline karşı,  Ebu Sufyan önderliğinde bir heyeti, Medine’ye göndermeye karar verdiler. Ebu Süfyan Medine’ye vardığı zaman huzura kabul edilmedi. Bekletildi, sıradan değersiz biri gibi bir  muameleye tabi tutuldu. Gururu zedelenmişti ama yapacağı bir şey yoktu. Sonra huzura alındı. Geçmişte aralarında geçen savaş ve husumetlerden dolayı üzüntüsünü belirtti, özür diledi ve isterse Hudeybiye anlaşması şartlarının Müslümanlar ve Peygamber Muhammed lehine değiştirilebileceğini söyledi. Anlattı da anlattı. Muhammed hiç konuşmadı. Sadece dinledi ve sonra kalktı odadan çıktı ve gitti.

Ebu Sufyan bu görüşmeden eli boş ; onur ve şerefini de beş paralık ederek Mekke’ye döndü. Karısı Hind küplere binmişti. “Korkaklarla yatağımı paylaşmam” diyerek , kocasına öfkesini kusuyordu. Mekke’nin kader saati yaklaşıyordu. Peygamber Muhammed’in eline olgunlaşmış bir meyve gibi düşmesinin önünde  hiçbir engel kalmamıştı.

Peygamber Muhammed  630 yılının ocak ayında 10 bin kişilik bir ordu ile Mekke’nin üzerine yürüdü. Peygamber’in amcası Abbas, ordu kente girmeden önce Müslüman olmayı kabul etti. Muhammed, ciddi bir dirençle karşılaşmadan kente girdi. Bazı tarihçilere göre Ebu Cehil’in oğlu İkrime adında bir Mekkeli küçük bir grupla  direnç gösterdiyse de, bu önemsiz bir çatışma olarak kaldı Tekbirler arasında  Kabe’ye gitti ve önceki zamana ait farklı kabilelerin tanrılarını temsil eden üç yüz altmış altı putu kırmaya başladı.  Bir yıl öncesine kadar bu putlara tapan Halid ibnül Velid ve Amr ibnül As put kırıcılıkta herkesi geride bırakarak üstün bir başarı gösterdiler. Kent yağmalanmayacak, kimsenin malına mülküne el konulmayacaktı. Öyle yapıldı. Mekke’nin tüccarları , aileleri ile birlikte  Müslüman oldular.  Ebu Sufyan ve karısı Hind de.

Mekke, İslam Devleti’nin en önemli kenti haline gelmişti. Bundan sonra ibadet ve ticaret artık İslam Devleti’nin ihtiyaçlarına ve öngörülerine göre yapılacaktı. Mekke’nin düşmesiyle birlikte tüm Arabistan artık Müslüman olmak ile parya kalmak arasında bir seçim yapmak durumundaydı.  Zira  diğer inanç sahiplerinin bu kentte ibadetlerini yerine getirmeleri açıkça yasaklanmıştı. Taifliler’in, hiç değilse birkaç yıl daha eskide olduğu gibi ibadetlerini yerine getirmelerine  izin verilmesi yönündeki istekleri,  kesin bir dille reddedilmişti. Buna izin verilmesi şöyle dursun, kentlerinde ki tanrıları vakit geçirmeden parçalamaları  Peygamber tarafından kendilerine bir emir olarak iletilmişti. Aksi durumda İslam orduları bu kente girip her şeyi yerle bir edeceklerdi. Taifliler, asırlardır ibadet ettikleri ata yadigarı bu tanrıları kendi elleriyle parçalamalarının mümkün olmadığını, hiç değilse birilerini göndererek onların bu işi yapmalarını istediler. Bu istek olumlu karşılandı ve Taif’deki putları kırmaya çiçeği burnunda Müslüman Ebu Sufyan memur edildi. Eski soylu tüccar , yeni Müslüman Ebu Sufyan gönülsüzce de olsa bu işi yapacaktı.

Mekke’nin İslam Devleti’ne katılmasından sonra Muhammed  bu kenti çok sevmesine rağmen yerleşmeyecek verdiği söz üzerine yeniden Medine’ye dönecekti. İslam Devleti’ni ve İslam dünyasını oradan yönetmeye ve idare etmeye devam edecekti. 632 Yılında ölene kadar, Bizanslılarla savaşmak amacıyla Suriye’ye kadar otuz bin kişilik bir ordu ile sefer yapacak ancak beklediği Bizans ordusu gelmeyecekti. Bu seferden büyük bir ganimetle dönecekti.

Mekke’nin düşmesinden sonra Muahammed’in nufus alanlarında sahte peygamberler türedi. Bunlardan biri  Esved el Ansi idi. Yemen Valisi’ni öldürerek karısı Merzubana’yı alarak yerine geçer. Bu had bilmez adamı kan davalısı Müslüman Firuz adlı bir adama öldürtür. Mezrubana bu cinayette Firuza yardım eder.  Bir diğeri Tuleyha Bin Huveylid’dir. Bu akılsız adam sonradan bu iddiasından vaz geçer. En önemlisi ise Yemame ‘de yaşayan Museylime (küçük Müslüman) adında ki yaşlı ve kurnaz bir adamdır. Ayaklanma çıkarır, Muhammed’in İslamı güçlerince bastırılır ve öldürülür.

Konu uzadı farkındayım. Bu nedenle son 2 yılını özetin özeti olarak  geçtim. Bu arada “Veda hutbesi” , ölünce cenazesine kimler sahip çıktı gibi İslamcı fırkalar arasında bolca tartışılan lüzumsuz konulara girmedim, girmeyi de düşünmüyorum.  Peygamber Muhammed 8 Haziran 632’de Pazartesi günü dünyasını değiştirdi.

Yaklaşık on gün oldu İslam dininin kuramcısı ve yaratıcısı Hz. Muhammed’in siyasal ve sosyal mücadelesini anlatmaya çalışıyorum. Bu tarihsel kişiliği ve onun siyasal kuramını ne yazık ki yeterince bildiğimizi ve anladığımızı sanmıyorum. Oysa bugün aradan 1400 yıl gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen bu tarihsel kişilik önemli bir coğrafyada toplumsal yaşamı derinden etkilemeye devam ediyor. İslamcı akımlar bu tarihsel arka plan üzerinde yaşamlarımızı yeniden kalıba döküyorlar. İşte bu bağlam içinde bu konuda var olan bilgisizliğe dikkat çekmeyi amaçladım. Bir nebze de olsa “gerçek İslam nedir, ne değildir?” sorunsalına bir cevap oluşturabildim ise, ne ala. Umalım günümüz barbarlığı olarak ortaya çıkan İŞİD vb. hareketlerin rastgele bir sapkınlık olmadığı, kendi nesnelliğinden koparılmış ve dogma haline getirilmiş bir kuramın ne gibi felaketlere yol açacağı daha anlaşılır hale gelmiş olsun.

Bununla birlikte günümüzdeki siyasal İslamcı hareketlerin, amaçlarına varmak için her türlü yol ve yordamı kullanmaları, dün ak dediklerine bugün kara diyebilmeleri, rüşveti ve yolsuzluğu bile büyük bir davanın bir gereği olarak makul sınırlar içine çekebilmeleri ve tüm bunları kitleler nezdinde meşrulaştırabilmeleri, bu arka planın soysuzlaştırılması olmaksızın başarılamaz. Bugün yaşadığımız gerçeklik ne yazık ki budur.

Kuşkusuz siyasal strateji ve taktik manevralar bakımından bu yaşamın öğretici olduğu ise tartışma götürmez bir gerçekliktir.

Şimdi tefrikamızın son bölümüne geçebiliriz.

Bilindiği gibi Peygamber Muhammed’in evlilikleri en ilgi çekici konuların başında gelmektedir. Bu konuyu uzun uzadıya yazmak niyetinde değilim. Zira bu konu en çok bilinen konuların başında gelmektedir. Hem entelektüeller arasında hem de halk arasında. Bilindiği gibi Kur’an’ın Nur Suresi salt bu konuya ayrılmıştır. Peygamber eşleri, nasıl giyinecek; nelere dikkat edecek, onlar hakkında ileri geri konuşmanın günahları ve sevapları neler olacak vb. bir dizi ayet. Biz sadede gelelim.

Peygamber eşleri “müminlerin annelerı” olarak anılıyordu. Peygamber’in 14 eşi oldu. Hatice’yi kaybettikten sonra Muhammed bir kaç ay sonra Sevde adında dul bir kadınla evlendi. Zira evli olmayan biri, toplumda hafifseme ile karşılanıyordu. Muhammed’in en az sevdiği karısı Sevde oldu. En çok sevdiği karısı ise Ebubekir’n kızı Ayşe’ydi. Herkesin bildiği gibi Sevde ile evlendiği günlerde Ayşe’yi gördü ve ondan gözlerini alamadı. Ayşe o zamanlar 6 yaşında bir çocuktu. Peygamber Muhammed ellili yaşlarına varmıştı. Anlatılan o dur ki; Ebubekir kızını 9 yaşında Muhammed ile evlendirdi ve başlık parasını da Muhammed adına kendisi ödedi.

Ayşe sadece bir Peygamber eşi olarak kalmadı. 625 yılında sıradan bir çöl savaşı sonrasında Medine’ye dönüşte genç bir savaşçı olan Safvan İbnü Muattal ile birlikte meşhur gerdanlık olayına adı karıştı , bu olaya istinaden Başmelek Cebrail aracılığıyla ayetler indirildi ve İslam devleti’nin sonraki aşamalarında siyasal bir figür olarak da tarih sahnesindeki yerini aldı.

Sonradan Halife olacak olan Osman’ın Hafsa adında bir kızı vardı ve bir savaşçı ile evliydi. Bu savaşcı ölünce Hafsa dul kaldı ve kendisine bir daha talipli çıkmadı. Osman’ı üzen bu duruma Peygamber derman oldu ve dul Hafsa ile evlendi, onu nufusuna almış oldu.

Muhammed’in kölesi Zeyd’in güzel bir karısı vardı. Adı Zeyneb’di. Muhammed Zeyneb’i sevdi. Zeyd karısını boşadı. Peygamber kendisine eş olarak aldı Zeyneb’i. Zeyneb Peygamber’in eşleri arasında meslek sahibi olan tek kadındı. Ayakkabı tamircisiydi. Müminlerin annesi olduktan sonra da bu işini bırakmadı. Muhammed’in mirasından pay istemeyen yegane eşi oldu. Yoksul kalmayı seçti.

Safiye, bir savaş ganimetiydi. Yahudi güzeli bir kadındı.

Esma: Kindit kabilesi liderinin kızıydı. Muhammed ile iyi ilişkiler geliştirmenin bir nişanesi olarak kızını Peygamberle evlendirmek istedi. Esma görkemli bir törenle Medine’ye getirildi. Ancak Mümimler’in “diğer anneleri” bu güzel ve o kadar da aptal olan bu kızcağıza bir oyun oynamaya karar verdiler. “Allah’ın Elçisi”nin sana değer vermesini istiyorsan, yanına geldiğinde “ Tanrı beni senden korusun” de, diye tembih ettiler. Esma denileni yaptı. Bunun üzerine Muhammed “ Allah beni de senden korusun” diyerek, hışımla odadan çıktı ve çiçeği burnundaki gelini ertesi gün baba evine yolladı.

Peygamber eşleri içinde Fatma adında biri daha vardı. Peygamber vefatına yakın bir zamanda eşlerini topladı ve onlara “eğer dünyevi hayatı ve onun cazibesini istiyorsanız, gelin istediklerinizi vereyim ve sizleri uygun bir şekilde salayım” dedi. Bu talebi bir tek Fatma adındaki eşi olumlu yanıtladı. Ve kendisine yüklü mal mülk vererek boşadı. Bu kadın sonraki zamanlarda yoksulluk içinde öldü.

Meymune binti Haris. Müminlerin bu annesini daha önce anlatmıştım. Mekke’nin soylularından bir duldu. Daha önce bahsi geçtiği için üzerinde daha fazla durmuyorum.

Özetlemek gerekirse, Peygamber’in evliliklerinin coğusu güç devşirmenin bir aracı olarak gerçekleşmişti. 62 yıllık bir yaşam, ticaretle, savaşlarla, güzel kokular sürünüp, güzel kadınlarla muhabbet eşliğinde bir fikrin örgütlenip egemen kılınmasıyla ile geçmişti.

-------------

Yorum yaz

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.