Diyanet, Siyaset ve Kürdler-Ruşen Arslan

Diyanet İşleri Başkanlığının kız ve erkeklerin buluğ ve evlenme çağıyla ilgili fetvası, medyada yoğun tartışmaya neden oldu. Gerekliliği bile çeşitli çevrelerce tartışma konusu olan Diyanet İşleri Başkanlığının, Kürt meselesi karşısındaki tutumunu, Kürt tarihi dergisinin 12. sayısında "DİYANET, SİYASET VE KÜRTLER" başlığıyla eleştirmiştim. Bu makalemi tekrar yayınlamak ve bir de Diyanetin Kürtlerle ilgili yanına bakılmasını istedim

DİYANET, SİYASET VE KÜRTLER

Diyanet İşleri Başkanlığı(1), Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması üzerine 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı Kanunla kuruldu. Ardından 430 ve 431 numaralı kanunlarla Hilafet ilga edildi ve öğrenim birliğini sağlayan Tevhid-î Tedrisat Kanunu çıkarıldı. Ancak Diyanet, ilk kez 1961 Anayasasının 154. maddesi ile anayasal bir kurum haline getirildi. 1982 Anayasası ise Diyanet ile ilgili 136. maddesinde düzenleme yaptı. Her iki Anayasanın ortak özelliği Diyaneti genel idare içine yerleştirmiş olmalarıydı. 1961 Anayasası Diyanetin görevlerini özel kanuna bırakmışken, 1982 Anayasası 154. Maddesinde, “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunlarda gösterilen görevi yapar” şeklinde görev tanımı da yapıyordu.

Diyanetle ilgili hukuki düzenleme serüveni, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesi ve yapılanması, özellikle de “laiklik” anlayışı ile yakından ilgilidir. Laiklik, 1937’deki Anayasa değişikliği ile ilk kez anayasal bir kurum olarak sahneye çıkmıştır. Ancak, Türk usulü laikliğe giden yol, İnkılâp Kanunları denen sekiz kanunun kabulü ile döşenmiştir. 1982 Anayasasının 174. maddesi ile koruma altına alınan kanunlar sırasıyla şunlardı: Tevhidi Tedrisat Kanunu, Şapka İktisâsı Hakkında Kanun, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun, evlendirme akdinin nikâh memuru huzurunda yapılacağına dair Türk Medeni Kanunun ilgili hükmü, Beynelmilel Erkanın Kabulü Hakkında Kanun, Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkında Kanun, Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Ünvanların Kaldırıldığına Dair Kanun ve Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

Osmanlı İmparatorluğu enkazı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, inkılâp kanunları ile modern bir toplum yaratılacağına ve çağdaş batı medeniyetine ulaşılacağına inanılıyordu. Çoğu üç çeyrek asır önce kabul edilen bu kanunlar üzerindeki tartışmalar durulmuş değil. Ancak, başka bir makalede tartışacağımız inkılâp kanunları, büyük ölçüde tek ulus, tek dil yaratma amacına hizmet etti ve devlet yönetimini dinin etkisinden kurtarmaya, dini devletin denetimine sokmaya yaradı. İşte Türk usulü laiklik böylece doğdu. Cumhuriyetin kurucularına göre, dinin devlet işlerinin yönetilmesinde etkisiz hale getirilmesinin yanında, denetimi de gerekliydi. Bunun için batıdaki anlamıyla benzer kurumlarını da alarak laiklik oluşturulamazdı. Aksine, devletin dini kontrol etmesini sağlayacak bir kurum oluşturulmalıydı. İşte Diyanetin kuruluş felsefesi bu oldu. Nitekim Anayasa Mahkemesinin, “Din işlerini yapanların memur sayılmasının, Anayasanın laiklik ilkesine aykırı olduğu ve din adamları sınıfı yaratıldığı” iddiasıyla Birlik Partisi tarafından açılmış olan davayı reddeden kararının gerekçesi bu duruma işaret etmektedir: “Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dini taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk milletinin çağdaş uygarlık seviyesine yükselmesi ana ereğinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayanmaktadır… Devletin bu alandaki yardımı ve Diyanet İşleri kuruluşu görevlilerinin memur sayılması, devletin din işlerini yürüttüğü anlamına gelmeyip ülke koşullarının zorunlu kıldığı ihtiyaca uygun bir çözüm bulmak erek ve anlamını taşımaktadır.”(2)

Türk usulü laiklik, hem dini çevrelerce, hem de batılı anlamdaki bir laikliğin uygulanması gerektiğini savunanlarca eleştirilmektedir. Makalenin sınırları içinde kalmak için, bunları uzun uzadıya anlatmayacağım. Ancak İslami kimliği önde olan yazarlardan Abdurahman Dilipak’ın bir sözüne değinmeden geçemeyeceğim: Dilipak, “Bugünkü tapu kadastro memuru statüsündeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Müslümanları temsil etmesi düşünülemeyeceği gibi mecburi din dersleri de olamaz. Bu hem Müslümanlığa hem de laikliğe aykırıdır” demektedir.(3)

DİYANET VE SİYASET

İslam’da din ve devletin birlikteliği, ister istemez din ile siyaseti iç içe geçirmiştir. Hele dini denetlemek ve resmi ideolojiye uygun biçimde, yeri geldiğinde kullanmak üzere kurulmuş, yüz binin üzerinde personeli bulunan ve devlet bütçesinin en aşağı yüzde ikisine sahip bir kuruluşun siyaset dışı kalması düşünülemez. Kaldı ki Anayasanın 136. Maddesi, Diyanete “Toplumsal birleşme ve bütünleşmeyi sağlama” görevi yüklemiştir. Toplumsal birleşme ve bütünleşme ise, siyasi bir amaç olup, ancak siyasi çalışmayla sağlanır.

Cumhuriyetin tek ulus, tek dil yaratma ülküsünden Diyanete düşen ilk siyasi görev, ezanın Türkçeye çevrilmesini savunmak olmuştur. Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Efendi (Börekçi), “Ezanın Türkçeleştirilmesinin ulusal politikaya daha uygun olduğunu savunmuştur.(4) Demek ki Diyanete göre ulusal politika, çalışmada dinden üstün tutulması gereken bir olgudur.

Diyanet Gazetesinin Nisan 1982 tarihli 278. sayısında, “Bugün bir dış politika olayında, bir dış politika tercihinde sözümüz, gözümüz var” deniyor.(5) Yazının yayınlandığı tarihte 12 Eylül askeri cuntasının iktidarda olduğunu hatırlamamız gerekir. Zaten Diyanetin askeri darbe ve müdahaleleri desteklediğini, iktidarın meşrebine göre hareket ettiğini görürüz. Örnek olarak Ahmet Yaşar Akkaya’nın kamuoyu ile paylaştığı ve 2 Mart 2004 tarihli Zaman-Pazar’da yayınlanan bir belgeden söz etmek istiyoruz. Belgede “27 Mayıs 1960’ta gerçekleştirilen ilk askerî darbe sonrasındakiler gibi kanlı oldu. Hükümetin başbakanı ve iki bakanı idam edildi. Darbeciler, yaptıkları işin memleket hayrına olduğuna vatandaşları inandırmak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kullandı dersek yanılmış olmayız. Zira Diyanet, müftülüklere gönderilen telgraf emirlerinde, darbeye ve darbecilere destek vermeyenlerin hem bu dünyada hem de ahirette çekeceklerini yazıyordu. Vaizlerin hadis ve ayetlerle vatandaşları darbenin hayırlı bir eylem olduğuna ikna etmelerine dair müftülüklere yazılı belgeler gönderiliyordu” denmektedir.(6)

KÜRT MÜFTÜLERİN MİT’E İHBARI

A. Dilipak’ın deyimiyle bir kadastro memurundan farksız olan Diyanet İşleri Başkanının, teşkilatı resmi ideolojinin gereklerine ve hükümetlerin isteğine uygun yönetip yönlendirmesi bir zorunluluk olur. Teşkilattaki görevlilerden istenen de budur. Yani ulu’l emre itaat. Ne var ki, Diyanete bağlı olarak çalışanların sayısı 100 binin üzerindedir. Böyle bir kitlede, resmi görüş dışına çıkan muhaliflere her zaman rastlanır. Bunlardan bir grup da Kürtlerin ulusal demokratik haklarını savunan ve bunlar için mücadele eden Kürt din görevlileridir.

Diyanet, kuruluşundan bu yana resmi ideolojiye uygun bir tavır içinde oldu. İştar Gözaydın, “1960’lardan itibaren siyasette ve devlet yapılanmasında gittikçe yaygınlaşan milliyetçi-mukaddesatçı siyasalardan Diyanetin de payını aldığını” belirtmektedir.(7) Gözaydın tespitinde haklıdır. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesi’nin 54/e maddesi, Diyanete “Yurtdışındaki vatandaşlarımıza yönelik yıkıcı ve bölücü akımlar ile misyonerlik ve asimilasyon faaliyetlerini izlemek” görevini veriyor. Bölücülükten kastın, Kürt meselesi ile ilgili çalışmalar olduğu açıktır.

Yönergenin 54/e maddesindeki hukuki düzenlemede “izlemek” sözcüğünün, hafiyeciliği çağrıştırdığına dikkat çekmek isterim. Bunun ilginç bir örneğini, 1965-1966 yıllarında Diyanet İşleri Başkanı olan İbrahim Bedrettin Elmalılı’nın, bazı Kürt müftüleriyle yine Kürt olan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür ve Devlet Bakanı Refet Sezgin’i “bölücülük” ithamıyla MİT’e ihbar etmesinde görürüz. MİT’e Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalılı tarafından verilen raporda adları geçen Abdurahman Dürre, Şehmus Alkoç, Mehmet Şirin Doğan, Ali Arslan ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür ile Devlet Bakanı Refet Sezgin’i kısaca tanıtmak gerekiyor.

Yaşar Tunagür 1924 Beşiktaş doğumludur. Aslen Siirt’in Hesras Nahiyesi Zivzîk köyündendir. Çeşitli il ve ilçelerde müftülük yaptıktan sonra, 1965 yılında Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Elmalılı’nın yardımcılığına atanıyor.(8) Feqî Hüseyin Musa Sağnıç’tan Tunagür’ün kendini açığa vermeyen bir Kürt yurtseveri olduğunu duymuştum. Saidi Nursi’nin görüşlerinden etkilenmiş bir din adamı olarak tanınırdı. Bu özelliğinden ötürü, Fetullah Gülen’i koruduğu ve İzmir’e atadığı ve Fetullah Gülen’in çeşitli vesilelerle Tunagür’den saygı ile söz ettiği bilinir. 1960’lı yılların sonlarında özellikle Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim gazetesinde aleyhinde yazılar çıktı. Rabıtatül İslam üyesi olduğu iddia ediliyordu. 12 Mart’ta altı ay kadar tutuklu kaldı. Ankara Yıldırım Bölge’de bir süre birlikte gözaltında kaldık ve kendisini orada yüz yüze tanıdım.(9)

Refet Sezgin, 1925 Bitlis doğumlu olup, iki dönem Adalet Partisi’nden Çanakkale milletvekilliği ve bir dönem de senatörlük yaptı. Demirel hükümetlerinde Devlet ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı görevlerinde bulundu.

Abdurrahman Dürre, 1934 yılında Malazgirt’in Kêranlix köyünde doğdu. Medresede din tahsili yaptı. Tutak, Digor, Devrek ve Sinop’un Erfelek ilçesinde Müftülük yaptı. 12 Mart’ta birlikte DDKO davasından yargılandık. 1973, 1977 seçimlerinde Muş’tan CHP milletvekili adayı oldu ve kazanamadı. Yazarlık ve şairlik yanı da olan Dürre, 2012 yılında Almanya’nın Köln kentinde vefat etti.

Mehmet Şirin Doğan, 1922 yılında Bitlis’in Mutki ilçesinde doğdu. Varto ve Muş’ta müftülük yaptı. Aydın’a müftü olarak atandı ve bir süre sonra istifa ederek İstanbul’a yerleşti. İyi bir din âlimi olarak tanınırdı. İstanbul’da da din âlimi olarak birçok talebe yetiştirdi. 2013 yılında vefat etti.

Ali Arslan, 1934 yılında Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinde doğdu. İstanbul ve Çankırı Müftülüklerinde vaizlik yaptı. Tekirdağ müftüsüyken açığa alınmış, 12 Mart’ta hakkında soruşturma yapılmış ve hakkındaki soruşturma takipsizlikle sonuçlanmıştı. 43 eser tercüme etmiştir

Şehmuz Alkoç, 1910 Diyarbekir doğumlu, Maden müftüsü iken, İbrahim Elmalılı tarafından Lüleburgaz müftülüğüne atandı. 12 Mart’ta DDKO’dan dolayı hakkında açılan soruşturmada takipsizlik kararı verildi.

12 Mart askeri müdahalesi döneminde, Başbakan Yardımcılığı MİT’ten Abdurahman Dürre, Ali Arslan ve Şehmus Alkoç hakkında bilgi istiyor. O zaman MİT Müsteşarı olan Korgeneral Fuat Doğu imzasıyla, Başbakan Yardımcılığına 291223 sayılı bir dosya sunuluyor. Üst yazıda, “Bilgi istenen kişilerden Abdurahman Dürre dışındakiler hakkında dokümanter bilgi bulunmadığı” belirtildikten sonra, “Abdurahman Dürre’ye ait dosya içindeki dokümanlar; Diyanet İşleri Eski Başkanlarından İBRAHİM ELMALI(LI) tarafından Cumhurbaşkanlığı, Devlet Bakanlığı, Milli Güvenlik Kuruluna ve Müsteşarlığımıza verilmiştir” deniyor.

1965-1966 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı yapan ve Millet Partisi’nden bir dönem İstanbul ve bir dönem de Afyonkarahisar milletvekili olan İbrahim Elmalılı’nın MİT’e yazdığı ihbar dilekçesi 6 Eylül 1966 tarihlidir.

İbrahim Bedrettin Elmalılı’nın, dilekçe şeklinde MİT’e verdiği rapor, “Aylardan beri Başkanlığımızı huzursuz eden bir tertiple karşı karşıya bulunmaktayız. … İçten ve dıştan olmak üzere çift yönlü harekete geçirilen bu oyun muavinim Yaşar Tunagür tarafından tezgâhlanmakta, Diyanet İşleri Başkalığını tedvire memur Devlet Bakanı Refet Sezgin tarafından fiil sahasına konulmaktadır” diye başlıyor. Başkan Elmalılı’ya göre, Bakan Refet Sezgin ile Yaşar Tunagür hemşehri ve çocukluk arkadaşıdırlar. Elmalılı, Tunagür’ün azil, tayin, emeklilik işleri ile yetkilerini elinden alıp bu yetkileri ikinci yardımcısı Cemalettin Kaplan’a(10) verdiğinde, Bakan Sezgin’in feveran ettiğini ve “Yaşar Tunagür için bütün Diyanet teşkilatını feda edebileceğini” söylediğini iddia ediyor.

İbrahim Elmalılı’nın ihbar dilekçesi, üç sonuç doğuruyor: Birincisi Abdurrahman Dürre, Şehmuz Alkoç ve Ali Arslan hakkında 12 Mart döneminde Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Savcılığı soruşturma açıyor. Ali Arslan ve Şehmuz Alkoç hakkında takipsizlik kararı veriliyor. Abdurrahman Dürre hakkında ise dava açıldı ve DDKO davasından yargılanarak beraat etti. İkinci sonuç; Yine 12 Mart döneminde Yaşar Tunagür’ün Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nca gözaltına alınıp yargılanmasıdır. Çünkü hakkındaki ihbar dilekçesinde, “…Ali Arslan, Abdurahman Dürre ve diğer Şarklıların Diyanetteki işlerinin Yaşar Tunagür tarafından takip edildiği anlaşılmaktadır” suçlamasında bulunuluyordu. Böyle bir “suçlama”, o günkü şartlarda yargılama gerektirirdi. Yaşar Tunagür de yargılama sonucu beraat etmiştir.

Elmalının MİT’e verdiği dilekçesinin üçüncü sonucu ise Refet Sezgin hakkında meclis soruşturması açılmasıdır. TBMM’nin Birleşik Toplantısının 17.05.1972 tarihli 12. Birleşiminde, Devlet Bakanları Refet Sezgin ile Hüsamettin Atabeyli haklarında meclis soruşturması açılması kararlaştırılıyor.(11) Komisyonun hazırlayıp TBMM’ne sunduğu raporda, “Yaşar Tunagür hakkındaki yedi sayfalık MİT raporu da Bakana takdim edilmiştir. Yaşar Tunagür hakkında soruşturma açılmaması ve Abdurrahman Dürre hakkındaki raporun bekletilmesi, sadece disiplin kuruluna sevk edilmesi adı geçene isnat edilen suçların nev'i itibariyle Bakanlık görevinin hüsnü ifasıyla kabili telif mütalâa olunmamıştır.” denmekte ve Refet Sezgin hakkında soruşturma açılması istenmektedir.

İbrahim Elmalılı, Müftü Mehmet Şirin Doğan ve Abdurrahman Dürre hakkında soruşturma açtığında, her ikisinin de ev ve işyerlerinde Diyanet müfettişlerince arama yaptırmıştır.

Resmi kurum olan Diyanetin, Kürt meselesi karşısındaki tavrı, diğer resmi kurumlardan özde değil, görev alanı açısından farklıdır. Diyanet, işi Süleymaniye Camiinin minarelerine “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” diye mahya asmaya kadar vardırmıştır. Diyanetin Türk milliyetçiliğini önde tutan tavrı, özellikle hutbelerde söylenenlerin yarattığı tepki üzerine, Kürtler bazı yerlerde cami dışında toplu sivil Cuma namazları kılmaya başladı. Sivil Cuma namazlarından, AKP iktidarı çok tedirgin oldu. Çünkü bu hareket, dinin devlet tarafından denetlenmesini imkânsızlaştırdığı gibi, özellikle Hanefi tarikatına göre düzenlenmiş Türk Müslümanlığı için de tehlike oluşturuyordu. Barış sürecinin ilk kurbanının sivil Cuma namazları olduğuna da belirterek geçelim.

Diyanetin Kürt meselesindeki tarihi misyonuna uygun son uygulaması, İslam Ansiklopedisi’nde yaşandı. Diyanet Vakfı’nın çıkardığı 44 ciltlik İslam Ansiklopedisi’nin hiçbir yerinde “Kürtler”, “Kürdistan” ve “Kürtçe” geçmiyor. İbrahim Sediyani’nin 03.02.2014 tarihli Taraf gazetesinde bunu eleştiren bir yazısı çıktı. Sediyani yazısında, “Varlığımızı inkâr eden, kimliğimizi bile tanımayan bir kurum bize İslam’ı öğretemez” diyor. Zaten yazısının başlığını da “Lekum dînikum weliye dîn” (sizin dininiz size, bizim dinimiz bize)den etkilenerek, “Diyanet’in dini Diyanet’e, Kürt’lerin dini Kürtlere” koymuş. 
___________________________________________________

DİPNOTLAR

1- Bundan sonra, kısaltılmış adıyla Diyanet diye söz edeceğiz.

2- Anayasa Mahkemesinin 21.10.1971 gün, E: 1970/53, K: 1971/76, sayılı kararı,

3- 15.06.1972 tarih ve 14216 sayılı Resmi Gazete.

4- Abdurrahman Dilipak’ın “Bu Din Benim Değil” eserinden aktaran İştar Gözaydın, Diyanet – Türkiye Cumhuriyeti’nde Dinin Tanzimi, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009), s. 284.

5- İştar Gözaydın, age. s. 24.

6- Aktaran İştar Gözaydın, age. s. 155.

7- Fatma Turan, Kevser Kulaksız, “Siyasetin Gölgesinde Diyanet”, Zaman (Pazar) 2 Mart 2014.

8- İştar Gözaydın, age, s. 220.

9- Cemal A. Kalyoncu, “Hoca, ya sen sosyalistsin ya da biz Müslüman”, Aksiyon, 13 Mayıs 2012.

10- Ruşen Arslan, Cim Karnında Nokta -Anılar-, (İstanbul: Doz Yayınevi 2006), s. 152

11- Cemalettin Kaplan DİB’de müfettişlik, Özlük İşleri Müdürlüğü, Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Adana Müftülüğünden emekli oldu. 1980 askeri darbesinden sonra Almanya’ya gitti ve orada İslami Cemaatler ve Cemiyetler Birliği’ni kurdu. Türkiye’de şeriat devleti kurulması için çaba gösterdi. Kendisini Anadolu Federe İslam Devleti daha sonra da Hilâfet Devleti reisi ilan etti. 15 Mayıs 1995’te Almanya’da vefat etti.

12- 29.05.1972 tarih ve 14199 sayılı Resmi Gazete

 

Yorum yaz

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.