ala kurdistan
Ey Reqîb

Engin Sustam:Sürgün Bir İtiraz Alanı

Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra Fransa’da doktorasını tamamlayan ve 2012 yılında akademik faaliyet yürütmek için Türkiye’ye dönen Sosyolog Engin Sustam’ın işine, öğretim görevlisi olarak çalıştığı Arel Üniversitesi’nde ‘Kürtçü sosyolog’ denilerek son verilmişti. Arel Üniversitesi’nin ardından başladığı 29 Mayıs Üniversitesi’ndeki işinden de Barış İçin Akademisyenler Bildirisine imza attığı için çıkarılan Sustam, üzerindeki baskıların artmasıyla Türkiye’den ayrılarak Fransa’ya göç etmişti. Sustam şu sıralar Paris Teknik Üniversitesi’nde ve Cenevre Üniversitesi’nde dersler vermeye devam ediyor. Sustam ile Kürtlerin sürgünlüğünü konuştuk.

Son Mülteciler- röportajlar dizisi
İsmet KAYHAN-özgür politika

Kürt edebiyatı, Kürt basını, Kürt siyaseti ve Kürt sanatı hep sürgünde ortaya çıktı. Sürgünlük, Kürtler için bir yurt mudur?

Sanırım bu sorunuza uzun cevap vermek istiyorum ve kendi bedenimde sakladığım Kürt sürgünlüğü üzerinden ilerleyerek cevap vereceğim. Bildiğiniz üzere 20. yüzyıl Kürtler açısından sadece bir isyanın dalgalarının oluştuğu yüzyıl değil aynı zamanda sürgünü yurt edinecekleri bir zamanında adı olarak okunabilir. Koçerliğim sanırım ya da Mehmed Uzun’un pek güzel tarif ettiği üzere “welatê xerîbiyê” kendi içinde bulunduğum halkın hafızasından, onun içeri sakladığı anti-kolonyal hüznünden pekte uzak değil. Kürtler ilk siyasi faaliyetlerini isyan sonrası dönemlerde diasporada kurguladılar. Ama Kürt entelijansiyasının ilk kültürel, dilsel ve entelektüel faaliyetleri de sürgünde yeşerdi.

İlk Kürdistan gazetesinin kurulduğu (1898, Kahire ve sonra Cenevre) zamandan 1990’ların Med Tv’sine ya da NÇM’sine (İstanbul), oradan bugünün Özgür Politikası (Frankfurt) ve Azadîya Welat’ına (İstanbul) kadar geçen Kürtlerin sürgündeki direniş belleği olarak okunabilir.

Buradan konuşmaya devam edersek, sürgün benim için içinde bulunduğum ve sırtımdaki taşıdığım “lanetli kimliklerin” (Fanon) hapsi değil tersine yeniden oluşan gücü eline alan bir entelektüelin kendini var etme yeri olarak okunmaktadır. Ondan sürgün, acının kuyusu ya da daha da romantikleşenlerin ezberine yerleşen bir kuyunun dibi değil, doğacak bir yeni başkaldırının müjdesini kuracak mekan olarak okunabilir.

Sürgünlük hali ya da ayrışmanın hüzün bahçesi, bana göre ilkin 20. yüzyıldaki gibi sadece evinden uzak olmak değil, o kaybedilen evin nostaljisinde olmak da değil, kendi kişisel siyasal tarihine de yeniden girişmektir. Sürgün olmak, ki savaşın ve şiddetin hafızası içine yerleşmiş Kürt alanından gelerek sürgün olmak, belli bir hafızayı da beraberinde getirerek bu yola çıkmak, yeni bir entelektüel faaliyete, bu yeni yurdun içinde girişmektir.

Sanırım Kürt entelektüel sürgünlüğünden, onun biriken tecrübesinden bahsetmeliyiz…

Sürgün kavramının kendisi özellikle son 20. yüzyıldaki savaş ve şiddet deneyimlerinin etrafında okursak, Kürtlerde Bedrixanîler’den beri birçok farklı biçimlere ulaşıyor. İlk yazılı Kürt edebiyatı örnekleri sadece dengbêj belleğinde yeşermiyor diaspora ya da sürgünde yeniden doğmuştur. Öyleki Kürt edebiyatı ve Kürtçe bir travmanın ve toplumsal patolojinin içinden geçerek, kendi siyasal bedenini, direniş tarihini bu alanda nefes alarak yeniden yarattı. Sürgün onun için ezilenlerin hafızasında sömürge tarih, karşısında, şimdi burada yeniden doğuş anlamına da gelebilmektedir. Sürgün bir itiraz alanı olduğu gibi, yeniden bedenin özgürleşmesini sağlayan, yaralı dilin, kırılgan kimliğin yeni özne olarak politik çıkışını sağladığı yerdir. Örnegin Yılmaz Güney en iyi eserlerini ve kimliksel kırılmasını sürgüne geldiği Paris’te yaşamış; Paris Kürt Enstitüsü’nün kuruluşunda yer almış, bütün sürgün ve kanser koşullarına rağmen o insanı ürperten müthiş sözleri sürgünde tekrarlamıştır, ki Selahattin Demirtaş cezaevine alındığında tam da bu sözler üzerinden direniş halinde olan Kürt öznenin o sözlerini tekrarlamıştı: ”Mutlaka kazanacağız”. Güney’in o müthiş sekansları arasında oluşan ”Yol” filmi Kürt sürgünlüğünü ve hapisliğini bu anlamda en güzel anlatan filmlerden biridir.

Kürt sürgünlüğü bir imkansızlık içinde politiktir. Bütün Kürt direniş hareketleri ve toplumsal hareketler yine sürgünlüğü bir isyanın kurgulandığı alana çevirmişlerdir. Sürgün yokluk ile varlık arasında nefes alan kırılganın, esamesi okunamayanın, kendini tarif etmeye çalıştığı alandır. Edward Said sürgünü Filistin’den itibaren işlerken, Mehmed Uzun gibi bir kader kuyusu olarak tarif etmez, tersine travmatik olan bu alan aslında bir kurtuluş alanıdır. Yurdundan uzaklaşırken başka coğrafya anlatısına girişen entellektüel tanıklıklarla, karşılaşmalarla ve uzağında nefes aldığı yurdunun yeniden burada oluşmasına ön ayak olan bir fırsat gibi tarif eder bu alanı. Özellikle Kürt alanından konuşacak olursak, Kürtler ve Kürdistan meselesi 20. yüzyıl sahnesinde göstermeye başladığı andan itibaren özellikle Kürt entelijansiyasının ciddi bir sürgünlük deneyimi içerisinde olduğunu görüyoruz.

Bedirxanilerden, 1960’lar sonrası Mehmed Uzun, Rojen Barnas, Fırat Cewheri, Mahmut Baksi, Şivan Perwer, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya (bu liste uzar bize kadar gelir) sürgünde Kürt entelijansiyasının ilk aktörleri olarak hem acıyı hem de yok oluşu yaşadılar. Öyleki Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya gibi sanatçılar sürgünün yarattığı ”dert”in kuyusunda bu alanda hayatlarını kaybettiler…

1990’lardan sonra Kürtler diasporayı, sürgünü bir mücadele alanı haline getirdiler. Bu açıdan 70’li yılların sürgünlerinden farklı bir durum var.

Şu ana kadar hep başka diasporalar içinde okunan, ona dahil edilen Kürtler sanırım özellikle 1990’ların sonu itibariyle Avrupa ve Batı alanında ilk kez yine sürgünde bir halk olarak kendini görsel kıldı. Örneğin bir yazımda şunu demiştim, Kürt edebiyatı için sürgün militan özneden entelektüel özneye geçiş için Kürtler için dilsel ve edebi bir fırsat doğurmuştu… Lakin aynı zamanda sürgüne giden bir siyasal hareketin Suriye, Lübnan ve Filistin sürgününü 1980 darbesi sonrası isyan alanına çevirdiğine de ve o alanın bir devrime dahil olduğuna şahit olacağız (Rojava gibi).

Bu konu da ben sanırım sürgünlük meselesinde biraz da Edward Said’in sürgünde olan entellektüel tanımıyla yakınlaşmayı çok seviyorum. Sürgünü bir acı alanı, bir nostalji yaratma alanı olarak okumak istemiyorum sadece. Ben Said’in üzerinden giderek sürgün bir entellektüelin, sürgünü nasıl bir entellektüel kapasiteye, bilgi alanına, bir şenliğe çevirmesi gerektiği üzerine düşünmek istiyorum.

Peki sürgünde yaralarımızı nasıl bir şenliğe dönüştürebiliriz?

Şöyle tanımlayabiliriz aslında; özellikle son dönemlerde totaliter rejim pratiğiyle birlikte, özgürlük alanlarının kısıtlanması, mikro ya da makro alanda faşizmlerin artması ile birlikte Türkiye’de yine nefes alamadığımızı görmeye başlıyoruz. Turkiye Cumhuriyeti tarihi Ermenilerin, Kürtlerin ve diğer halkların sürgüne gidebilme tarihidir. Ermeni soykırımı, bir sürgün Ermeniliği yarattı yüzyıllık hafızası içinde. Keza bu durum Filistin ve belki şu an Suriye Arap halkı içinde geçerli olacak bir neden. Totaliter bir rejimden, savaştan, şiddetten sadece değil nefret toplumundan da arınma olarak sürgün bir kaçış yeri, bu kapatılma sığınağında muhalifler için sürgün sığınma alanı olarak okunmalıdır. Dolayısıyla zorunlu olarak belki de bizler sürgündeyiz ama bu zorunluluk aynı zamanda bir istek olarakta gösteriyor kendini, benim açımdan bu durum sadece içine kapanacağım bir kapan, nostalji çukuru değil. Ben sürgüne gelirken, bunun siyasal sonuçlarını nasıl bir yaşam alanına çevirebilirim sorusunu kafamda soruyordum, faşizme karşı nasıl direnebiliriz? Uzun yıllar ailesini, sevdiklerini göremeyenler acaba nasıl sürgüne katlanabildi? Düşünün ki delirmiş bir toplumsal alandan, siyasal iktidar deneyiminden geliyorsunuz ve sürgün sizin için sığınma olduğu gibi orayı kendi açınızdan yaşam siyasetine çevirmeye çalıştığınız yer. Sürgün üzerine yazdığım ilk yazımı yine sürgünde doğan oğlum Loran Mîro’ya adamıştım..

Adorno, ”Artık kişinin evinde, kendini evinde hissetmemesi bir ahlâk meselesidir” demişti… Evsizlik halini nasıl tanımlarsınız?

Adorno, 2. Dünya Savaşı sırasında Benjamin kadar şansız değildi, Amerika’ya sürgüne giderken ve Yahudiler kamplarda öldürülürken sessizliğin içinde çığlık atıyordu ve şunu diyordu: Artık kişinin evindeyken, kendini evinde hissetmemesi bir ahlak meselesidir. Biz belkide bugün artık bunu ahlak meselesi olarak okuyamayacağız ama politik olarak sürgün olmak bugün ancak bir yaratma alanı olarak özgürleşme arzusunun yeniden tanımlanması için yol da oluştur ya da yolları çoğaltma yeri olarak ele alabiliriz. Bir huzursuzluk halidir bu, bir travmayı sağaltma yeri. Sanırım bu konuda Kürtler önemli bir yapı taşıdır. Sürgünü bir yaratma alanına çevirmiş ve direnişi burada kurmuş olarak Kürtler sürgünde televizyon, gazete, sanat, edebiyat, siyasal dinamik ve toplumsal dayanışma alanları yaratarak, özerkliği devletsiz bir toplum olarak sürgün alanında ilk deneyimlemişlerdir. Devletsiz bir toplum ve geleceği kuran bir halk düşünün bagajında sakladığı o mağrur hüznünü bu yüzyıllık deneyim içinde özgürlük alanı olarak kurmuştur. Evet bu anlamda sürgün bir yok oluş değil var oluştur. Evsizlik hali Kürtlerde sadece metafor değil bu durum bütün bir dinamiğin yeniden konumlanışını anlatan bir ifadeyi ele veriyor. Kürtler sürgünde mağdurluktan çıkıp, bugün madun ve özne olarak kendi bedeni uzerine konuşabilme yetkisine sahip oldular. Sürgün çoğunlukla başkalarının patolojik olarak içe kapanmasını sağlıyorken, tam da Said’in bahsettigi perde işlevi görürken, Kürtler ve başka devletsiz halklar için ulus aşırı başka değerlerle buluşma, karşılaşma ve diyalog kurmayı sağlayan alana dönebiliyor. Sürgün bir komşuluktur, komşuluğun belirli ortak değerler ve paylaşımlar üzerinden kendi iradenle yeniden oluşturma yeridir. Bu anlamıyla başta belirlediğim gibi Kürtler açısından kendi esmer belleklerini anti-kolonyal bir hafızayla kurma ve onu hafızayı özgürleştirme yeri olarak ele alınabilir.

Hangi sömürge alanının entelektüeli Türkiye’de Ermeni ya da Dersim soykırımıyla hesaplaşabildi?

Türk faşizmi yeni olan bir durum değil ve 20. yüzyıl tarihinin her döneminde Türk ve politik İslamcı tezler hep yan yana yer almıştır. Ondan bugün ki durum sanırım bizi pek yanıltmıyor. Gasp ve ilhak ya da rehine kılmak aslında bir iktidar gücünü elinde tutmaya çalışan (İbn Haldun’un belirlediği gibi Assabiya ve Dava’yı ele alan) o despot gücün fetih geleneğinde var. En son Efrîn işgalinde -ki tv’lerde gördüğümüz ırkçı imajlar ve patriyarkal şiddet görüntüleri, işgale girişen o toprağı kendi yıkım alanı haline getiren bir sömürgenin nasıl başka halklara cellat kesilerek sürgüne yolladığına şahit oluyoruz. Yine Kürtlere, Alevilere, Ermenilere ya da Êzîdîlere yolun izini tutmak kaldı. Adorno tam da Auschwitz kampında yapılanlardan sonra yukardaki tümcenin devamı olan ‘şiir yazamamak’ tam da yapamamak arada kalmak durumuyken, burada pesimist bir siyaset ruhundan ama optimist bir yaşam kaynağından bahsediyor diyebiliriz. Nazi ordularının Yahudilere, çingenelere, muhaliflere ve bütün göçmen halklara uyguladığı despotizmin sınırları sadece muhalif birinin hissetmesi gereken bir soykırım pratiği değildi, bunu başka bir yerde olan başka herhangi biri de hissedebilirdi. Yani sürgüne çıkmış biri için sürgün bir ev haliyken orada sıkıntılı olmak, gergin halde bir şey yapamama hali, rahatsızlık politik bir durumdur, bir vicdan hesaplaşmasıdır.

Sorunuza gelirsek, şöyle söylüyeyim: Her gün bombaların patladığı, şiddetin yüksek boyuta vardığı, her yerin talan edildiği, alt üst edildiği bir zamanda aklınızı toplayamıyorsanız, düşünemiyorsanız, ne yapardınız sürgünde? Burada bazen yaşanılan travma ve şiddetin boyutundan kaynaklı düşünme kapasitenizi kaybediyorsunuz. Adorno’nun dediğini şöyle sormak gerekir: Cizre’den sonra diyalog kurulabilinir mi? Suruç’ta öğrencisi olan Murat Yurtgül’ü kaybeden ve sürgüne çıkan biri yazabilir mi, neden kelimeleri zehirli ve histerik olmalı? Çünkü siz bir imkansızlık içinde bir patolojinin kuyusunda çıkış arıyorsunuz ve yazı tek nefes aldığınız yer. Ondan şiire yeniden döndüm… Bu sefer sürgünden not ediyorum. Cizre’den sonra artık bir şey yazılmaz diyordum… Oysa buraya geldiğimde sürekli yazmam gerektiğini, sürekli okumam gerektiğini kanıksadım, anlatmalıydım o katliamı, Sur’da yaşananları, Suruç’ta patlayan bedenlerimizi, Ankara’daki yüreklerimizi, Nusaybin’deki kalbimizi ve Dayikê Taybet’i ve her gün sokaklarında patlamalarla panzerlerle uyanan bir çocuğun hafızası nasıldır, kalbimizi yakan o intihar saldırıları…

Sürgün eğer yazmazsanız, bunların derdine kapılırsanız kader kuyusuna düştüğünüzde yaşanmaz bir yer olur. Eğer o alanı derdin ve sıkıntının odalarından kurtarıp, hüznün akışkan şenliğine çevirirseniz, o zaman geride kalanların gidenlere dair söyleyeceği çok söz olur, onlara verdiğiniz güzel bir söz var o imkansızlıklar arasında…

Yine diyebilirim ki sosyal medyanın olduğu bir çağda sürgünde olmak sanırım eski zaman aralıkları gibi değil, 20. yüzyıl içindeki gibi yaşanmıyor. Keza gözetim toplumu içindeyken, tüketim hırslarının bu kadar insanları içine hapsettiği, doğanın tahrip edildiği, savaşların gözümüzün önünde milyonlarca insanı yola sürdüğü, kapatılma ve kontrol toplumları içinde, bu aşırılıklar çağında, sürgün belki de tek kurtuluşumuz olabilir mi ya da göçmen olarak yeni bir hapishanede miyiz?

Türkiye’de toplumun çoğunluğu bulunduğu kentin, mahallenin, sokağın kuşaklar boyu sakini değil. Bu toplumsal yapının, gelen ve gidenlere bakışını nasıl etkiliyor?

Türkiye toplumu içinde olduğu bulunduğu jeopolitik kavşaktan dolayı bir coğrafi geçiş alanındadır. Bir kentin hafızası sanırım belirli kentlere dair (İstanbul gibi) göçmenlikle pek iç içe işliyor demeliyiz. Ondan bir kentin hafızasına dair konuştuğunuzda aklınıza kentin kuşaklara dahil edilmiş gündelik hayat mirasına bakarsınız. Lakin son 30 yıl içinde İstanbul gibi kentlerin tahribatı ve hafıza kırımı tarihinin hiçbir döneminde olmadı. Eskiden İstanbul’un bir göçmen hafızası vardı, eski Ermeni, Yahudi, Kürt, Arnavut ya da Alevi kahvehaneleri kültürel mahalleleri olan İstanbul ya da Diyarbakır, hem totalitarizmin etkisi ve soylulaştırma projeleriyle hem de kent savaşlarında devletin Kürt kent direnişlerini bir rant alanına çevirmesine sebebiyet verdi. Lakin sadece bununla kalınmıyor, İstanbul gibi gecekondularıyla ünlü ve romanlara dahil olmuş bir megakent şuan itibariyle kent hafızasını yitirmiş, ekolojik bir tahribat altındadır, sadece mikro-kültürlere (Soylulaştırma projeleri: Tarlabaşı, Sulukule, Alibeyköy, Okmeydanı, Gülsuyu, Küçük Armutlu, Gazi Mahallesi ve Nurtepe vs.) ait mahalleler yok edilmiyor, birçok kuşağın hafızası yok ediliyor.

Özellikle 1970’lerde sol ve devrimci aktörlerin sayesinde kurulmuş eski işçi mahalleleri, Alevilerin yoğun oturduğu muhalif alanlar, Kürtlerin zorunlu politik göçle yerleştiği mahalleler AKP hükümetinin mega kapitalist projeleriyle hafıza kırımına uğratılıyor ve yok ediliyor. Bu mahalleler zamanında Kürtleri ve Alevileri barındırırken, yeni gelen Suriyeli ve Afrikalı göçmenler şimdiki misafirler olarak yerleşselerde biliyoruz ki onlarında ellerinden alınacak yeni islami burjuvaziye ait bir neo-kapitalist rant kültürü doğuyor. Bu yeni burjuvalar hem çok despotik ve neoliberal hem de çok gelenekçi ve eskiyi kendi steril inanç sunni kültürel hafızası üzerinden kurmak istiyor.

Sizce sürgünlük bir meydan okuma mı, kaçış mı, özgürlük mü?

Sanırım her ikiside diyebilirim. Yani aslında şöyle kurayım demek istediğimi. Benim için farklı sürgünlükler var: Hem entellektüel sürgünlük var, hem gönüllü sürgünlük ama bunları birbirine bağlayan zorunlu kaçış ya da gitmek hali… Lakin bizi burada ilgilendiren elbette sürgünün zorunlu oluşudur yani zorunlu gelinen alanda ancak siz gönüllü bir sürgünlüğe dahil olursunuz. Sanırım hem Adorno, Benjamin hem Negri’nin üzerinde durduğu yeniden yerliyurtlu olurken burada, hepimizin uzaklaştığı otoriter ve totaliter yapılara mesafe koyma alanı olarak bir zorunluğa dahil olmakta söz konusu. Yani bütün sürgünlükler aslında kendi içinde zorunluluklar taşır. Bu zorunluluk bireyin bir politik olarak ister istemez kendi cemaatine dahil olmasını, hep daha çok kendi cemaati içine kapanabilmesini de sağlıyor, keza sürgün bu cemaatin özgür buluşma yeridir. Kaybolmaktan, ülkeden, evden kopuş korkuyu ve tedirginliği, kaybetme hissini ve şizofrenleşmeyi beraberinde getiriyor. Tam da kendi cemaatine dahil olan sürgün kişi, sürgünde bir anksiyete halindedir, yalnızlaşma ve soluğunu odalarda çoğaltma halindedir.

Peki bu hüzün hali ne zaman direniş alanı olur?

Diyebilirim ki sürgünü bir yaşam ve direniş alanına çevirebilme gücünü kendinde bulabilmek, yola girebilmek gücü sürgünlüğü paranoyak zeminden arındırıp bir şenliğe dönüştürmenizi sağlıyor. İşte bu kavram da sürgüne girebilme, sürgünde olabilme halini anlatan bir durum olarak aslında onu neşeye, dinamik hafızaya çeviren bir anlatı/mikro-anlatı olarak kuruluyor. Sürgün aslında bir entelektüelin kendi bagajını güçlendirmesi açısından önemli bir yer olabilir demeye çalışıyorum aslında. Üretim konusunda sürgün çok önemli bir alan. Sürgün özellikle nostalji ve sıkıntı üzerinden kendini biçimlendirdiği an da başka türlü bir üretim alanını yani ironik siyahi bir dili ortaya çıkarıyor. Bu ironik siyahi dilin (mikro dil, başka türlü olamama hali) bizim özellikle 1970’ler sonrası ortaya çıkan diasporadaki edebiyat çalışmalarında daha çok görebiliyoruz.

Burda böyle bir sıkışmışlık var. Deleuze ve Guattari yersiz-yurtsuzluktan bahsediyor. Kürt alanında aslında bu kavram çok yanlış okundu birçok kötü edebi metinde, aslında bu kavram yurdundan çıkış yeniden bir yurda yerleşmek tamda kapmalı bir hareket alanı olarak sürgünde daha çok işlerlik kazanabiliyor. Örneğin buraya gelen herhangi bir özne kendi cemaati içine yerleşip sürekli nostaljik paradigma içinde bir diaspora hayatı yaşadığında sadece hüzünlü olmuyor, patolojik bir bilinçaltı kırılması entelektüel kanserlik hali yaşayarak yerliyurdu olma (sürgünde nostaljik kalma, içine kapanma) ve yersizyurtsuz (yerelden çıkıp bu alanı şenliğe çevirme diyaloga geçme) olma halleri arasında gidip gelmektedir.

Yani bir şekilde fikrinde olan kayıp ülke ile bulunan içinde olduğun ülke arasında ki o sürekli gerginlik, arayış, yolda olma hali, tam da Yılmaz Güney’in Yol filmindeki gibi, yola düşme hali, aslında sürgün olmamızı gösteren en iyi tarif olmalı. Biz sürgündeyiz, bir yolun güncesinde… Yolda kendi kaderimizi yazıyoruz. Yolda kendi siyasallığımızı yazıyoruz. Yolda kendi dilimizi oluşturuyoruz.

Ama işte asıl mesele burada nasıl bir dil, nasıl bir siyasallık, nasıl bir şenlik ya da nasıl bir yola gidiş. Nasıl bedenimize ve zihnimize çizilen despotik kaderin kuyusundan kurtulabiliriz? Orada sürekli bir oluş halinde nasıl olacağız? Bir şeylere mi dönüşeceğiz sürgünde, yoksa sürekli sıkıntıların nostalji ve travmanın girdabında, içinde kaybolacak mıyız? Ben o kaybolmanın içinde olmak istemiyorum. Neşenin içinde kaybolmak istiyorum. Neşeyle birlikte yola gitmek istiyorum. Sürgünü bir neşe haline çevirmek istiyorum. Şuan için ise benim için şöyle bir deneyim var. Türkiye’deki totaliter rejim ile hesaplaşmak için bir entelektüel olarak tam da Adorno’nun, Benjamin’in, Horkheimer’ın yaşadığı siyasal havayı, 2. Dünya Savaşı’nda Alman faşizmine karşı gösterdikleri siyasal entelektüel karşı çıkışın havasını yaşamak gerek, bizi Diyanosus şenlik tanrısı ancak kurtarır, direniş yaşamsal kılar.

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News

Güncel

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinin Peyas Mahallesi’nde polisler bir eve baskın düzenledi. 17 yaşındaki bir genç gözaltına alınırken, ailesinin önünde özel harekat polisleri tarafından darp edildi.