ala kurdistan
Ey Reqîb

Fehim Taştekin:Türkiye’nin Elindeki Kartlar ABD’yi Zorlayacak Güçte Değil

Suriye, Irak’la birlikte Türkiye’nin bölge politikalarının en önemli iki ülkesinden biri. Esad’ı devirme ve Müslüman Kardeşler zihniyetinde bir grubu iktidara taşıma hayali iki hedef amaçlıyordu; Neo-Osmanlıcı bir ideolojik anlayış çerçevesinde bölge ülkelerine, Mısır dahil, liderlik etmek ve Kürtlerin önünü tamamen kesmek.

Erdoğan yönetimi bu iki hedefi de gerçekleştiremediği gibi ekonomisi ve güvenliği açısından ciddi riskler aldı.

Suriye’de ateşlenen iç savaşın sarsıntıların etkisi hala sürüyor. Son olarak YPG’ye karşı başlatmak istediği hamle, Amerikan yönetiminin “gözlem noktaları” kurma planıyla boşa çıktı.

Öte yandan İdlip’te de işler çok yolunda gitmiyor. İki büyük gücü dengeleyerek oynanan oyun ip cambazınınkine benziyor.

Bölgede neler oluyor, gidişat nereye? Fehim Taştekin yanıtladı yine...

Ergun Babahan söyleşisi-Ahval

Erdoğan Fırat’ın doğusuna hamle için Amerika’yı ikna edemedi. Önce ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Türkiye'nin Fırat’ın doğusuna girmemesi için sınırda gözlem noktaları oluşturacaklarını ve ortakları DSG'ye bir müdahalenin olmaması için çaba göstereceklerini söyledi. Ardından Mattis bu söylemi doğruladı. Bu gözlem noktalarının Türkiye’ye saldırıları önlemekten çok, Türkiye’nin saldırısını engellemeye yönelik olduğu anlaşılıyor, senin görüşün nedir?

ABD, gözlem noktaları kurarak Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin tampon bölge oluşturma niyeti ya da planlarının önüne set çekiyor. Askeri hareketliliğin yönü, güneyden kuzeye değil hattın üstünden altına yönelik. Bu konuda dürüst olmamız lazım. Ankara, Fırat’ın doğusuna müdahaleyi gerekçelendirmek için sınırın altından Türkiye’ye yönelik terörist sızmalar olduğu iddiasını öne sürünce Amerikan yönetimi de bu veriyi, Ankara’nın planlarını boşa çıkaracak bir hamleye dönüştürdü.

Gözlem noktalarında muhtemelen YPG’liler de olacak. Sonuçta noktalar onların bölgesinde kuruluyor. Amerikan yönetimi bu hamleyi “Türkiye’nin kaygılarını azami ölçüde dikkate alıyoruz” diye sunacaktır. “Eğer Türkiye’yi tehdit eden bir şey olursa biz varız, gerekeni yaparız. Türkiye’nin sınır ötesi hareketlerde bulunmasına gerek” diyecektir. Bu, tampon planını kesen tampondur.

Bu tavır ABD’nin Suriye’de kalıcı olduğunu mu gösteriyor yoksa konjonktürüne uygun geçici bir adım mı?

Çok temel bir şey söyleyelim: Amerikan yönetiminin uzun dönemli askeri konuşlanma stratejisi Ortadoğu’nun kritik noktalarını tutma üzerine kurulu. Bunu yaparken yerel ortaklarını motive etmesi ya da hizaya getirmesi için karşıt bir hedef tanımlaması lazım. Yani düşman yaratma stratejisi. Bu düşman epey zamandır İran. Bütün Amerikan üsleri İran’ı çevreliyor.

Suriye özeline gelirsek; evet İsrail’le teknik olarak savaş halinde olan Suriye Amerika açısından dişleri sökülmesi gereken bir ülke. İsrail’i tehdit edemeyecek noktaya getirilmesi gereken bir güç. 2003’teki Irak işgalinin ardından Şam’a verilen mesaj şuydu: “İran’la bağlarını kopar, İsrail’le barış, Hizbullah ve Hamas’a desteği kes yoksa sıra sende.”

Irak işi uzayınca aradıkları müdahale fırsatını bulamadılar. Fakat Lübnan’dan çekilmesini de sağladılar. 2011’deki isyan hali ABD’ye farklı formlarda Suriye’yle uğraşma imkânı verdi. Suriye ABD’nin istediği kıvamda bir ülke oluncaya kadar Amerikan etkisinin ya da tehdidinin hissedilmesi stratejinin ana esprisini oluşturuyor.

Koşullara göre ABD Suriye’den çekilmek durumunda kalabilir. Ama temel yaklaşım buralara bir girdiysen bir daha çıkmamak mantığı üzerine kurulu. Mesela Irak’ta SOFA (Güçlerin Statüsü Anlaşması) ile varlığını kalıcı hale getirdi. Suriye’de zorlandığı husus daha çok Türkiye ile bağlantılı.

Türkiye eğer YPG ile ortaklığın bitirilmesini temel bir mesele haline getirmeye devam ederse Washington yönetimi bir tercih yapmak durumunda kalabilir. Ama henüz bu aşamada değiller. Türkiye’nin elindeki kartlar, ABD’yi zorlayacak kadar güçlü değil. Aksine bütün efelenmelere rağmen ABD ile ilişkiler rayına otursun diye perde arkasında yırtınan bir diplomasi görüyoruz.

Amerika’nın Rusya ve İran’ı sınırlama ve İran’ın İsrail’e yönelik bir tehdit olmasını engellemeye öncelik verdiğini söyleyebilir miyiz?

ABD bir ikilem içinde. Rusya’nın Kavkaz Operasyonu’ndan onlarca yıl sonra Ortadoğu’ya dönüp oyun kurucu olması karşısında afallamış durumda. Rusya Suriye’den devşirdiği diplomatik ivmeyi, Körfez başta olmak üzere Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde ve Kuzey Afrika’da kendini alan açmak için kullanıyor.

Amerikan dış politikası hiç olmadığı kadar sersemlemiş durumda. Rusya’nın etkisini kırmak için Türkiye’nin rolünü büyütecek açılıma gitmesi gerekiyor. Fakat Ortadoğu’da Türkiye-ABD uyumu Kürtler nedeniyle bozuldu. Hatırlarsanız özellikle 2007’den 2011’e kadar Türkiye, Suriye’yi klasik ekseninden çekip alma konusunda üstlendiği rolle Şam’ın dostu oluvermişti. Burada ABD’nin teşviki söz konusuydu.

Şam-Ankara ilişkileri balayı yaşarken Rusya’nın Soğuk Savaş döneminden beri süren Suriye ile ittifakının üzeri hayli tozlanmıştı. Rusya’nın müttefik olduğu 2011’de hatırlandı. Şimdi ABD, Rusya’nın oyununu dengelemek için Kürtlerle birlikte hareket etme gereği duyarken klasik müttefiki Türkiye’yi örseliyor. Üstelik bu şekilde Türkiye, Suriye’de Rus trenine atladı ve Astana süreci bu minvalde gelişti. Taraflar içine girdikleri döngüden çıkamıyor.

Çünkü ABD Kürtleri bıraktığında oyun dışı kalacağını düşünüyor.

Türkiye de bu saatten sonra Amerika lehine Rusya ile kafa kafaya gelecek büyük manevralar yapamaz. Ekonomik ilişkiler buna izin vermez. Ayrıca Suriye’deki cihatçı bakiye artık daha çok Türkiye’nin güvenliğini ilgilendirir hale geliyor. Amerikalılar bunu da biliyorlar. Aynı açmaz İran’ı kuşatma stratejisi için de geçerli. Amerika’nın önceliği Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut ve Gazze/Filistin aksını kırmak. Bu yüzden Irak sahnesinde büyük bir kapışma var.

ABD bütün tehdit ve teşvik mekanizmalarını devreye soktuğu halde, Bağdat’ta iktidarın teşekkülünde İran etkisini kıramadı. Orada bütün çekişmelere rağmen İran’la zımni uzlaşmalara gitmek zorunda kaldılar. ABD, Bağdat’ta ipleri gevşettiği anda Rusya da boşluğu dolduracaktır.

Eskiden Amerikalılar Irak’ta İran’ın önünü kesmek için Türkiye’nin Sünni bloklar üzerinden nüfuzunu bir kart olarak değerli bulurdu. Artık o kart ıskartaya çıkmış durumda. Şimdi ABD, Suudi Arabistan Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden Sünnileri maniple etmeye çalışıyor. Çok enteresan, Sünni kesimde de İran yanlısı bir kanat belirdi ve son seçimlerin ardından bu damar öne çıktı.

Suriye’ye dönersek; ABD kısa bir süre öncesine kadar Suriye’de Irak-Suriye sınırlarında mutlak bir kontrol arayışı içindeydi. Deyr el Zor’dan Ürdün sınırına dikey hamleyle inip sınır hattını tamamen kesmeyi hedefliyorlardı. Bu planda Suriye Demokratik Güçleri’ne rol biçtiler ama Suriye’nin karşı hamleleriyle bu plan suya düştü. Yine de ABD, “İran unsurlarını sınırlardan uzak tutma” söylemiyle bu stratejide ısrar ediyor. Yani temelde İran’ın Irak ve Suriye üzerinden İsrail’i kuşatan hatlara ulaşmasını engellemek istiyor.

Türkiye, artık bölgede İsrail’in güvenlik ve varlığı açısından bir tehdit olarak mı görülüyor?

Hayır, Türkiye’nin İsrail karşıtı retoriğinin her iki taraf için de kullanışlı olduğunu düşünüyorum. Erdoğan Filistin davasını söylemde bayraklaştırarak Arap ve İslam dünyasındaki liderlik imajını parlatıyor. Beri tarafta İsrail’in en iyi ticari ortaklarından biri hala Türkiye. Mavi Marmara’dan sonra bile bu ivme değişmedi; Türkiye’nin İsrail’le ticareti 4-5 kart arttı. İsrail barışla ilgilenmiyor. Gerilim ve tehdit İsrail’in en büyük sermayesi.

Türkiye’nin söylemlerini iç ve dış kamuoyunda avantaja çeviriyor. Amerikan desteği İsrailli yöneticilerin Oslo Barış Anlaşması’na en fazla ihanet ettiği dönemde arttı. İsrail tehdit algısını Amerikan politikalarını yönlendirmede ustaca kullanıyor. Güya Başbakan Benyamin Netanyahu, Barack Obama’dan nefret ediyordu, en büyük mali ve savunma desteğini onun başkanlığı sırasında garantiledi.

Sağ ve aşırı sağcılar düşmanlarla kuşatılmış durumdayız argümanından besleniyor. Türkiye’nin izlediği politikalarla Filistin davasını ilerlettiğini söyleyemeyiz. Türkiye’nin hamiliği sözde, bugüne kadar Filistinlilere serbest dolaşım hakkını bile vermiş değil.

Hamas’ın hamisi Katar da öyle. ABD’nin müttefiki ama Hamas’ın da destekçisi. Bu desteğin İsrail için işlevsel tarafları olmasa buna izin verirler mi? Katar’ın merhamet kanalları genelde İsrail’in sorumlu olduğu korkunç yıkımların tazmini gibi devreye sokuluyor. Sonuçta Türkiye ve Katar’ın Filistin’e ilgisi İsrail’i etkilemiyor. Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da işgal sistematik olarak genişliyor, kimse de durduramıyor.

Gözlem noktası kurma kararının Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından etkisi ne olur?

Kuşkusuz Amerikan askeri varlığının coğrafi derinlik kazanması Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki kaygıları artırıyor. Askeri üslere 12 kontrol noktası ekleniyor. Ayrıca ABD’nin üs sayısını 18’ye çıkacağına ilişkin bilgiler geliyor. Bu kadar yayılma eğer siyasi çözüm olmazsa fiili bölünmeyi kalıcı hale getirir. Siyasi çözümde de Kürtlere dair rezervleri nedeniyle Türkiye’nin pozisyonu bozucu bir etken. Bu bakımdan Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki hassasiyeti ile mevcut politikası arasındaki uyumsuzluğu görmek durumunda.

İdlib’deki gelişmeleri nasıl okumak lazım, son enerji boru hatları gösterinden sonra Putin ile Erdoğan’ın ilişkileri bozacak bir adım atmaktan kalınacaklarını farz etmek gerçekçi bir yaklaşım mı? Türkiye belirsiz bir tarihe kadar asker bulundurduğu topraklarda kalacak mı?

Türkiye’nin bu topraklarda kalış süresini uzatması başına açılacak belaları da artırması ve büyütmesi demektir. Bugün bütün taraflar büyük bir cehennemden kaçınmak için kendilerini tutuyor. Bu dengeyi bozmak çok zor değil. Ankara, Suriye’de Türkiye’nin himaye ettiği örgütlerin hiçbirinden sonsuza kadar emin olamaz. Her şey iki çuval paranın bu örgütlerin önüne yığılmasına bakar.

Habis güçler genelde bu tür yollara başvurur. Çok kaba oldu ama bu böyledir. Türkiye’den Suriye’ye çuvallarla geçirilen dolarların Suriye’yi ne hale getirdiğini görmedik mi? Kimse, Ankara’nın bugün bölgede didiştiği birçok ülke ya da aktörün aynı mekanizmaları devreye sokarak Türkiye’yi “Güvenli tamponlara dönüştürdüm” diye böbürlendiği bölgelerde vuramayacağının garantisini veremez. Çok dikkatli olunması gereken bir süreçten geçiyoruz.

Maalesef 2011’den bu yana Ortadoğu’da oyunun nasıl oynandığını bilmeyenler çok acemice işlere kalkıştı. İdlib sahnesinde Rusya ile sağlanan mutabakat da geçici. Oradaki örgütler barışa değil ertelenmiş bir savaşa hazırlık yapıyor. Orada kıyamet kopacak ama ne zaman bilmiyoruz? Birkaç gün önce Halep kırsalında muhalif güçlerin saldırısına Rusya’nın hava harekâtıyla yanıt vermesi bir işaret fişeğidir.

Gerilimi düşürme planının uygulanması konusunda Türkiye’ye yılsonuna kadar bir fırsat tanındığını görüyoruz. Bu kadar uzaması, Rusya’nın Türkiye’yi yanında tutma ve ABD’ye yanaşmasını engelleme ihtiyacından dolayı. Fakat İdlib Türkiye’yi ya da sahadaki unsurları tehdit eder hale geldiğinde Ankara’nın da razı geldiği bir ortak formülle operasyona girişebilirler. Ruslar planlarını düşük ateşte pişirirler, öfkeyle kalkıp öfkeyle inmezler. Sürecin uzaması Rus siyasetinin tabiatı açısından çok şaşırtıcı değil.

Amerikan şirketi Exxon Kıbrıs açıklarında gaz arama çalışmalarını başlattı. Türkiye bu kez askeri gemiler göndermek yerine Dışişleri Bakanlığı’nın yazılı açıklamasıyla yetindi. Bu gelişme neyin göstergesi? Washington-Atina yakınlaşmasını gözünüze aldığımızda ABD ile ilişkiler giderek onarılmaz bir noktaya mı gidiyor?

Doğrudur, Türkiye ENI’ye gösterdiği sert dirseği Exxon’a göstermiyor. Birinin arkasında kendi mali sorunlarıyla boğuşan ve orta ölçekli bir güç olan İtalya var. Diğerinin arkasında ABD gibi bir dev. Anlaşılan o ki Türkiye, ABD ile bu kadar gerilimli dosya varken bir de Doğu Akdeniz’de Exxon’a kükreyerek suları köpürtmek istemiyor. Fakat bir yandan da Doğu Akdeniz’deki iddiayı büyütme kararlılığı var. Bu mesele önümüzdeki süreçte daha da ciddiyet kazanacak.

Türkiye, Doğu Akdeniz’de kas gücüne dayalı stratejiyle çok taraflı cepheler açıyor. Bu stratejide eksik ayak barış perspektifidir. İyi tarafından bakılırsa; Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini de baltalamış olan Kıbrıs meselesinin çözümü konusunda bir kırılmaya ya da tetiklenmeye ihtiyaç var. Rum tarafında hakim siyasi ve kurumsal yapılar barışa şans tanımıyor. Ada birleşmeden AB’ye üye olmanın getirdiği rahatlıkla 2004’te Annan Planı’nı reddettiler. Ve bu reddin bedelini de ödemediler. Aksine ‘Evet’ diyen Türk tarafı cezalandırıldı.

Burada Kıbrıs üzerinde ağırlığını hissettirecek bir etkenin eksikliği söz konusu. Doğalgaz barışa vesile olacak şekilde bir ortaklık zeminine dönüştürülebilir. Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa’ya kestirme ve ucuz yolla taşınması konusunda Türkiye en mantıklı alternatif. Türkiye, Doğu Akdeniz’de dirsek göstermenin ötesine geçip bütün taraflar için faydalı alternatifin de bu olduğunu yapıcı bir şekilde ortaya koymalıdır.

Daha önce teşvik edici faktör olarak Türkiye’den adaya su taşıyan boru hattı maalesef kilidi açmaya yetmedi. Kalıcı ve sürdürülebilir barış olmadan kimse vanası düşman tarafında olan su ile boğazını ıslatmak istemez. Anlaşılır bir durum. Çözümden yana samimi ve kararlı bir duruş olmalı. Su ya da doğalgaz meselesinde stratejik bakış açısı tehditten işbirliğine doğru dönüşüm geçirirse, herkesin kazandığı bir yol bulunabilir.

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News