ala kurdistan
Ey Reqîb

Her Yer Kürd Oldu Çoğalma Fobisinin Kökeni-Ali Duran Topuz

Erdoğan, Müslümanlar için dinsel bir emir olan çoğalma konusunda hassasiyet isterken, meselenin şimdiye kadar dile getirmediği bir yönünü de işaret etti: Terör örgütü de hassas. Terör ve nüfus artışı? Gözlüğünüz milliyetçiyse, evet.

Malum, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan en az üç çocuk istiyor. Dört, beş dediği de vaki. Rabbimiz ve peygamberimiz böyle istiyor dedi en son, e öyleyse bir Müslüman için mesele yok. Tanrı buyruğu, peygamber sünneti tartışılacak değil. Fakat bu yetmiyor olacak ki bir ek daha yaptı konuyla ilgili son konuşmasında, meselenin “Müslümanların üreme emrine uygun davranmasını temin”den ibaret olmadığı, Erdoğan’ın biyopolitikasında nüfus artışının sadece dindarlıkla bağlantılı olmadığı, terörle mücadeleyle ilgili bir boyutun da hesaplar içinde olduğu ilan edildi.

Nüfus ve terör? Nüfus artışı nasıl bir şey ki bir terör örgütüyle mücadelede rolü var? Bakacağız, ama önce konuşmanın o bölümü:

“Dünya beşten büyüktür derken bir şeyi daha söylemem lazım. Rabbim, peygamberimiz ne diyorlar. Emir çok açık, net. Nikahlanın. Evlenin. Çoğalın. Bu konuda da hassasiyeti bir kenara asla koymamak gerekiyor. Müslüman’ın çoğalması şart. Bundan asla geri adım atmaması gerekir. Ve bu konuda Müslüman kadınların hassasiyetini çok önemsiyorum. Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok çok hassas. En az beş, on, on beş çocukları var.”

Öncelikle, konunun hassas olduğunu öğreniyoruz. İnsanların hassasiyet göstermesi gereken bir konu. Müslüman kadınların hassasiyeti çok önemli. Fakat hassas olan sadece Erdoğan ve seslendiği Müslümanlar değil, bir fail daha var ve o da çok hassas, diyor konuşma bize. “Türkiye’deki terör örgütü.” Yani nüfus artışına yönelik hassasiyet bütün terör örgütlerinin değil fakat bir örgütün hassasiyeti. Gerçi en az beş mi on mu on beş mi belli değilse de “en az” çok çocukları olan bir “örgüt” bu.

Söz öyle yönleri gösteriyor ki hangisine doğru ilerleyeceğiz karar vermek kolay değil pek. Bir yanıyla, özel bir nedenle hemen anlaşılıyor söylediği, öte yanıyla tamamen anlaşılmaz kalıyor. Anlaşılıyor, çünkü 1990’ların başından itibaren kamuoyu önünde Türkiye’de nüfus artışı meselesi hep tartışıldı. Bir nüfus, nüfusun içinde bir nüfus, tartışmaların odağındaydı hep: Kürtler. Çok ürüyorlar. Her yeri doldurdular. Bu gidişle Kürt nüfusu Türk nüfusunu geçecek. Aman bir çare. Yetkililer uyuyor mu? Özellikle kimi kahraman pozlu vatanseverler meseleye yaslanarak politika yapmaya da yöneldi.

“Türksolu” adlı bir küme ve onun liderliğini yapan Gökçe Fırat isimli bir kişi, bu meseleyi neredeyse tek meselesi haline getirdi. “Kürt istilası” diye tanımladı canım memleketin düşürüldüğü berbat durumu. Takunyalılar iktidarı, şalvarlılar coğrafyayı işgal ediyordu! Erdoğan’ın üç çocuk talebini de Kürtlerin nüfus artış hızına daha hızlı bir artışla cevap verme çabasının bir gereği olarak görenler de hiç az değildi. Fakat, milliyetçiliği ayaklar altına almış bir lider olarak Erdoğan’ın böyle bir fobiyle hareket ediyor olabileceğini öne sürmek pek kolay olamazdı. Gerçi Emre Aköz, Sabah gazetesindeki köşesinde rasyonel ve gerçekçi bir politikanın doğal sonucu olarak gördü Erdoğan’ın çağrılarını ve adını koymaktan da hiç çekinmedi: Milliyetçi bir çağrı. Yani, toplumun geleceğini düşünen bir çağrı. Tıpkı Batılı devletler, örneğin Almanya gibi. Üstelik, “dillendirilmeyen”i (ya da daha doğrusu sadece “marjinal”lerin dillendirdiğini) ana akımda yazan biri olarak dillendirdi: “Meselenin bir de etnik boyutu var.” Yani, “Kürt nüfusu, Türk nüfusundan daha hızlı artıyor.” Yani, “Kürt ulusalcılarının tabanı, Türk ulusalcılarınkinden çok daha hızlı artıyor.” (Aköz’ün 21 Ekim 2011, 22 Ekim 2011 ve 6 Haziran 2012 tarihli yazıları.)

Aköz haklıysa, Erdoğan bugün “terör örgütü” derken, PKK diyor olmalı. Erdoğan’ın sözünün götürdüğü yerlere gitmek zor demiştik, cümlelerin mantıksal ya da ahlaki çelişkilerini deşmek pek yararlı değil; örneğin, beş, on, on beş çocuğu olan Kürtler artık otomatik olarak terör örgütü üyesi mi sayılacak, bu üyeler çoğalma emrine hassasiyet gösterdiğine göre, hassasiyet göstermeyenlerden daha mı Müslüman kabul edilecek, bir kontr-terör yöntemi olarak çoğalma, terörü nasıl bitirecek, daha çok üremiş olanın galip ilan edileceği bir düzenek mi kurulacak?…  Bu yoldan gidince traji-komik sonuçlar üretmek mümkün ama yararı ne belirsiz.

Bir yön daha var gidilebilecek, nüfus artışı ve Kürt politikaları meselelerinin evveliyatını deşmek; çünkü bu iş Erdoğan’la başlamadı, onunla bitmeyeceği de anlaşılıyor.

Nüfus artışı tartışmaları Türkiye tarihinde çağdaşlığın gereklerinden, ilericiliğin doğal sonuçlarından, ekonomi ilminin keşfettiği amir hükümlerdenmiş gibi sürmüştür hep. Bu görünür sebepler, bir görünmeyen karın ağrısına işaret eder: Kürtlerin nüfus artışı. Giderek, Kürtlerin varlığı.

Cumhuriyetin nüfus politikaları üzerinde çalışan akademisyen Fuat Dündar, Kürtlerin aşırı üremesi tezinin cumhuriyetin başlangıcına kadar götürülebileceğini söyler ve ekler:

“Bu tartışma tarihsel izleği boyunca farklı boyutlarda ve içerikte görünür olmuştu. 1930’lu yıllarda, ‘Kürt nüfus artış hızı’ bir ‘derin devlet’ sorunu olarak kodlanır ve daha çok ‘derin devlet söyleminin’ bir parçası iken, 1960’lı yıllarda Türkiye’nin doğum kontrol politikasını resmî olarak hayata geçirmesiyle birlikte ‘görünür devlet söylemi’nin bir parçası haline gelecektir. Kürt sorunu artık sadece devletin bir sorunu olmaktan çıkıp Türklerin de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir sorunu haline geldiği 1990’lı yıllarda, “Kürt nüfus artışı ’Milli Güvenlik Kurulu’nun da gündemine gelecektir.” (Fuat Dündar’ın şu makalesinden: Abidin Özmen’in ‘Siyah Raporu’ Vesilesiyle ‘Kürt Nüfusu Artışı Sorunu’, Toplumsal Tarih, sayı 226, Ekim 2012)

Fuat Dündar bu çok kısa, yalın ve etkileyici makalesinde, 1936 tarihli, Abidin Özmen’in elinden çıkma ‘siyah raporu’ mercek altına alır. Rapor, Kürtlerle ilgili kararlara dayanak oluşturan neredeyse tüm çalışmalar gibi gizlidir; hepsi gibi bir gerçeği öğrenmeyi değil, bir hedefin temini için icatlar yapmayı hedefler ve yine tüm çalışmalar gibi fobiktir.

Hazırlandığı yıl Başvekil İsmet İnönü’nün benimsediği raporu 1990’ların başında Uğur Mumcu alenileştirdi. Sonraki dönem, meseleye fobik bakma ihtiyacına sahip tüm çevreler için hazırlandığı gündeki gibi ilham verici oldu. Örneğin, “Türksolu” çevresi, bu raporu sömürerek Kürt doğurganlığının “Türk bölgeleri istila” stratejisinin bir parçası olduğunu öne sürdü. Kürtler, tehlikeli, yayılmacı ruha sahip bir örgüt gibiydi, bir halk ya da ulus olmaktan çok.

Çare? O zaman da 90 sonrası da aynıydı: Asimilasyonu hızlandırmayı, eğitim ve iskan politikalarını daha merkezi ve hızlı biçimde hayata geçirilmesini istiyordu rapor. Özmen, 1927 ile 1935 yılları arasında Kürtlerin 250 bin arttığını, Türklerin ise sadece 20 bin artabildiğini öne sürer. Arada “Türklerin Kürtleşmesi” de söz konusudur raportöre göre, öyle tehlikeli bir hal: Asimilasyon, eğitim ve iskan çabaları nasıl oluyorsa artık, Kürtlerin Türkleşmesi yerine Türklerin Kürtleşmesine yol açmıştır. Fuat Dündar, Özmen’in hesabı hatalı bulur, çünkü Osmanlının son dönemi ve cumhuriyetin ilk yıllarında yürütülen asimilasyon politikalarının sonucu olarak “anadil” ile “konuşma dili” eşit değildir; fakat Özmen bu verileri eşitmiş gibi değerlendirmiştir. Yani elmayla armutu toplamıştır.

Dündar, kritik bir soru sorar:

“Peki neden böylesine bariz bir hata yapıldı ve daha sonraki yıllarda sorgulanmadan kullanıldı ve yeniden üretildi? Abidin Özmen, İsmet İnönü, Uğur Mumcu gibi önemli mevkilerde bulunmuş ‘aydın’lanmış şahıslar, neden Kürtlerin Türklerden 12 kat arttığına yönelik verilerde bir anormallik fark etmediler?”
Cevaba giden yol zor değildir: İdeolojik ve politik saiklerle. Konu Kürtler olunca elmayla armudu toplamak bir yöntem hatası değil, yöntem gereğidir.

O dönem “çözüm” için hukuki (Tunceli Kanunu’nun tarihi 1935) ve askeri hazırlıkları devam eden “Dersim meselesi hariç”, Kürtlerin silahlı isyanları bastırılmış, ortada görünür bir tehdit kalmamışken, “demografik tehdit” icat edilmiştir, çünkü asimilasyon sorunu, devletin varlık sorunu olarak kabul edilmiştir. Bu günlerde de söylendiği gibi, “beka” sorunu. Niye? “Asilime etmezsek asimile oluruz.”

İcat edilen tehdidin mantığı basit: Yok olması gereken Kürtler var kalmakla yetinmiyor, bir de “biz”den hızlı çoğalıyor. Bu korkunun yaygınlaştırılması, her tür operasyonun meşru kılınması için gerekli görülmüş anlaşıldığına göre. Resmi ve bilinçli bir korku siyasetiyle karşı karşıyayız yani, bir askeri-siyasi-toplumsal mühendislik gereği olarak üretilmiş bir fobi.

İşin içinde “korku” varsa “terör”e gitmek kolaydır artık; yarın devam edeceğim, 90’lardan bugüne doğru…

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Rojname Kurdish News