ala kurdistan
Ey Reqîb

Şeyh Said ve Ailesini Yakından Tanıyalım-İbrahim Sediyani

“Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!”

     Bu sözler, Diyarbekir (Diyarbakır) ilinin Bısmıl (Bismil) ilçesine bağlı Çılsıtun (Kırkdirek)köyünden mümtaz ve saygın bir şahsiyet olan Seyyîd Haşîm’e ait.

     1639 yılında, Osmanlı padişâhı IV. Murad’a söylenmiştir.

     İlmi, takvâsı ve dînî önderliğiyle nam salmış olan Seyyîd Haşîm, başka bir âlim olanSeyyîd Hacı Hûseyn el- Hûseynî’nin babasıdır. O’nun oğlu da Molla Haydar’dır. O’nun da oğlu Molla Kasım, O’nun da oğlu Şeyh Ali Septî, O’nun da oğlu Şeyh Mahmud Fevzî, O’nun da oğlu 1925 yılında laik – kemalist Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı ayaklanan Şeyh Said’dir. Şeyh Said’in dedesinin dedesinin dedesi olan Seyyîd Haşîm, Resûl-i Ekrem (saw)’in Kerbelâ’da şehîd olan torunu İmam Hz. Hüseyin’in soyundan gelen bir seyyîddir.

     Şeyh Said’in 6. göbekten dedesi olan Seyyîd Haşim Efendi’nin yapısında var olan tevhidî ve direnişçi rûh, Kerbelâ’dan başlayıp süregelen Hüseynî bir rûh olarak, bu sülalenin umde özelliğini oluşturmuştur.

 

 ŞEYH SAİD’İN DEDELERİNİ VE BABASINI YAKINDAN TANIYALIM 

     1925 Kürdistan İslamî Direnişi’nin âzîz rehberi Şehîd Şeyh Said’in soy silsilesi, 1639 İslamî Direnişi’nin âzîz rehberi Şehîd Seyyîd Haşîm’den itibaren şu şekilde gelmiştir:

     Seyyîd Haşîm → Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî → Molla Haydar → Molla Kasım → Şeyh Ali Septî → Şeyh Mahmud Fevzî → Şeyh Said.

     İslam ve Kürdistan tarihinde güzide yerleri olan bu öncü şahsiyetleri şimdi de sırasıyla daha yakından tanıyalım:

      Seyyîd Haşîm

     Şeyh Said’in altıncı göbekten dedesi olan ve Haziran 1639’da Osmanlı padişâhı IV. Murad’a biat etmeyi reddettiği için tüm ailesiyle birlikte katledilen Seyyîd Haşîm, aslen bugünkü Irak Kürdistanı’ndan, 16 Mart 1988 tarihinde kimyasal silâh kullanılarak gerçekleştirilen korkunç Halepçe Katliâmı’nın işlendiği Halepçe ilçesinin de kendisine bağlı bulunduğu Süleymaniye vilayetindendir.

     Seyyîd Haşîm, Süleymaniye’den Diyarbekir’e göçüp Bismil ilçesinin Çılsıtun (Kırkdirek)köyüne yerleşir. O’nunla birlikte, vaktinde Süleymaniye’den İran’ın Urmev şehrine yerleşmiş olan uzaktan amca çocuğu, Azîz Mahmud Urmevî de Diyarbekir merkeze yerleşir ve burada hizmet etmeye başlarlar (IV. Murad’ın Bağdad Seferi’ne giderken evinde kalıp ziyafet verdiği Azîz Mahmud Urmevî).

foto-01-002.jpg

     Seyyîd Haşîm, Bismil civarındaki aşiretlerle ilgilenip medresede talebe yetiştirirken, Azîz Mahmud Urmevî de Diyarbekir şehir merkezinde Kadirî tarikatının bir şeyhi olarak halkı irşâd eder. Bu teblîğlerin neticesinde Azîz Mahmud Urmevî’nin mürîdlerinin sayısının 40 bini bulduğu, Seyyîd Haşîm’in ise yüzlerce talebesinin olduğu söylenir.

     Osmanlı padişâhı IV. Murad, 1639 tarihinde meşhur Bağdad Seferi’ne giderken yolda Diyarbekir’e uğrar. Bağdat Seferi öncesi Kürdistan ulemâsından biat almak isteyen IV. Murad, Diyarbekir’de birkaç gün konaklar.

     IV. Murad Diyarbekir’deyken, kitabın başında bahsettiğimiz Seyyîd Haşîm’in (Şeyh Said’in dedesinin dedesinin dedesi) uzaktan amcasıoğlu olan akrabası Azîz Mahmud Urmevî’nin evinde misafir olur.

     IV. Murad, Diyarbekir ve çevresindeki âlimlerden biat almak için bir ziyafet verir ve bölgedeki tüm İslam âlimlerini, şeyhleri ve ağaları yemeğe dâvet eder. Lakin Seyyîd Haşîm ve bazı âlimler, Bağdad’daki Müslümanlar’ın kanının akmasına vesile olmamak için bu dâvete icabet etmezler. Seyyîd Haşîm, maiyetindeki gücüyle sefere iştirak etmediği gibi, IV. Murad’ın ahlakî zaafiyetleri ve içkiye olan düşkünlüğünden ötürü O’na biat etmez.

     Ancak Seyyîd Haşîm, bölgenin en önemli isimlerinden biridir ve IV. Murad’ın Bağdad Seferi’nin dînî ve şer’î açıdan meşrûluğunu tasdik ettirmek için Seyyîd Haşîm’in biatını alması şarttır. Zaten IV. Murad bu amaçla Diyarbekir’e gelmiş, Diyarbekir’de konakladığı günlerde bilinçli olarak Seyyîd Haşîm’in amcasıoğlu Azîz Mahmud Urmevî’nin evinde kalmıştır ki, bu davranışı bir nevî “jest” olarak algılansın ve biat alma konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamasın.

     Ancak ziyafete dâvet edilen Seyyîd Haşîm bu yemeğe iştirak etmeyince, IV. Murad kendisine, evine bizzat elçiler göndertir ve Sultan’a biat etmesi teklif edilir. Seyyîd Haşîm ise IV. Murad’ın elçiler yoluyla gönderdiği biat isteğine şu sözlerle karşılık verir:

     “Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!”

     Bu duruma oldukça sinirlenen IV. Murad, aynı teklifi birkaç defa daha göndertir ama her seferinde olumsuz cevap alır. Seyyîd Haşîm’in yanısıra bölgedeki diğer âlimlerden de hiçbiri Sultan’a biat etmez. Aynı şekilde, Kürdistan’ın ileri gelen ailelerinden biri olan Bedirhanî ailesi ve bunlardan başka bazı şeyh ve aileler de padişâh IV. Murad’ın çağrısını geri çevirirler.

     IV. Murad, Kürdistan ulemâsından biat alamadan Bağdad Seferi’ne çıkmak zorunda kalmıştır ki, biat alınmadığı için bu sefer zaten ğayr-i meşrû bir seferdir ancak Sultan Murad buna rağmen sefere gitmekten caymaz.

     Kürdistan ulemâsından biat alamadığı için onlara karşı öfkeli ve hınçla dolu olan IV. Murad, Bağdad Seferi akabinde İran Safewî Devleti ile Kasr-ı Şirin Antlaşması’nı da Kürt ulemâsına hiç sormadan ve Kürt mîrlerine danışmadan imzalar. Osmanlı ile İran arasında 1639 yılında imzalanan ve tarihte ilk kez Kürdistan topraklarını parçalayıp ikiye bölen bu antlaşma, Kürtler’e hiç danışılmadan imzalanmıştır.

     1639 yılı, Kürdistan toprakları ve bu topraklar üzerinde binlerce yıldır yaşayan Kürt halkı için bölünmüşlük ve parçalanmışlık ile geçen acı tarihinin başlangıcıdır. Çünkü bu tarihte, günümüzde İran Kürdistanı’nın Kirmanşâh vilayetine bağlı bir Kürt kenti olan Qasrê Şêrîn’de Osmanlı ile İran arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile birlikte Kürdistan toprakları tarihte ilk kez ikiye bölünüp parçalanır. Kürdistan’ın batısı Osmanlı’nın, doğusu da İran’ın payına düşer.

     300 yıl sonraki Lozan Antlaşması’yla 5 parçaya bölünecek olan Kürdistan, ilk kez orada, 1639’da iki parçaya ayrılır. Kasr-ı Şirin Antlaşması ile birlikte ilk kez aynı dili konuşan, hatta akraba olan insanlar biribirlerinden kopartılırlar.

     Kürdistan topraklarının iki ayrı devlet arasında bölünüp üleştirilmesi, Kürdistan’da irşâd ve tedrisat faaliyetleriyle meşgul olan İslam âlimlerinde, o dönemler halkın tartışılmaz öncüleri olan ulemâ kesiminde isyan derecesinde büyük bir hoşnutsuzluğa yol açar. Öyle ki, bu parçalanmaya duyulan tepki ve öfkenin fiilî bir isyana dönüşmesi için sadece bir kıvılvım yeterlidir.

     İşte Kürdistan’daki ulemâ ve fukehânın, şeyh ve mollaların Osmanlı ve İran’a bu derece tepkili oldukları ve Kürtler arasındaki hoşnutsuzluğun bu derece ileri boyutta olduğu bir zamanda, Osmanlı padişâhı IV. Murad zaten Bağdad’dadır ve İstanbul’a dönerken eyaletin merkezi Diyarbekir’e uğramak isteyecektir.

     Büyük bir felâketin bas bas “geliyorum” diye bağırması demektir bu.

     Kürdistan eyaletinin o zamanki başkenti Diyarbekir’de yaşamakta olan (kitabın en başında IV. Murad’a söylediği sözü aktardığımız ve 1925’te laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanan Şeyh Said’in dedesinin dedesinin dedesi olan) Seyyîd Haşîm, bu tepkilerin başını çekmektedir.

     IV. Murad, Bağdad Seferi’nden dönerken, beklendiği gibi Diyarbekir’e uğrar. Fakat bu seferki gelişi, tamamen intikam almak, hesap sormak ve kendisine biat etmeyi reddeden Seyyîd Haşîm’e haddini bildirmek amaçlıdır.

     Bağdad Seferi’ne giderken uğradığı Diyarbekir’de Seyyîd Haşîm’in amcasıoğlu Azîz Mahmud Urmevî’nin evinde misafir olan IV. Murad, Bağdad Seferi dönüşünde Diyarbekir’e yeniden uğradığında ise Kabî (Bağıvar) mahallesinde bir eve misafir olur.

     IV. Murad, Diyarbekir’deki bu ikinci konaklamasında yeniden ziyafet tertip eder. Diyarbekir’in Kabî (Bağıvar) mahallesinde verilen bu seferki yemek, Bağdad Seferi Zaferi’ni ve Kasr-ı Şirin Antlaşması’nı kutlamak içindir.

     IV. Murad, bir yandan Kabî semtinde yemek verirken, bir yandan da emrindeki orduya, Çılsıtun (Kırkdirek) köyünde yaşayan ve gidişte kendisine biat etmeyen Seyyîd Haşîm’i tüm ailesiyle birlikte kılıçtan geçirmelerini, medresesini taş üstünde taş kalmamacasına yıkmalarını, Çılsıtun köyünü insanlarıyla komple ateşe verip yakmalarını, hatta civar köylerin de tamamen yakılıp yıkılmasını emreder.

     Tarih, Haziran 1639...

     Yer, Diyarbekir’e bağlı Bismil ilçesinin Çılsıtun köyü...

     IV. Murad’ın verdiği emir yerine getirilir ve Çılsıtun başta olmak üzere Bismil’in köyleri katliâma uğrar. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedilir. Köyler boşaltılıp yıkılır ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edilir.

     Suçları (!) saltanatı kabul etmemek, saltanata ve saraya değil, Qûr’ân ve Sünnet’e dayalı bir İslamî yönetim istemek, ülkeleri Kürdistan’ın parçalanmasına, aile ve akrabaların biribirlerinden kopartılmasına rıza göstermemek, kendi topraklarında, kendilerine yapılan zûlmü onaylamamak ve İslâmdışı kültürü özümseyememek. Bunun cezası da katliâm ve sürgün, kan ve şehâdet...

     Osmanlı padişâhı IV. Murad, 1639 senesinde, yani Bağdad Seferi’ni yapıp İran’la Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalayıp döndükten sonra uğradığı Diyarbekir’de korkunç bir katliâma imza atar. Yüzlerce savunmasız insan acımasızca kılıçtan geçirilir. Onlarca köy yakılıp yıkılır. Çılsıtun Katliâmı’nda, padişâha biat etmeyi reddeden halkın rehberi Seyyîd Haşîm, bütün ailesiyle birlikte katledilir. Seyyîd Haşîm’in kendisi, hânımı ve çocukları kılıçtan geçirilir.

     Bu olaya “İkinci Kerbelâ” adı verilir. Sebebi ise, tıpkı Kerbelâ’da Hz. İmam Hüseyin (as) ve yârenleri katledilirken, katliâm emrini veren Yezid’in sarayda ziyafet vermesi örneğinde olduğu gibi, Seyyîd Haşîm ve diğer âlimler ile insanlar Çılsıtun’da katledilirken, katliâm emrini veren IV. Murad’ın Kabî’de ziyafet vermesidir.

     Bu korkunç katliâmdan Seyyîd Haşîm’in sadece bir çocuğu sağ olarak kurtulur. Henüz 5 yaşında bir çocuk olan en küçük oğlu Hüseyin.

     İşte, 1925 tarihinde laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilen İslamî halk ayaklanmasının âzîz rehberi Şeyh Said, 1639 yılındaki o katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan 5 yaşındaki Hüseyin’in soyundan gelmektedir.

     Şeyh Said’in şeceresinin, Molla Haydar’ın dedesi ve Seyyîd Hûseyn el- Hûseynî’nin babası Seyyîd Hâşîm’den itibaren “sır” olması, bu katliâm sebebiyledir. Çünkü bu olay sırasında her yer ateşe verildiği için, Şeyh Said’in soy kütüğü ile ilgili mâlumat da yanar, kül olur. Gerçi Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud Efendi’nin babası Şeyh Ali Sebtî, birçok kez konuşmalarında,“Biz seyyîdiz, Resûlullâh’ın soyundanız” gibi ibareler kullanır, ama şecere imhâ edildiği için Şeyh Said soyu daha sonra seyyîdlik iddiâsında bulunmaz.

     1639 Çılsıtun Katliâmı’nda Seyyîd Haşîm ailesiyle ve medresesindeki onlarca talebesiyle birlikte katledilir, köyler yakılıp yıkılır ve çocuk – kadın ayrımı gözetilmeden yüzlerce insan öldürülür. Hatta öyle ki, IV. Murad’ın Diyarbekir’e ilk uğradığında evinde misafir olduğu ve ziyafet verdiği Azîz Mahmud Urmevî de ailesiyle birlikte kılıçtan geçirilir. Bu korkunç katliâmda hızını alamayan IV. Murad, bölgede yaşayan küçük bir dînî azınlık olan Zerdüştler’i bile kılıçtan geçirtip katleder.

     Haziran 1639’da kendisine “Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!” diyerek biat etmeyi reddeden Seyyîd Haşîm’i ailesiyle birlikte katleden Osmanlı padişâhı IV. Murad, bu acımasız katliâmı gerçekleştirdikten sadece 8 ay sonra, 8 Şubat 1640’ta içkiden ölür.

     İçki müptelası olduğu için siroz hastalığına yakalanıp henüz 28 yaşında ölüm döşeğine yatan IV. Murad, ölüm döşeğinde olduğu son günlerinde dahi öz kardeşi İbrahim’in öldürülmesini emretmiş, ancak emri yerine getirilmeyip ölümünden sonra İbrahim tahta çıkmıştır.

     Evet...

     Tarihin cilvesine bakın ki, 1639’un Haziran ayında katledilen Seyyîd Haşîm’in altıncı kuşaktan torunu olan Şeyh Said de, 300 sene sonra yine Haziran ayında idam edilecektir.

     Ve yine aynı vilayette; Diyarbekir’de.

     Biri Osmanlı idaresi tarafından, biri de Cumhuriyet idaresi tarafından.

     Üstelik ve en ilginci de, hem 1639’da Seyyîd Haşîm’i kılıçtan geçiren IV. Murad ve hem de 1925’te torununun torununun torunu Şeyh Said’i darağacına asıp idam eden Mustafa Kemal Atatürk, her ikisi de, evet her ikisi de aşırı içki kullanmaktan dolayı siroz hastalığına yakalanıp öldüler.

      Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî

     Seyyîd Haşîm’in, 1639 Çılsıtun Katliamı’ndan sağ kurtulabilen tek çocuğudur.

     1634 doğumlu Hüseyin, katliâm gerçekleştirilip ailesindeki tüm fertler öldürüldüğünde,henüz 5 yaşında bir çocuktu.

     Yetim kalan küçük Hüseyin, uzak akrabalar tarafından büyütülür ve tıpkı tüm hayatlarını Allâh yolunda ilim ve cihada adayan ataları gibi o da medresede eğitim alarak büyük bir âlim olur.

     Büyüyüp de âlim olunca ve yeniden medreseler kurup talebeler yetiştirmeye başlayınca, ismi artık  Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî’dir.

      Molla Haydar

     1639’daki direnişin rehberi Seyyîd Haşîm’in torunu, katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî’nin oğludur.

     Büyük bir İslam âlimidir.

      Molla Kasım

     1639’daki katliâmdan sağ kurtulan tek çocuk olan Seyyîd Hacı Hüseyin el- Hüseynî’nin torunu, Molla Haydar’ın oğludur.

     Büyük bir İslam âlimidir.

      Şeyh Ali Septî

     1925 yılında laik Cumhuriyet idaresine karşı ayaklanan Şeyh Said’in dedesi olan Şeyh Ali Septî, Molla Haydar’ın torunu, Molla Kasım’ın oğludur.

    Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî, 1777 yılında Diyarbekir’in Bismil ilçesine bağlı Çılsıtun(Kırkdirek) köyünde doğar. Yani 1639’daki katliâmın gerçekleştiği kendi köylerinde.

     Ali Septî, Diyarbekir’in tanınmış âlimlerinden ders alır. Halihazırda bugünkü Türkiye topraklarındaki en eski cami olan Ulu Camiî’nin yanındaki Mesudiye Medresesi’nde okur. İlmî icazetini aldıktan sonra ders vermekle meşgul olan Şeyh Ali Septî, Nebî Camiî’nde imamlık yapar.

     Daha sonra, devrin en büyük âlimlerinden biri olan Mewlânâ Halîd-i Bağdadî (1776 – 1827)’nin talebesi olur, Şeyh Ali Septî.

 

     Nakşibendî şeyhi olan Mewlânâ Halid-i Bağdadî, Suriye’nin bugünkü başkenti Dîmeşk(Şam)’te ikamet ediyordu. Kürtler’e Nakşibendî tarikatını aşılayan kişidir. Kürtler arasında ve bir de İstanbul’da etkin taraftarları vardı. Mewlânâ Halid, aynı zamanda şâirdi. Şiirlerinden derlenen “Divan”ı, vefâtından sonra, 1844 yılında İstanbul’da yayınlanmıştır.

     Mewlânâ Halid Bağdadî  ile Şeyh Ali Septî’nin tanışmaları ve Ali Septî’nin O’nun öğrencisi olması, şu şekilde olur:

     Mewlânâ Halid Bağdadî, Dehlev’de “hilâfet” alıp Şam’a dönerken, Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin isteği doğrultusunda Diyarbekir’e uğrar ve Şeyh Ali Septî’ye misafir olur. Kendisiyle tanışmamaktadır; ancak Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin ricâsını kırmamış ve O’nun referansıyla evine gidip tanışmış, kendisine misafir olmuştur.

     Şeyh Ali’yi siyâh elbiseler içerisinde gören Mewlânâ Halid, bunun sebebini sorar. Şeyh Ali, dedesi Seyyîd Haşîm’in yasını tuttuğunu söyler.  (IV. Murad tarafından katledilen dedesinin dedesi Seyyîd Haşîm)

     Şeyh Ali’yi siyâh elbiseler içerisinde gören Mewlânâ Halid, bunun sebebini soruyor. Diyor ki;

     - Sizi simsiyâh elbiseler içinde görüyorum. Bunun sebebi nedir? Siyâhı sevdiğiniz için mi, yoksa bunun özel bir anlamı var mı?

     Şeyh Ali Septî, dedesi Seyyîd Haşîm’in yasını tuttuğunu söylüyor  (IV. Murad tarafından katledilen dedesinin dedesi Seyyîd Haşîm). Diyor ki;

     - Evet, özel bir sebebi vardır. Dedemin dedesi Seyyîd Haşîm, zalim Osmanlı padişâhı tarafından tüm ailesiyle birlikte kılıçtan geçirildi, köyümüzde katliâm yapıldı. Biz yüzyetmiş senedir bu olayın yasını tutarız. Dedemin babası, dedem, babam, hep siyâh giydiler bu yüzden. Biz yaslı bir aileyiz.

     Mewlânâ Halîd, büyük bir âlim, büyük bir mutasavvıf. İlmiyle, sohbetleriyle, anlattıklarıyla, Şeyh Ali’yi çok etkiliyor.

     Kendisine misafir olduğu o birkaç günde Şeyh Ali Septî üzerinde derin etki bırakan Mewlânâ Halid Bağdadî, O’nu mahiyetine alır ve Şam’a giderken Ali Septî’yi de kendisiyle birlikte götürür.

     Şeyh Ali Septî, yeni ikâmet yeri Şam’da Mewlânâ Halid’in talebesi olur ve O’nun dergâhında eğitim alır. Mewlânâ Halid’in Şam’daki dergâhında toplam 118 öğrenci vardır. Bunlardan ikisi, konumuz açısından bizler için çok önemlidir. Çünkü bunlardan biri, 1925 tarihinde laik Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı ayaklanan Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Septî, biri de yine Şeyh Said’in yakın arkadaşı ve Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin başkanı Seyyîd Abdulkadîr’in dedesi, Çolamerg (Hakkari) ilinin Şemzînan (Şemdinli) ilçesinden olup tarihte ilk kez “Kürdistan İslam Devleti” adını telaffuz ederek ayaklanan Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin babası Said Tâhâ’dır.

     Şeyh Ali Septî ve Said Tâhâ, Mewlânâ Halid’in Şam’daki dergâhında gerekli tasavvufî eğitimden geçtikten sonra, “İslamî İlimler”,“Mantık”, “Felsefe” ve “Matematik” dallarında özel eğitime tabi tutulup, üst düzey bir eğitim programıyla yetiştirilmiş Nakşibendî şeyhleri olurlar. Değişik yerlerde görevlendirilirler.

     Düşünün; Mewlânâ Halîd’in dergâhında, Şam’da, aynı sınıfta eğitim gören iki öğrenci var. Biri Şeyh Ali Septî, biri de Şeyh Said Tâhâ.

     Bunlar sınıf arkadaşı ve çok yakın iki arkadaş. Aynı sınıfta ders görüyor, aynı sofradan yemek yiyor, aynı dershanede yatıp kalkıyorlar.

     Şeyh Ali Septî kimdir? Şeyh Mahmud Fevzî’nin babası, Şeyh Said’in dedesi.

     Şeyh Said Tâhâ kimdir? Tarihte ilk kez “Bağımsız Kürdistan” isteyerek ayaklanan, tarihte ilk kez “Kürdistan İslam Devleti” ifadesini kullanan Şeyh Ubeydullâh Nehrî’nin babası, Seyyîd Abdulkadir’in dedesi.

     Şeyh Ali Septî’nin torunu Şeyh Said, 1925 yılında laik – kemalist Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı İslamî kıyâm ediyor, 28 Haziran 1925 günü Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda darağacına asılarak idâm ediliyor.

     Şeyh Said Tâhâ’nın torunu Seyyîd Abdulkadir de, 1908 yılında kurulan Kürt Teâvun ve Terakki Cemiyeti’nin “ömür boyu başkanlığı”na seçiliyor, 1912 yılında kurulan Kürdistan Teşrîk-i Mesaî Cemiyeti’nin en büyük destekçisi, 1918 yılında kurulan Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin kurucusu ve başkanı, 1921 yılında Şeyh Said’in kayınçosu Cibranlı Halid ve Yusuf Ziya Bey’in kurduğu Kürdistan İstiklal Cemiyeti’nin, yani kısaca Azadî Cemiyeti’nin “İstanbul şube başkanı” ve O da Şeyh Said Kıyamı’nda Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda darağacına asılarak idâm ediliyor. Hem de oğluyla birlikte.

     Şu ibretâmiz hadiseye bakar mısınız? 1800’lü yılların başında Şeyh Ali Septî ve Şeyh Said Tâhâ, en yakın arkadaştırlar, Şam’da aynı medresenin talebeleridirler, aynı sofradan yemek yiyor ve aynı yerde yatıp kalkıyorlar. Onlardan tam yüz yıl sonra, 1900’lü yılların başında torunları birlikte idâm ediliyor; yanyana sehpalarda darağacına çekiliyorlar. Şeyh Ali Septî’nin torunu Şeyh Said ve Şeyh Said Tâhâ’nın torunu Seyyîd Abdulkadir.

     Şeyh Ali Septî ve Şeyh Said Tâhâ-i Nehrî, ayrıca Kafkasya’daki halk önderi Şeyh Şamil, O da Mewlânâ Halîd’in halifelerinden. Şeyh Şamil de.

     Bunlar, tarihe bakıldığında görülecektir ki, hepsi de halk önderidirler. Halk önderi ve hepsi de kendi halkları için mücadele etmişler, kendi halkının özgürlüğü için başkaldırmışlar. Şeyh Şamil Çeçen halkının özgürlüğü ve İslamî kimliğine kavuşması için, Şeyh Said de Kürt halkının özgürlüğü ve İslamî kimliğinden kopmaması için.

     Şeyh Mewlânâ Halîd Hazretleri, talebelerini hakikaten çok iyi yetiştirmişti. Klasik bir tasavvuf mantığıyla değil, yani medresede kal, zühd ve takvâ, toplumla da ilişkin olmasın, sosyal bir iddiân olmasın şeklinde değil, tam aksine, gittikleri memleketlerde sosyal mes’elelere, politik mes’elelere duyarlı talebeler olarak yetişmişler. Talebeleri arasında çok şâir de var.

     Şeyh Ali Septî Hazretleri de iyi şiir yazardı. Maalesef günümüze kalan şiirleri yok, fakat dilden dile okunan kaside türü şiirleri meşhurdur.

     Şeyh Ali Septî, Mewlânâ Halîd’in halifesi oluyor. Bunların hepsi, büyük tasavvuf ehlidirler, mübârek zâtlardırlar.

     Şeyh Ali Septî’nin “hilâfet” alması Cumartesi gününe tekabül ettiği için kendisine ilk orada“Septî” sıfatı takılır. Bütün hayatı boyunca “Septî” soyadını kullanmasının sebebi budur; Cumartesi günü “hâlife” olmasındandır. “Sebt / Sabbat”, Arapça / İbranîce, yani Hamî – Samî kökenli bir kelime ve “Cumartesi” demektir.

     Bugün Elâzığ ve Palu’da O’nun soyundan gelen aileler “Septioğlu” soyadını kullanıyorlar.

     Mewlânâ Halid-i Bağdadî, “hilâfet” nişânını verdikten sonra Şeyh Ali Septî’yi irşâd vazifesi için yeniden Kürdistan’a gönderir. Şeyh Ali Septî, Diyarbekir’in Lıcê (Lice) ilçesine yerleşir ve orada medresesini tesis eder. Henüz çok genç yaşlarda olan Şeyh Ali Septî, Lice’de  imamlık yapar.

     Şeyh Ali Septî Hazretleri, Şeyh Mewlânâ Halîd Hazretleri’nden icazet alınca geliyor, Hani’nin Serdê (Seren) köyünde imamlık yapıyor. O sırada Lice’ye bağlı bir köydü; şimdi Hani’ye bağlı bir nahiyedir.

     Ve çok etkili bir hatiptir, çok da cezbedici konuşmaları var, görevini orda yapıyor. Serdê’de epeyce sohbetler yapıyor. Fakat köyde Mala İskenderan (İskenderoğulları) isminde bir aile var; imamlık bu ailede babadan oğula kalmış hep. Köyün imâmları öteden beri bu ailedir. Köylüler hep Şeyh Ali Septî’nin etrafında toplanınca, bunlar rahatsız oluyor, kıskanıyor. Diyorlar ki, “Ya bu genç molla geldi kaptı; biz yüzyıllardır bu köyün imâmlarıyız, seydâlarıyız. Bu genç adam geldi, cemaatimizi elimizden aldı. Bizden daha etkileyici, etrafında sohbet halkaları oluştu, halkı daha çok etkiliyor.”

     Bir gün Şeyh Ali Septî Efendi camiye gittiğinde, bakıyor ki, iki büyük aile var tabiî, biri Sadıqî ailesi biri de İskender ailesi, bakıyor ki biri caminin bir tarafında biri caminin bir tarafında oturmuşlar. Orada anlıyor tabiî. Kendisine yakın olanlar genelde Sadıqî ailesi. İskender ailesinden olanlar öbür imamın etrafında toplanmışlar.

     Şeyh Ali Septî Efendi o köyü terkediyor. Diyor ki, “Bir yerde eğer benim yüzümden ikilik oluşacaksa, asla ve kat’a ben orda durmam. Ben sizi bölmeye değil, sizi Allâh rızâsı için ıslâh etmeye geldim. Ben buraya sizi bölmeye gelmedim. Benim amacım sizi bölmek değil. Bir dâvâ gütmüyorum, bir büyüklük dâvâsı gütmüyorum, ama madem benim yüzümden köyde bir huzursuzluk var, ben ayrılacağım.”

     Köylüler peşine düşüyor, yalvarıyor yakarıyorlar, ne yapıyorlarsa ikna edemiyorlar. Durmuyor Şeyh Ali Septî Efendi, ayrılıyor oradan.  Ordan kalkıp Elâzığ – Harput’a geliyor.

     Şeyh Ali Septî’nin Lice’den Harput’a göçü de oldukça ilginçtir. Zirâ Şeyh Ali Septî normal bir seyahât yaparak gitmemiş, Lice’den Harput’a giderken yolunun üzerindeki her köyde tek tek durarak orada birkaç saat kalmış, yol üstündeki her köyde halka İslam’ı ve Tevhîd’i anlatmış, o şekilde gitmiştir. Bunun için, Lice ile Elazığ arası o günkü şartlarda bile birkaç saatlik mesafede olmasına rağmen O’nun yolculuğu günlerce sürmüştür.

     Köy köy gezerek yolculuk yapıyor, her köyde birkaç saat kalıyor ve orada köy halkına İslam’ı ve Tevhîd’i anlatıp öyle gidiyor. Aynı Resûlullâh (saw) zamanındaki sahâbeler gibi. Bunun için, birkaç saatlik yolculuk birkaç gün sürüyor.

     Elâzığ’daki ilk günlerinde, Ulu Camiî adında bir camide sohbete katılıyor. Bakıyor ki imâm, yanlış şeyler ifade ediyor. Orda ona da karşı çıkıyor. Camide cemaatin arasında değil ama, müsait bir anında yakalayıp imamı kenara çekiyor ve ona diyor, “Hocaefendi siz böyle böyle söylüyorsunuz, lakin bunlar filhakika doğru şeyler değil” (yani akideye uygun değil veyahut da fıkha uygun değil), itirazı oluyor. Orda da bir sıkıntı yaşıyor.

     Şeyh Ali Septî mecburen Harput’tan da ayrılmak zorunda kalır. Ordan kalkıp bu sefer dePalu’ya gelir.

     Şeyh Ali Septî, Mezire (Elâzığ) ilinin Palo (Palu) ilçesine giderek yerleşir; Palu’da tekke ve medresesini tesis eder.

foto-03-002.jpg

     Palu’da ciddî bir Ermenî nüfûsu var. Ama Palu’nun da yerel beyleri var, Palu beyleri. Bunlar da Palu’nun etrafındaki bütün Zaza (Dımılî) köylerini adetâ sömürüyorlar. “Bêj” adı verilen ağır vergiler alıyorlar köylülerden. Köylüler perişan!

     Şeyh Ali Septî Efendi ilk tavrını orada koyuyor. O yüzden Zazalar, bu zûlme ve sömürüye karşı çıkan, haksızlığa karşı suskun kalmayan bir şeyh görünce, O’na müthiş derecede bağlanıyorlar. Çünkü bu karakterde, böyle tavır koyan (günümüz tabiriyle devrimci, mazlumdan yana, ezilenden yana, ezene karşı olan) bir şeyh tipi görmemişler. Şeyh demek, onların tasavvurunda, kendilerini sömüren ağalarla iyi geçinen, hatta onlarla işbirliği yapan tiplerdir. Palu’nun, yani Zaza halkının Şeyh Said ailesine olan bu bağlılığı ve aşırı güveni, işte tâ dedesi Şeyh Ali Septî ile başlayan bir duygudaşlıktır, duygu bağıdır.

     Şeyh Ali Septî olsun, oğlu Şeyh Mahmud Fevzî olsun, O’nun oğlu Şeyh Said olsun, bu karakterde insanlar. Ne zalim devletin tekeline girerler, ne de sömürücü ağaların beylerin. Onlar her zaman için mazlum ve gariban, aç ve sefil olan halkın yanındadırlar, köylülerin safındadırlar. Bu şeyhler, halkçıdırlar, halkçı şeyhlerdirler.

     Bunlar zaten ticarete de atılıyorlar. Medreseleri inşâ etmek, onları ayakta tutabilmek, talebelerin iâşelerini sağlamak, bütün bunlar hep maddî imkânlara bakıyor. Mecburen ticarî işlere de el atıyorlar, bunları sağlayabilmek için. Bu bir çeşit sosyolojik hadisedir, boşluğun doldurulmasıdır.

     Şeyh Ali Septî, Palu’nun Kelxasî (Altıoluk) ve  Erdûrûk (Gökdere) köylerinde imamlık yapar. Kelxasî köyünde evlenir. (Kelxasî köyünün şimdiki uydurma resmî ismi Altıoluk’tur;Erdûrûk köyünün de uyduruk resmî ismi Gökdere.)

     Palu’nun Kelxasî köyünden muvahhîde bir hânımla evlenen Şeyh Ali Septî’nin, bu evlilikten dört oğlu dünyaya gelir: Mahmud, Hasan, Hüseyin ve Mûhâmmed.

     Oğullarının hepsi de İslamî tedrisat ve terbiye ile yetişip Qûr’ân ahlâkı ile büyür. Büyüdüklerinde hepsi de İslam âlimi olup yüzlerce talebe yetiştirirler.

     Bunlardan, en büyük kardeş olan Mahmud (Şeyh Mahmud Fevzî), 1925 yılında laik rejime karşı kıyâm eden Şeyh Said’in babasıdır.

     Şeyh Said’in dedesi olan Şeyh Ali Septî Efendî’nin hayatı, İslam ilmi ve seyahâttır. Çılsıtun’dan Diyarbekr’e, Diyarbekir’den Şam’a, Şam’dan Lice’ye ve ordan da Palu’ya...

      Şeyh Mahmud Fevzî

     1925 yılında laik Cumhuriyet idaresine karşı ayaklanan Şeyh Said’in babası olan Şeyh Mahmud Fevzî, Molla Kasım’ın torunu, Şeyh Ali Septî’nin oğludur.

     Babasının yanında İslamî eğitimini alan Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, babası Şeyh Ali Septî Efendi’nin hizmet alanını daha da genişletir.    

     Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, Çêwlîk (Bingöl) ili Kaniya Reş (Karlıova) ilçesinden Ali Ağa’nın kızı Gülfem Hatun ile evlenmiştir. Kayınpederi Karlıovali Ali Ağa, Karlıova’ya yerleşmişler ama aile aslen Bingöl tarafından, Zıktî aşiretindendir. Dara Hênê (Genç)’den gitmişler, Hınıs’a yerleşmişlerdir. Karlıovalı Ali Ağa’nın Şeyh Mahmud Efendi ile evlendirdiği kızı Gülfem Hatun, Şeyh Tahir Efendi ile Şeyh Mehdî Efendi’nin annesidir.

     Kayınpederi Ali Ağa kendisine diyor ki: “Sen şimdi bu medreseyi kuruyorsun, talebe yetiştireceksin, şimdi bunların masrafı vardır, bunların iaşesi lazımdır. Sen şimdi halktan toplarsan kıymetin düşer; yani köylü yoksul, perişan zaten; insanlardan sen talebeler için tayin diye toplarsan millet belki mecburen verir ama hoş olmaz. İstersen gel bunu ben sana ucuz bir şekilde satayım.” Yani damadına diyor ki, “Bir kısım senin paran, bir kısım da ben sana satayım. Ama çok da öyle kâr değil, yani usulen.”

     Kayınpederi Ali Ağa da Hınıs’ın Kolhisar mıntıkasını satın alıyor; bir kısım da etrafında hali vakti yerinde olan insanlar destek oluyor ve medreseyi orada kuruyor. O toprakların üzerinde ve kimseden de birşey istemiyor. O topraklar dediğimiz, ekilip biçilen topraklar değil, meradır. Buğday arpa falan yok; ottur, otlaktır. Orda koyun besliyorlar, hayvancılık yapıyorlar. Onun gelirini de talebelerin yemesi içmesi, medresenin masrafları için kullanıyorlar.

     1847 yılında mîrlikler lağvedilince şeyhlerin halk nazarındaki kabûlü artmış, bölgedeki en ciddî otorite şeyhler olmuş, hatta birçok mîr ailesi bir nevî şeyhlerin himayesine girmişlerdir. Kürdistan’da mirlikler lağvedildikten sonra, mirlikler ve beylikler ortadan kaldırıldıktan sonra, sosyal, siyasal ve ilmî bir boşluk doğuyor. O noktada şeyhler bu boşluğu dolduruyor. Şeyhler bir nevî toplum önderi oluyorlar. Hatta ağalar, mirler ve beyler şeyhlerin müridi oluyor. Şeyh Mahmud Fevzî, babasının hâlifeleriyle teşkilâtsal bir bağlantı kurmuş, sık sık medrese, dergâh ve kendilerine bağlı mürîdleri ziyaret edip onlarla yakın ilişki halinde olmuştur.

     Şeyh Mahmud Fevzî, bir süreliğine Mezire (Elâzığ) ilinin Palo (Palu) ilçesinden çıkıp Kalikala (Erzurum) ili Xînus (Hınıs) ilçesine yerleşir. Hınıs’ta, o zamanlar köy olan, fakat şu anda ilçe merkezinin bir mahallesi durumunda olan Kolhisar’a yerleşip burada imamlık yapar. Daha sonra Aladdîn Paşa’lardan köyü satın alır.

     Evlilikleri de stratejiktir, Şeyh Mahmud Efendi’nin. Şöyle ki: Meselâ en kuzeydeki bir bey ailesi olan Erzurum’daki Hınıslı Ali Ağagil, güçlüdür, Serhat bölgesinin güçlü bir bey ailesidir, onların kızıyla da evlenmiştir, fakat en güney uçtaki Eğil – Piran bey ailelerinden, yani Diyarbekir civarından da Emine Hatun isimli bir hânımı da zevce olarak alır. Farklı uçlardaki bu güçlü ailelerle bu akrabalıklarının temelinde amaç, Kürdistan’da bir örgütlenme yapmaktır.

     İyi bir stratejisttir, Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud Fevzî Efendi. Yani evliliklerinde de, çocuklarını evlendirirken de, bu stratejiyi yürütmüştür. Yani bu nedir? Kürdistan’ın siyasal boşluğu, Kürdistan’ın aleyhineydi. Paramparça oluyor, kan dâvâları oluyor, biribirlerini öldürüyorlar, eziliyorlar. Ama güçlü bir irade etrafında bunlar biraraya gelince, bu defa barış, sulh, selamet oluyor, böyle olunca da ziraatta ve birçok şeyde de ilerleme oluyor. Kan dâvâlarından ve biribirlerini öldürmeden kaynaklanan yoksulluğu da bertaraf ediyorlar. Meselâ Bitlis ve Van taraflarında, Ağrı taraflarında Mala Ğaws ve Hizan şeyhleri, oraları bir bakıma örgütlüyor.

     Kolhisar köyünde takvâ ehli ve hâyâ sembolü bir hânımla evlenen Şeyh Mahmud Fevzî’nin, bu mübârek evliliğinden yedi oğlu dünyaya gelmiştir: Mûhâmmed Said, Bahaddîn, Diyaddîn, Necmeddîn, Tahir, Mehdî ve Abdurrahîm. (NOT: Çocuklarının hepsini de İslamî tedrisat ve terbiye ile yetiştirip Qûr’ân ahlâkı ile büyüten Şeyh Mahmud Fevzî’nin yedi oğlundan dördü, Allâh yolunda canlarını verip şehâdet şerbetini içmişlerdir: Şeyh Said, Şeyh Bahaddîn, Şeyh Diyaddîn ve Şeyh Abdurrahîm.)

     Oğullarının hepsi de İslamî tedrisat ve terbiye ile yetişip Qûr’ân ahlâkı ile büyüdü. Büyüdüklerinde hepsi de İslam âlimi olup yüzlerce talebe yetiştirdiler.

     Bunlardan, Şeyh Mahmud Fevzî Efendi’nin en büyük oğlu olan Mûhâmmed Said, bu kitabın konusu olan Şeyh Said’den başkası değildir.

     Şeyh Mahmud Fevzî, Elâziz’in Palo (Palu), Diyarbekir’in Piran (Dicle) ve Erzurum’un Xînus(Hınıs) ilçelerinde, dergâhların yanında büyük medreseler açmış, bölgenin değerli âlimlerini bu medreselere getirip eğitim vermelerini sağlamıştır. Ayrıca Lıcê (Lice) mîrlerinden olan kayınpederinden kendisine kalan mirasla hayvan ticaretine başlamış, Şam bölgesine hayvan satmış ve Kolhisar köyünü alarak ticaretini geliştirmiştir. Bu vesileyle medreselerin maddî külfetini, savaştan çıkmış, vergi veren halkın üzerinden kaldırmış, fâkir insanlara yardımcı olmuştur. Daha sonraları ticaret alanları genişlemiş, İran, Azerbeycan ve Rusya taraflarına doğru açılmışlardır.

     Şeyh Mahmud Fevzi’den sonra da ailesi, çocukları, hem medresede ilim dersi vererek yeni âlimler yetiştirmekte, hem maneviyât dersleriyle topluma ahlâkî terbiye vermekte, hem irşâd ve teblîğle vakitlerini bereketlendirip sosyolojik ıslâh görevlerini birer öncü ve rehber olarak yerine getirmekte, hem de ticaretle meşgul olup rızıklarını temin etmeye çalışmaktadırlar. Ayrıca halkın dînî ve dünyevî sorunlarındaki en önemli merciî, bu aile olmuştur. Tüm bunlarla birlikte Mıj (Muş) ve Çêwlîk (Bingöl)’te de medreseler açmışlar, Kürdistan’ın büyük beyliklerinden olan Palu Beyliği bu aileye intisap etmiştir.

     Şeyh Ali Septî’nin oğlu Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, Piran’a geliyor. Piran’da ciddî bir aydınlanma hareketi başlatıyor. Aşiretleri birleştiriyor, küçük küçük aileleri ve güç sahibi insanları biraraya getiriyor ve ortak bir yönetim altında bunları buluşturuyor. Kan dâvâlarını sona erdiriyor, dâvâlı aileleri barıştırıyor.

     Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, Piran’da bir caminin inşaatında bizzat çalışmıştır. Bu cami, o unutulmaz 13 Şubat 1925 günü oğlu Şeyh Said’in konuşma yaptığı ve kıyâmı başlatan camidir. Şeyh Said’in 13 Şubat 1925 günü halka vaaz verdiği cami, yani kıyamın başladığı gün, kıyamı başlatan konuşmayı yaptığı cami, bu cami bizzat babası Şeyh Mahmud tarafından yapılan bir camidir.

     “Piran Orta Camiî” diyorlar. Piran’ın üç tane camisi var; bu orta mahallenin camisi olduğu için bu isimle anılıyor. Cami halen duruyor.

     Şeyh Said Efendi’nin de 1925’te gelip hutbe okuduğu, caminin damından millete va’zeylediği cami, babasının inşaatında görev aldığı cami...

     Şeyh Mahmud Efendi caminin inşaatında bizzat çalışıyor. Temeline ilk taşı Şeyh Mahmud Fevzî Efendi koyuyor. Köylüler diyorlar ki, “Şeyhim, sen niye çalışıyorsun? Sen bırak biz yaparız”, elinden almaya çalışıyorlar. Ama Şeyh Mahmud Efendi bırakmıyor, köylülerle birlikte çalışıyor, O da gayret ediyor teşvik bâbında.

     Taş var orda. Halen duruyor. Diyorlar ki, “Şeyh Mahmud Efendi bu taşı 4 – 5 kişiyle tutup bööööyle getirdi ve buraya koydu”.  Temeline yani.

     Piran (Dicle) halkı hâlâ anlatıyor bunları. Herkes de diyor zaten, “Sel oldu, deprem oldu, her yer yıkıldı ama bu cami yıkılmadı. Çünkü Şeyh Mahmud Efendi inşaatında bizzat çalışmış”. (Halkın inanışı, hani mübârek zât!)

     Ayrıca sulu ve önemli bir bahçe var orda. O bahçeyi de satın alıyor, sonra da vakfediyor, diyor ki, “Bu caminin ve yanındaki medresenin vakfiyesi olsun, talebeler bundan istifade etsin.”

foto-04-004.jpg

     Ordan geliyor Lice taraflarına. Şeyh Mahmud Efendi böyle senede iki defa tur yapar, geziye çıkardı; Palu’dan, Bingöl üzerinden gelir, Piran tarafından tekrar döner, Lice ve Genç üzerinden tekrar giderdi. Bu bölgelerde de babasının bütün halifelerini, babasının atadığı, Şeyh Ali Septî’nin atadığı halifeleri denetler, icazetlerde bulunur. Aynı zamanda huzursuzluklarla uğraşır, kan dâvâlılarını barıştırır, halkı uyarırdı.

     Şeyh Mahmud Efendi vefât ettiğinde, büyük oğlu, ağabey Şeyh Said Efendi kardeşlerine sahip çıkıyor.

     Şeyh Said Efendi, etraftan birçok yetim ve yoksul aile çocuğunu da getiriyor ve medresede istihdam ediyor. Özellikle 93 Harbi’nden kalma yetimler bunlar. 93 Harbi büyük bir felâkettir ve en büyük acısını da Kürtler çekmiştir. Binlerce insan yetim ve öksüz kalıyor. Elinden geldikçe onlara sahip çıkmaya çalışıyor. Tabiî hangi şartlar altında bunları yapmaya çalıştığını tasavvur etmek bile müşkül; o acılı dönemin şartlarını bilmek lazım. Açlık, yoksulluk, sefalet; hepsi diz boyu.

     Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, çocuklarının yetişmesine büyük bir ehemmiyet vermiş, onları bölgedeki en birikimli âlimlerin yanına göndermiş, bazen de âlimleri medresesine dâvet edip ders verme olanaklarını sağlamıştır.

     Büyük bir zât ve mübârek bir âlim olan, ömrünü İslam ve Qûr’ân yolunda talebe yetiştirmeye adayan Şeyh Mahmud Fevzî Efendi, en başta kendi oğullarının hepsini de İslamî tedrisat ve terbiye ile yetiştirip Qûr’ân ahlâkı ile büyütmüştür.

     Yedi oğlundan dördünün Allâh yolunda şehîd olması, bunu tek başına anlatmaktadır.

 

 ŞEYH SAİD’İ YAKINDAN TANIYALIM 

     Şeyh Said’in bizzat kendisi ve mübarek yaşamı, bereketli ömrü, son yılında gerçekleştirdiği âzîz kıyamdan bile çok daha fazla örnek teşkil edecek mahiyettedir. Bunu rahatlıkla söylemek mümkün.

     Şeyh Said o kadar güzel bir insandı ki, O’nu sözle, kelimelerle anlatabilmek, o güzelliği sohbetlere sığdırabilmek mümkün değil.

     Bu coğrafyada öyle bir insanın yaşamış olmasını ve bize de kutlu bir miras bırakmış olmasını, sonraki nesiller olan bizler Allâh’ın bir lütfu olarak görmeliyiz. O mirası sahiplenmeli, devam ettirmeliyiz.

 

      Şeyh Said’in Doğumu

     1865 yılında, Mezire (Elâzığ) ilinin Palo (Palu) ilçesinde Şeyh Mahmud Fevzî Efendi’nin bir oğlu olur. Adını “Muhammed Said” koyarlar. İşte bu çocuk, 60 yıl sonraki kıyâmın rehberi Şeyh Said’dir.

     Şeyh Ali Sebtî’nin en büyük oğlu olan Şeyh Mahmud Fevzî’nin ilk çocuğudur, Muhammed Said.

     Muhammed Said bebek “kırkını çıkardığında” (40 günlük olduğunda), bebeği alıp dedesi Şeyh Ali Sebtî’ye götürürler. Şeyh Ali Sebtî ayağa kalkar, torununu kucağına alır, minik ve taptaze boynundan öper ve şöyle der: “Torunum Said, Ümmet’in Said’i olacaktır.”

      Şeyh Said’in Çocukluğu

     Şeyh Said’in çocukluğunun ilk yılları Palu’da geçer. Daha sonra babası Şeyh Mahmud Fevzî Efendi tarafından Hınıs’a yerleştirilip ikâmet ettirilmiş, burada medrese tahsili görmeye ve “Fıkıh”“Tefsîr” ve “Hâdis” dersleri almaya başlamıştır.

     Babası Şeyh Mahmud Fevzî’nin o zamanlar Mezire (Elâzığ) ilinin Palo (Palu) ilçesi, Kalikala(Erzurum) ilinin Xînus (Hınıs) ilçesi ve Diyarbekir (Diyarbakır) ilinin Piran (Dicle) ilçesinde medreseleri vardı. İlmî tahsilini babası Şeyh Mahmud Fevzî’nin medreselerinde, bölgenin en birikimli âlimlerinin yanında yapan küçük Said, Palu’da Şeyh Hasan, Mıj (Muş)’ta Molla Mûhâmmed, Mılazgîr (Malazgirt)’de Molla Musa ve Molla Abdulhamîd’in yanında okur. Müthiş bir zekâya sahip olan ve henüz çocukluk çağında bu kıvrak zekâsı fark edilen küçük Said, babası tarafından özel bir eğitime tabi tutularak en yetenekli mollalardan İslamî ilimler alanında ciddî bir eğitim alır.

 

      Şeyh Said’in Eğitimi

     Şeyh Said Efendi, zamanındaki âlimler içerisinde en muteber âlimlerin başında gelmektedir. Klasik medrese usûlüne vakıf olup, birçok kitabı ezbere dahi okuyabiliyordu. Ezberlediği normal hacimli birçok eserin yanında “İbn-i Abidîn”, “Tefsîr-ul Celâleyn” ve“Sahîh-i Buharî” gibi büyük hacimli kaynak eserleri ezbere bilir, “Melayê Cezirî Divânı”nı ve birçok divânı ezbere okurdu.

     Şeyh Said, İslamî eğitim sistemine göre tedrisat yapan medreselerde eğitim görmüş,dönemin en iyi dîn tedrisinden geçmiş, “Bediî”, “İstiare”, “Tefsîr”, “Hadîs”, “Usûl-i Fıqh”, “Sarf” ve “Nahîw” okumuştur. “İstiare”, “Bediî” ve “Beyan”ın kısımlarındandır. Şeyh Said dînî ve beşerî ilimleri aynı anda tahsil etmiş, her iki alanda da akademik donanımını tamamlamış eşsiz bir âlimdi. “İslam Felsefesi”, “Eski Yunan Felsefesi”, “Mantık”, “Astronomi”, “Felsefe”, “Geometri” ve “Matematik” derslerini okumuştu. Arapça’yı Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu.

     Şeyh Said, gençlik yaşından itibaren çevresinde ve ilim merkezlerinde sivrilmiş, tanınan ve itibar edilen bir kişilik olmuş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîlik’in “Postnişînlik” ünvânını eklemişti.

     Babası Şeyh Mahmud Fevzî Efendi’nin vefâtıyla medrese ve tekke hizmetlerini yürütme vazifesi, ailenin büyüğü olan Şeyh Said Efendi’ye kalır.

     Şeyh Said’in torunu Abdulillâh Fırat’ın açıklamalarına göre, Şeyh Said’in kendisine bağlı 400’e yakın medresesi ve 500’e yakın tekkesi mevcut idi. Şeyh Said’in tüm bu kurumlarla teşkilâtsal bir bağı vardı. Bu medreselerin en bilinenleri Palu, Piran (Dicle), Hınıs, Bingöl ve Muş’taki medreselerdi.

     Şeyh Said’in kütüphanesinde 10 bin yazma, 10 bin de matbu olmak üzere 20 bin cilt kitabı vardı. Bu eserlerin tümü kıyâmdan sonra laik rejim tarafından yakılmıştır.

      Şeyh Said’in Şemali

     Şeyh Said uzun boylu, esmer tenli ve narin yapılıydı. Temizlik ve şıklığa büyük özen gösteriyor, gabardin şalvarın üstüne, önü ibrişim işlemeli “Halep işi kırk düğme” yelek ve onun üstüne de pelerin giymeyi seviyordu. Ağarmış, apak olmuş sakalını kınalıyor, kızıl parıltı veriyordu. İslamiyet’te kına ve erkeklerin gözaltına sürme çekmesi sünnetti. O da Kürt erkekleri arasında yaygın olan modaya uyarak, ağarmış sakalını kınalıyor, kirpiklerinin altına sürme çekiyordu.

     Şeyh Said’in yüzü çok güzeldi. Gözleri derin, bakışları çok tatlıydı. O kadar güzel bir yüzü ve o derece tatlı bakışları vardı ki, yaşı ne kadar ilerlemiş olursa olsun genç bir delikanlı gibi dururdu. Simâsı, gözleri, bakışları, görende hayranlık bıraktırırdı.

      Şeyh Said’in Evlilikleri ve Çocukları

     Şeyh Said ömrü boyunca üç defa evlendi. İkinci ve üçüncü evliliklerini, hânımı vefât ettikten sonra yaptı.

     Mezire (Elâzığ) ilinin Palo (Palu) ilçesinden olan Şeyh Said, ilk evliliğini Çêwlîk (Bingöl)ilinin Çan (Göltepesi) köyünden Şeyh Ahmed’in kızı Emine Hanım’la yaptı ve bu evlilikten üçü erkek dördü kız olmak üzere yedi çocuğu oldu.  (Şeyh Said’in kayınbabası olan Çanlı Şeyh Ahmed, kapatılan Refah Partisi Bingöl Milletvekili, şu anda ise Halkın Sesi Partisi / HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüsamettin Korkutata’nın dedesinin babasıdır.)

     Döneminin en büyük İslam âlimlerinden biri olan Şeyh Ahmed’in üç kızı vardı. Hepsini de İslamî ahlak ve edebe göre yetiştirdiği kızlarından Emine Hanım’ı Şeyh Said’le, Rabiâ Hanım’ı Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Bahaddîn’le, diğer kızı Halime Hanım’ı da Şeyh Said’in amcası Şeyh Hasan’la evlendirdi.  (Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Bahaddîn ve hanımı Rabiâ Hanım, Hak ve Özgürlükler Partisi / HAKPAR Kurucusu ve Onursal Başkanı râhmetli Abdulmelik Fırat’ın dedesi ve ninesidir. Şeyh Said, bir kızını kardeşi Şeyh Bahaddîn’in oğluna vermiştir. Şeyh Said’in kızı Ayşe Hanım ile Şeyh Bahaddîn’in oğlu Şeyh Şahabeddîn, Abdulmelik Fırat’ın anne – babasıdırlar. Şeyh Said’in amcası Şeyh Hasan ve hanımı Halime Hanım ise, Doğru Yol Partisi / DYP Elâzığ Milletvekili râhmetli Ali Rıza Septioğlu’nun dedesi ve ninesidir. “Septioğlu” soyadı Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Sebtî’nin adından gelmektedir.)

     Şeyh Said’in Emine Hânım’la olan eviliğinden üçü erkek, dördü de kız olmak üzere yedi çocuğu oldu.

     Emine Hanım’ın vefâtından sonra “Cibranlı Halîd” olarak bilinen, 1921 yılında Erzurum’da kurulacak olan “Kürdistan İstiklâl Cemiyeti” (Azadî)’nin kurucularından Miralay Halid Cibranî (Cibranlı Halid Bey)’nin kızkardeşi Fatma Hanım ile evlendi. Bu evliliğinden Ahmed isminde bir oğlu oldu.

     Şeyh Said’in üçüncü evliliği ise Nazife Hanım iledir. Bu son evliliğinden de Azize adını verdikleri bir kızı ve Abdulhalik adını verdikleri bir oğlu oldu.

      Şeyh Said’in Örnek Kişiliği

     Şeyh Said yalnızca ilmî birikimi ve hem dînî hem de beşerî ilimler sahasındaki uzmanlık ve otoriterliğiyle kendisine gıpta ile yaklaşılıp itibar edilen bir İslam âlimi değil, aynı zamanda örnek kişiliği, alçakgönüllülüğü, mütevazî yapısı, insanlara sevgi ve hoşgörüyle yaklaşması, bulunduğu tüm ortamlarda insanlarla rahat dostluklar kurup sıcak ilişkiler içinde bulunan bir kişi olarak da toplumda çok sevilen ve değer verilen bir insandı.

     Şeyh Said Efendi’nin hitâbeti güçlü, irticalî konuşmaları meşhurdu. Büyük oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi, “Benim babam konuşunca tesirinde kalmamak mümkün değildi” demektedir.

     Şeyh Said disiplinli bir eğitimciydi de. Yine oğlu Şeyh Ali Rıza, bununla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Ben çayı çok seviyordum. Babam Şeyh Said Efendi de bunu biliyordu. Bizim ailemiz çok zengindi, her türlü imkânımız vardı. Babam da beni seviyordu. Ben çayı sevdiğim için günde iki defa çay içmeyi istiyordum. Babam buna izin vermiyordu. ‘Günde bir defa çay içeceksin’ diyordu. ‘Senin kalkıp bir çay içmen yarım saati bulur. Sen yarım saatini zayî edemezsin’ diyordu. ‘Sen ders vereceksin ve dersini okuyacaksın’. Babam böyle çok otoriter bir insandı. Annem de beni çok seviyordu. O çayı sevdiğimi bildiği için bana çay yapmak istiyordu. Ama babam O’na kızıyordu. Annem de, ‘Ne yaparsanız yapın ama Ali Rıza’ya karışmayın’ diyordu.”

     Şeyh Said, vereceği icâzeleri belağâti ve fesahâti güzel, edebî bir dille yazardı. Birine icâze verdikten sonra o talebesini yanına alıp büyük bir köye giderdi. Orada köylülere, “Yarısı sizden yarısı benden olmak üzere bir medrese yapalım” derdi. Kendisi de yaptırdığı medrese için mutlaka parayı verirdi. İlk parayı da her zaman O verirdi. Bu yaptırdığı medreseye de kendi talebesini müderrîs olarak bırakırdı. Yanında böyle icâze alan öğrencilerine medrese açıp o medreseyi bu öğrencilerine teslim ediyordu.  Şeyh Said, yetiştireceği talebelerini Hınıs’takiDere Camiî’ne getirip zikir yaptırır, sülûkâ girdirirdi. Bunlara İslamî terbiye verdikten sonra onları güzelce yetiştirip “hilâfet” verirdi. Şeyh Said, yetiştirdiği kişileri farklı bölgelere götürürdü. Götürdüğü yerde 10 ilâ 15 gün arasında o hâlifesinin yanında kalırdı. Onu halka tanıtırdı. Bu hâlifeleri de sürekli bir şekilde kontrol ederdi. Hınıs’taki Kolhisar köyü Şeyh Said’in kaldığı merkez idi. Hâlifelerle toplantılarını ve diğer etkinlikleri burada yapardı.

     Şeyh Said, gittiği bütün yerlerdeki siyasî atmosferle yakından ilgilenirdi. Meselâ Diyarbekir’e geldiğinde iki yere uğradığı, Mesudiye Medresesi’nde âlimlerle ilmî mülahazâlarda bulunduğu ve Cemil Paşazade’lerin konağında siyasî istişarelerde bulunduğu söylenir (Cemil Paşa ailesinin Şeyh Said’in mürîdi oldukları, ailenin günümüzdeki fertleri tarafından ifade edilmektedir). Şeyh Said, her gittiği yerin sosyal ve siyasal nabzını tutardı. Gezdiği yerlerde zeki, kabiliyetli talebeleri tesbît eder, medreselerinde onlara eğitim imkânı sağlar, talebelerin masraflarını da kendisi tedarik ederdi.

     Şeyh Said, bir il veya ilçeye gittiğinde oranın vali veya kaymakamı Şeyh Said’i karşılamaya gelir, evine misafir ederdi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bingöl’ün Dara Hênê (Genç) ilçesine gittiğinde kaymakam Şeyh Said’i karşılamaya gelir. Şeyh Said, kaymakamı başaçık görünce ona iltifat etmez, evinde de kalmaz. (O zamanlar devlet ricali başlarına fes takarlardı. Başaçık gezmek “Batılılaşma” temayülü olarak kabul edilirdi.)

     Şeyh Said kendi şahsî işlerini başkalarına yaptırmazdı. Elbiselerini daima temiz tutar, insanlara yumuşak davranırdı. Kürt diliyle yazdığı yazılarını Arap Alfabesi’yle ama Fars usûlüne göre güzel bir hatla yazardı. Sabah namazından sonra tefsîr okur, akşam namazından sonra hatme-i hacegân yaptırır, halkın sorunlarını dinler, kendisi veya hâlifelerinden birine vaaz yaptırırdı.

     Şeyh Said’in büyük oğlu Şeyh Ali Rıza anlatıyor: “Medreselerde şaka yapmayı seven bazı talebeler vardı. Babam Şeyh Said Efendi bana ‘Kesinlikle o tip adamlar senin yanına gelmesin’ diyordu. Talebelere de, ‘Medresede ne şaka yaparsanız yapın ama Ali Rıza’nın yanında şaka yapıp O’nun ciddîyetini bozmayın’ derdi. Şeyh Said zeki talebeleriyle özel olarak ilgilenir, birçok kitabı onlara ezberletirdi. Babam Şeyh Said genel olarak ihtisas talebelerinin derslerini verirdi. Fıkıh’ta “Ehkâm’us- Sultanîye” bölümünü ezberletirdi. İslam’ın devlet sistemi, cihad gibi konular üzerinde özellikle ciddîyetle dururdu. “İlk sosyoloji kitabı” olarak kabul edilen ve sosyoloji ilminin kurucusu İbn-i Haldun’un kaleme aldığı ‘Mukaddime’ isimli eseri okutmadan hiçbir talebesine icazet vermezdi.”

     Şeyh Said Efendi, ferâset ve kabiliyetiyle bölgedeki Müslümanlar’ın rehberliğini yaptığı gibi,adaletiyle Ermenîler’in de teveccühüne mazhar olmuştu. Sünnî, Alevî, Ermenî, herkes tarafından sevilip sayılan, nasihat ve tavsiyelerine değer verilen bir âlimdi. Şeyh Said, insanlar dertlerini anlattıklarında sabırla onları dinler, insan psikolojisinden çok iyi anlar, insanların sorunlarına güzel çözümler üretirdi.

     Üstâd Bediüzzeman Said-i Kûrdî (Nursî), Şeyh Said hakkında şöyle demektedir: “O’nun boyu, konuşması çok farklıydı; tipik Kürdistan şeyhlerine hiç benzemiyordu. Ben Şeyh Said Efendi’yi bir şeyh olarak değil, bir lider olarak gördüm hep.”

      Şeyh Said’in Bildiği Diller

     Şeyh Said Efendi, tam 7 dil biliyordu. Bunların en başında gelen ikisi, tabiî ki anadilleri olan Kûrmanc ve Zaza Kürtçeleri’ydi.

     Şeyh Said, Elâzığ’ın Palu ve Erzurum’un Hınıs ilçelerinde büyümüştür. Palu’da Zazalar, Hınıs’ta Kûrmanclar yaşarlar. Bu yüzden Şeyh Said, daha çocukluk yaşlarında Kürtçe’nin iki lehçesini de öğrenmiştir.

     İlginç olan bir nokta da şudur ki, Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud Fevzî, Zaza Kürtçesi’ni bilir ama Kûrmanc Kürtçesi’ni bilmez, Şeyh Said’in dedesi Şeyh Ali Sebtî ise tam tersine, Kûrmanc Kürtçesi’ni bilir ama Zaza Kürtçesi’ni bilmezken, Şeyh Said’in hem Zazaca hem de Kûrmancca bilmesidir. O’nun Kürtler arasındaki bütünleştirici yönüne vurgu yapmak isteyen eskiler, bu özelliğine gönderme yaparak şöyle derlerdi: “Bapirê Şêyh Seîd Kûrmancî dızan hzo Dımılî nezan, bavê Şêyh Seîd Dımılî dızan hzo Kûrmancî nezan; lêbelê rêberê me Şêyh Seîd Dımılî ji Kûrmancî ji zana.” (Şeyh Said’in dedesi Kûrmancca bilir ama Zazaca bilmezdi, Şeyh Said’in babası Zazaca bilir ama Kûrmancca bilmezdi; fakat rehberimiz Şeyh Said Zazaca da Kûrmancca da biliyor.)

     Şeyh Said, ticaretle iştiğal etmesi ve İslam âleminin değişik bölgelerindeki âlimlerle olan diyaloğu sebebiyle birçok dile vakıf olmuştur. Kürtçe’nin Kûrmancî ve Zazakî lehçelerinin yanısıra, bildiği diğer 5 dil şunlardı: Arapça, Farsça, Türkçe, Ermenîce ve Urduca.

     Ermenîce’yi Palu ve Hınıs’ta yaşayan Ermenîler’den öğrenmiştir. Şeyh Said ayrıca, daha önce de belirttiğimiz üzere, Hıristiyanlık dînine de ciddî derecede vâkıf bir âlimdi. Ermenîler birçok konuda anlaşmazlığa düştüklerinde Şeyh Said’in yanına gelirler ve O’nun hâkemliğinde problemlerini hallederlerdi.

     Şeyh Said ile amcası Şeyh Hasan, bir aralar ilmî bir konuda mektuplaşırlar. Bu mektuplar karşılıklı olarak şiir şeklinde ve Zaza Kürtçesi, Kûrmanc Kürtçesi, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi olmak üzere 5 dille yazılır. 80 sayfalık bu eseri Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi Hınıs’ta medresede ders verirken bulur fakat 1966 Depremi’nde bu muhteşem eser enkaz altında kalarak kaybolur.

      Şeyh Said’in Ticaret Hayatı

     Kürtler’de sahip olunan koyun sayısı, zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Koyun üreticiliğinin yanında Kürtçe’de “pezê nêr” denilen “kısır koyun” ticareti yapıyordu. Satın aldığı toklu koçları (Kürtçe’de “hogeç”), yaz ayları boyuncu Çêwlîk (Bingöl) yaylalarında otlatıyor, sonbaharda ise Kürtler arasında “Welatê Jêr” (Aşağı Memleket / = Güney Kürdistan)  diye bilinen Musul, Kerkük, Halep ve Şam pazarlarına götürüp satıyordu. Ticaret nedeniyle güney bölgelere yaptığı seyahâtler bir bakıma kendisi için dostlukları pekiştirme vesilesi oluyordu. Sürünün ardından Kürt önde gelenleri olan İslam âlimlerini ziyaret edip, konaklaya konaklaya şehir pazarına gidiyordu. Dönüşte başka bir yol izleyerek yine görüşmeler yapıyor, dostlarıyla buluşuyordu. İlerleyen yaşlarında ticareti büyük oğlu Şeyh Ali Rıza’ya bırakıyor, bu sayede okuma ve toplumsal olaylara daha çok zaman ayırma imkânı buluyordu.

     Şeyh Said ticaret için, ayrıca medrese, tekke ve mürîdlerini ziyaret etmek için seyahâtlerde bulunur, gittiği yerlerde halkın sosyal ve ticarî durumlarını sorardı. Şeyh Said karşısındaki insanın seviyesine göre konuşurdu. Avamdan olan halka hayvanlarının nerelerde otlandığını, hayvanların iyi süt verip vermediğini, ticaretteki kâr ve zararlarını sorardı. İlimle iştiğal edenlere ilmî tecrübe ve değerlendirmelerini aktarır, siyasî meşguliyetleri olanlarla da siyasî konuları konuşurdu.

     Şeyh Said, yörenin en zenginlerinden idi. Xînus (Hınıs), Tekmana Şeqşeqê (Tekman), Kaniya Reş (Karlıova) ve Gûmgûm (Varto) ilçelerinin arasında bulunan dağlar O’na ait olup sürüleri orada otlardı. Her yıl 30 bin tokluk hayvan alır, İran ve Suriye taraflarına götürüp satardı. Şeyh Said satıştan hemen sonra sermaye, kâr ve zekâtını ayırır, sene sonunda zekâtını verirdi. Kıyâmdan önce 90 bin madenî altını vardı. Malını medrese işleri için kullanır, ayrıca halktan ihtiyacı olanlara verirdi.

     93 Rus Harbi’nden sonra Hınıs yöresinde kıtlık olmuştu. Şeyh Said, 400 çift öküz ile 10 bin teneke buğdayı halka vermiştir.

      Şeyh Said’in Hacc’a Gidişi

     Şeyh Said Efendi, Hacc’a gitmeyi, Allâh’ın evi Beytullâh’ı ziyaret etmeyi çok severdi. Oraya gittiğinde değişik İslam ülkelerinden âlimlerle buluşup Müslümanlar’ın sorunlarını, Ümmet-i Mûhâmmed’in siyasî, içtimaî ve ilmî durumlarını konuştukları için Hacc’a gitmeyi“ümmetin buluşması” nazarında telakki eder ve çok önemserdi. Zaten tam 7 dil bildiği için, Şeyh Said’in diğer ülke ve coğrafyalardan gelen Müslüman âlimlerle arasında iletişim sorunu ve dil problemi olmazdı. Şeyh Sâid, Kürdistan coğrafyasının farklı parçalarından gelen Müslüman âlimlerle Kürtçe, Anadolu ve Orta Asya coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle Türkçe, Ortadoğu ve Mağrîb coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle Arapça, İran, Afganistan ve Tacikistan coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle Farsça, Pakistan (Batı Hindistan) ve Hindistan coğrafyalarından gelen Müslüman âlimlerle de Urduca sohbet ederdi. Zirâ Şeyh Said Efendi bu dillerin hepsine de son derece vâkıf bir insandı.

 

     Şeyh Said Efendi, hayatı boyunca 6 defa Hacc’a gitmiştir. 1903 yılında Hacc ibadeti için Hicaz’a gittiğinde altı ay boyunca hadîs alanında çalışmalarda bulunmuş, eğitim görmüş ve kırk günlük bir imtihandan sonra “hadîs icâzesi”ni alıp “muhaddîs” ünvânına sahip olarak Hicaz’dan Kürdistan’a dönmüştür.

      Şeyh Said’in Seyyâh Hayatı ve İlmî Seyahâtleri

     Şeyh Said, Nakşibendî tarikatının özelde Kürdistan, genelde İstanbul’a, Bağdad’a ve Hicaz’a kadar uzanan coğrafyada en tanınan isimlerindendi. Bu yüzden sık sık ilmî seyahâtlerde bulunur, değişik İslam ülkelerini ve Müslüman coğrafyaları gezerek buradaki İslam âlimleri ve mütefekkîrlerle istişare eder, ilmî, siyasî ve içtimaî sohbetler yapardı.

     Şeyh Said seyahâtlerinden birini de Bharat (Hindistan) ülkesine yapmış, Hindistan’ınDehlev şehrinde Mewlânâ Halid-i Bağdadî’nin şeyhi olan Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin kabrini ziyaret etmiştir. Ayrıca oradan da Özbekistan ülkesinin Semerkand ve Buhara şehirlerine geçip Şâh-ı Nakşıbendî’nin türbesini ziyaret etmiş, burada yaptığı konuşmada, “Eğer Kürdistan’daki dâvâm olmasaydı ben hep buralarda kalırdım” demiştir. Gezdiği ülkeler içinde en çok Özbekistan’ı sevmiştir, Şeyh Said Efendi.

 

     Şeyh Said Efendi seyahâtlerinden birini de imparatorluğun pay-i tahtı İstanbul’a yapmıştır. O seyahâtinden sonra İstanbul’dan gelenlere Osmanlı’nın son durumunu, İttihad ve Terakkiciler’i, savaş mes’elelerini sorardı. Şeyh Said siyasî ve güncel mes’elelerle o derece yakından ilgiliydi ki, Erzurum – Hınıs’tayken kendisine her zaman İstanbul’dan gazete gelir, düzenli olarak gündemi takip ederdi.

     Şeyh Said, o dönemler İslamî camiânın en güçlü yayın organı olan ve İstanbul’dan yayın yapan “Sebil’ur- Reşâd” gazetesinin abonesidir ve bu gazete muntazaman kendisine posta yoluyla gelmektedir ki, “İstiklâl Marşı” şâiri Mehmed Akif Ersoy da bu gazetenin yazarları arasındadır. Şeyh Said Efendi, kendisine fikir olarak en yakın bulduğu gazetenin “Sebil’ur- Reşâd” olduğunu ve her sayısını yakından takip ettiğini bizzat mâhkemedeki savunmasında kendisi söylemektedir.

     Şeyh Said mutaassıb, dar düşünceli bir insan değildi. Her türlü insanla konuşur, görüş ve fikirlerini sabırla dinlerdi. Hatta öyle ki, tâ İran’dan Şiâ âlimleri Şeyh Said’i ziyaret etmek için Hınıs’a gelip kendisine misafir olur, Şeyh Said onları hoş karşılayıp ağırlar, kendileriyle İslam Ümmeti’nin vahdeti ve Şiî – Sünnî kardeşliğinin tesisi için tefekkür ve istişâre ederdi. Şeyh Said her konuda fikirlere müsamahakârdı, fakat imân konusunda asla taviz vermezdi.

     Düşünün, iletişim imkanlarının oldukça kıt olduğu, insanların diğer ülkelerdeki şahsiyetler hakkında hiçbir malumatının olmadığı o dönemde bile, Şeyh Said’in şöhreti İslam dünyasının değişik coğrafyalarına kadar yayılmış, hatta İran’dan Şiî âlimleri bile ordan kalıp tâ Hınıs’a, Şeyh Said’in ayağına gelir, O’ndan nasihatler almaya, istifade etmeye çalışırlardı.

     Şimdi böyle bir insanın, hem Sünnî dünyada hem Şiî dünyada bu kadar itibaren edilen ve sözüne değer verilen bir âlimin iletişim ağının bu kadar güçlü ve hızlı olduğu bu zamanda yaşadığını düşünün. Ortadoğu’da yaşanan pekçok sorunda çözüm merciî olmaz mıydı?

     Şeyh Said Efendi tekfirci düşünceye, selefî mantığa şiddetle karşıydı. Çünkü o bağnaz bir insan değildi, halkçı bir insandı. Malzumlardan, mustaz’âflardan yanaydı. Bakın bununla ilgili bir anekdot anlatalım:

     Hicaz’da ikamet eden Enqawî seyyîdlerinden Seyyîd Ali bir gün Şeyh Said’i ziyarete gelir. Şeyh Said, O’nu Varto’da karşılar ve Hınıs’a getirir. Seyyîd Ali, bir gün Hınıs Camiî’nde vaaz verirken halka Vahhabî fikirlerini empoze eder. Bunu duyan Şeyh Said Efendi çok kızar ve Seyyîd Ali’ye bu tür fikirleri halka aktarıp aktarmadığını sorar. Seyyîd Ali aktardığını söyleyince, Şeyh Said kendisini uyarır ve “Sen seyyîdsin, senin söylediklerini bu halk önemser; onların düşüncelerini sulandırmaya hakkın yoktur” der. Birkaç kişiyi yanına vererek O’nu ata bindirir ve Hicaz’a geri gönderir.

 

 ŞEYH SAİD’İN KARDEŞLERİNİ YAKINDAN TANIYALIM 

     1925 Kürdistan İslamî Direnişi’nin âzîz rehberi Şehîd Şeyh Said’in 6 erkek kardeşi vardır. Kendisi 7 kardeşin en büyüğü olan Şeyh Said’in kardeşleri (büyükten küçüğe doğru) şunlardır:

      Şeyh Bahaddîn

     Şeyh Bahaddîn Efendi, zamanının önemli İslam âlimlerinden olup “Hınıs Müftülüğü”yapmıştır.

     Şeyh Said kıyâm hazırlıkları için Hınıs’tan ayrılırken kardeşi Şeyh Bahaddîn’e uğruyor. 3 Ocak 1925. Kıyâmdan bir buçuk ay önce.

     Şeyh Said, kıyâm için gerekli hazırlıkları tamamlamak üzere çalışmalara başlayacağını, gidişatın hiç iyi olmadığını, önlem alınmazsa bu yeni kurulan rejimin hem memleketi dînsizleştireceğini hem de Kürtler’i yok edeceğini söylüyor. Cihad vaktinin gelmiş olduğunu söylüyor.

     Şeyh Bahaddîn ağabeyi Şeyh Said’e askerinin ve gerekli mühimmâtının olmadığını, dolayısıyla biraz daha ihtiyatlı davranması gerektiğini söylediğinde, Şeyh Said Efendi, “Allâh (cc) bana kıyâmet gününde, ‘Bu kadar zengindin, ilmin vardı; sen bunlarla ne yaptın? Sana hem ilim hem zenginlik verdiğim halde, bu imkânlarla Dîn-i İslam’ı yüceltmek ve Qûr’ân’ı hâkim kılmak için ne gayret gösterdin?’ diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim?” diyerek cevap vermiştir.

     Şeyh Bahaddîn susuyor; başını mahzun bir şekilde öne eğiyor ve hiçbir şey söylemiyor.

     Kardeşinin o düşünceli haline şefkat duygularıyla bakıp tebessüm eden Şeyh Said, Şeyh Bahaddîn’in çenesinin altından tutup başını yukarı kaldırıyor ve gözleri nemlenmiş bir şekilde, ki ağlamamak için kendini zor tutuyor Şeyh Said Efendi, kardeşinin başını yukarı kaldırıyor ve sonra başından okşayıp şunları söylüyor:

     “Bahaddîn, Bahaddîn! Hiç merak etme, mahzun olma. Ben Diyarbekir’de asılacağım, sen de Qûr’ân okurken şehîd olacaksın.”

     Bunları söylemek Şeyh Said’in içine nasıl doğdu bilmiyoruz ama, hakikaten de aynen öyle oldu. Şeyh Said Diyarbekir’de idam edildi, kardeşi Şeyh Bahaddîn de rejim askerleri tarafından Qûr’ân üzerinde şehîd edildi.

     Şeyh Said Efendi çalışmalara başladığında Şeyh Bahaddîn Efendi Hınıs’ta kalır. Şeyh Said’in kıyâm hazırlıklarından haberdar olan laik rejim, O’nu ve tüm kardeşlerini takip etmektedir.

     Şeyh Bahaddîn Efendi, âdeti olduğu üzere her ikindi namazından sonra pencere kenarında Qûr’ân-ı Kerîm okuyup dûâ ederdi. Yine bir gün bu haldeyken, kıyâm daha başlamamışken ve hazırlık aşamasındayken, evine baskın düzenleyen laik rejim güçleri tarafından şehîd edilir.Qûr’ân-ı Kerîm okurken şehîd edilen Şeyh Bahaddîn’in kanı Qûr’ân’ın üzerine dökülür.

     Bu vukuatla kıyâmın bir an önce patlak vermesi düşünülmüştür. Şeyh Said’in kardeşi Bahaddîn Efendi, kıyâmın ilk şehîdidir. Kıyâm henüz başlamadan şehîd edilmiştir ancak kıyâmla bağlantılı olarak şehîd edildiği için, 1925 Şeyh Said Kıyâmı’nın ilk şehîdi olarak kabul edilir.

      Şeyh Diyaddîn

     Şeyh Diyaddîn Efendi, 1925’teki kıyâmın cephe komutanlarındandır.

     Kıyâm hareketi bastırıldıktan sonra kendisine teslim edilen aşiret liderlerini ve şeyhleri İran’a ulaştırır. İran’a hîcret eden mücahîdlerin başındaki isimdir.

     İran Şâhlık rejimiyle Türk devletinin anlaşması üzerine bu muhacîrler İran Şâhı Ahmed Şâh Qacar tarafından Türkiye’ye teslim edilmek istenince çatışma yaşanır ve Şeyh Diyaddîn Efendi, Mayıs 1925’te İran’da şehîd edilir.

     Şeyh Said Efendi, yakalanmadan önce Güney Kürdistan (Irak Kürdistanı)’na gitmek istiyordu. Ancak Suriye ve başkenti Dîmeşk (Şam), Fransız askerlerin işgali altında olduğu için İran’a geçmeye karar vermişti. Sonra yakalandığı (15 Nisan) için, O gidemedi.

     Fakat geri kalan mücahîdler, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Diyaeddîn ve Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza kuvvetlerine katılıp İran’a doğru ilerlerler. Bingöl (Çêwlîk), Solhan (Boğlan), Muş(Mıj), Tatvan (Tûx), Gevaş (Westan), Van (Tuşba), Özalp (Karkelê Ebex) hattını izleyerek İran Kürdistanı’nın Xoy kentinde bulunan ve etrafı surlarla çevrili bir askerî kışlaya gelirler.

 

     İran’da o zaman Şâhlık rejimi vardır ve Ahmed Şâh Qacar dönemidir. Şâh hükûmeti tedbirini almış ve hazırlıklarını yapmıştır. “Hemen içinizden temsilci heyet gönderin, konuşalım” diye Şeyh Ali Rıza Efendi’ye haber verir. Şeyh Ali Rıza da yanına birkaç ağa alıp Şâh’ın temsilcisiyle görüşmeye gider. Diğerleri de ellerinde silâhları, aç ve sefil bir vaziyette kışlayı çeviren duvarın altında otururlar.

     İran yasalarına göre silâhlarını İran devlet güçlerine teslim etmeleri gerekiyordu. Şâh hükûmetinin temsilcilerinin gelen heyete söyledikleri ilk şart, bu yüzden şudur: “Hepinizelinizdeki silâhları teslim edin, ondan sonra gelin oturup konuşalım.” Şeyh Ali Rıza buna cevaben, “Bunların hepsi bir milletin ileri gelen ve kendini bilen insanlarıdır; bir gaye uğruna çıkmış, buraya gelmiş siyasî mültecîlerdir; bunlara bunu demek mümkün değildir; ben bunu onlara öneremem,” der.

     İran askerleri bu taleplerinde ısrar ederler. Ancak Şeyh Said Efendi’nin oğlu Şeyh Ali Rıza, Şâh’ın askerlerine – tarihe geçen – şu cevabı verir: Biz silâhlarımızı Rum’a teslim etmedik, Acem’e de teslim etmeyiz.”

     Bu yanıttan rahatsız olan temsilci bağırarak elindeki silâhın dipçiğini Şeyh Ali Rıza’nın kafasına vurur. Şeyh Ali Rıza’nın kafasının her tarafı yara ve kanlar içinde kalır. Yanındakiler müdahale eder. Bunun üzerine Şeyh Ali Rıza, tekrardan bunlara der ki: “Ben onlara habergöndereyim, ama bunu hiçbiri kabul etmez. Önce silahımı teslîm edecek, daha sonra mı masaya oturacağım? Olacak iş mi bu? Ne diyeceksin? Bizi teslim mi edeceksin, öldürecek misin? Bu bilinmiyor ki!” Bunu söyledikten sonra dışarı haber yollar. Ancak Kürdistan İslam savaşçıları, Şâh’a şu anlamlı cevabı verirler: “Eğer biz silahlarımızı teslim etseydik, Türk devletine eder, buraya hiç gelmezdik. Biz silâhımızı vermemek ve özgür yaşayabilmek için, bu uğurda insanlarımızı fedâ ederek, şu anda buradayız!”

     Şeyh Ali Rıza Efendi, mücahîdlerin bu sözlerini tekrar Şâh rejimi askerlerine iletmek üzere geri döner. Şeyh Ali Rıza, yanına kurmayları Kerem Kelxasî, Süleyman Ağa, Ferzende Bey, Şemseddîn Bey (Hesenanlı Halîd Bey’in oğlu) ve Reşîd Efendi (Muradê Ahmed’in oğlu, Şeyh Ali Rıza’nın dayısı)’yi alarak, İran askerlerinin başındaki komutan olan yüzbaşıyla konuşmaya gider. Şeyh Ali Rıza yüzbaşıyla konuşur ve O’na, “Kürtler silâh teslim etme konusunda çok hassastırlar. Dolayısı ile silâhlarını kimseye teslim etmezler. Bu konuda anlayış göstermeniz gerekir; hiç olmazsa tabancalarımız üzerimizde kalsın” der.

     Yetkili yüzbaşı, Şeyh Ali Rıza’nın ve Kürt mücahîdlerin bu isteğini kabul ediyor. Bu karar, Şeyh Ali Rıza ve beraberindeki kurmaylarını oldukça mutlu ediyor. Şeyh Ali Rıza, karargâhta bekleyen Kürt mücahîdlere bu müjdeli haberi vermek için yürümeye başlıyor. İşte tam bu sırada içeriye, “Şeyh Ali Rıza Efendi vuruldu!” şeklinde asılsız bir haber sızar. Kimden ve nasıl geldiği bilinmeyen bu asılsız haber, içerideki Kürt mücahîdleri galeyena getirir. Şeyh Ali Rıza’nın bu haberi duyan hizmetçilerinden biri çok hüzünlenip silâh patlatır. İçeriden atılan bu kurşun, İran askerlerinin başındaki komutan olan yüzbaşının kafasının üzerinden geçer.

     Şâh rejimi bu ihtimali nazara alıp her tarafa makinâlı tüfekler ve toplar yerleştirmişti. Kurşun patlayınca, Şâh’ın askerleri mitralyozlar ile Kürtler’in bulundukları binaya saldırırlar.

     Kale içindeki bütün mücahîdler taranıyor, çoğu şehîd oluyor. Şehîd olanlardan biri de Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Diyaeddîn idi.

     Bu saldırıda toplam 36 Kürt mücahîd şehîd düşüyor. Şeyh Said Efendi’nin kardeşi ve dolayısıyla Şeyh Ali Rıza’nın amcası olan Şeyh Diyaeddîn, Şeyh Ali Rıza’nın dayısı Reşîd Efendi, Şeyh Ali Rıza’nın bacanağı Kerem Kelxasî ve Hesenanlı Halîd Bey’in oğluŞemseddîn Bey, bu 36 şehîd arasındaki üst düzey isimler.

     Şeyh Ali Rıza ve yanındakiler de esir alınır. Diğerleri kaçıyorlar, fakat Şâh’ın askerleri onları yakalıyorlar ve zindana atıyorlar. Ali Rıza Efendi müsaade isteyip, şehîdleri defnedip, dînî vecibelerini yerine getirdikten sonra O da zindana getirilir. 3 - 4 ay cezaevinde kalırlar. Şâhlık rejimi onların paralarını ve bütün eşyalarını ellerinden alıp onları serbest bırakırlar.

     Zindandan çıktıktan sonra, Şeyh Ali Rıza yanındakilerle beraber Şikak aşireti reisi olan “Sımko” lakaplı İsmail Ağa Şikakî’nin yanına giderler. Bir süre Sımko’nun yanında misafir kalırlar. Şeyh Ali Rıza, aşiretin ileri gelenleri ile konuşup, Biz burada karargâh kuralım, buradan Türk devletine karşı gerilla savaşı başlatalım, siz de bizi destekleyin” deyince, bu, Sımko’yu rahatsız etmiş, bulunduğu konuma zarar vereceği ihtimaliyle Şeyh Ali Rıza’yı vurmayı düşünmüş, ancak aşiret karşı çıkıp, “Sen nasıl Şeyh Said Efendi’nin oğlunu vurursun?” diye tepki gösterebilirler deyip vazgeçmiştir. Şeyh Ali Rıza Efendi bunu hissedince selameti gitmekte görüp, Sımko’dan bir katır alarak Urmîye (Rızaîye) üzerinden Irak’a geçer.

     Şeyh Ali Rıza Efendi, Irak Kürdistanı’nda 4 yıl boyunca Ehl-i Sünnet’in Şafiî mezhebi üzerine dersler veriyor. Şeyh Selahaddîn de askerî bir okula kaydoluyor.

     1932’de af çıkınca Şeyh Ali Rıza ve beraberindekiler, Türkiye Kürdistanı’na geri dönüyorler. Şeyh Ali Rıza Efendi, Erzurum’a yerleşiyor. Oradan çıkması da yasaklanıyor.

     Bu arada yine boş durmayan Şeyh Ali Rıza Efendi, yöredeki ağalar ve Xîlbaç aşireti ileri gelenleriyle “Partîya Şimalê Kurdistan” (Kuzey Kürdistan Partisi) adında bir cemîyet kuruyor. Sonra, yapılan ihbarlar neticesinde Şeyh Ali Rıza Efendi yakalanıp, idamına karar veriliyor. Şeyh Selahaddîn Efendi’nin yaşı küçük olduğu için ileri atılıp, “Hayır, cemîyeti ben kurdum” deyince, idamdan vazgeçip Şeyh Selahaddîn’e 12 yıl hapis verirler. Cemîyete mensup 11 kişi de tutuklanır. Şeyh Ali Rıza, Ankara’da hapse atılır.

      Şeyh Ali Rıza, Ankara’da hapiste iken başına gelen bir olayı şöyle anlatıyor:

     “Ben Ankara’da hapiste Qûr’ân okuyordum. O esnada Mustafa Kemal mahpusları teftişe gelmiş. Ben Qûr’ân okumaya devam ederken, 2 gardiyan geldi ve bana dedi ki:

     - Kalk, Mustafa Kemal geliyor. Belki sana merhamet eder ve seni affeder.

     Ben dedim ki:

     - Ben ve babam bu Qûr’ân’ın yükselmesi için hayatımızı verdik. Başkasını, elimde Qûr’ân varken, ta’zimen nasıl kalkarım?

     Mustafa Kemal içeri girince gardiyanlar korkudan titriyor, ben ise Qûr’ân okumaya devam edip önünden kalkmayınca, Mustafa Kemal gardiyanlara,

     - Bu kim?, diye sordu.

     Onlar da,

     - Palulu Şeyh Said’in oğludur, diye cevab veriyorlar.

     O zaman Mustafa Kemal onlara döndü ve dedi ki:

     - Ehl-i âhiret ve dîyanet olmak isteyen Şeyh Said ve çocukları gibi, ehl-i dünya ve delâlet olmak istiyorsanız benim gibi olun! Eğer önümde kalkmış olsaydı, daha çok taciz ederdim.”

      Şeyh Necmeddîn

     Şeyh Necmeddîn Efendi kıyâm hareketini görememiştir. Kıyâmdan beş yıl önce vefât etmiştir.

     Çêwlîk (Bingöl) ili Kaniya Reş (Karlıova) ilçesinden, Şeyh Said Kıyâmı’nın öncü isimlerinden ve 90 yaşında Şeyh Said ile birlikte idam edilen Şeyh Ali’nin damadıdır.

     İslam âlimi olan kayınbabası Karlıovalı Şeyh Ali’nin yanında medrese eğitimi görürken, 1920 yılında, henüz 23 yaşındayken vefât etmiştir.

     Kıyâmdan 5 yıl önce, 1920 yılında. Daha henüz 23 yaşında bir gençti. Fakat kayınbabası Karlıovalı Şeyh Ali, 90 yaşında bir insan olarak Şeyh Said ile birlikte idam edilmiştir. İdam edilen 47 Kürdistan mücahidinden biridir.

      Şeyh Tahir

     Şeyh Tahir Efendi, 1925 Kıyâmı’nda “Dara Hênê (Genç), Hênê (Hani) ve Lıcê (Lice) Cephe Komutanlığı” yapmıştır.

     Şeyh Tahir, âlim ve fakih bir zâttı. Büyük bir İslam âlimi ve gerçek anlamda bir fıkıh otoritesiydi. Genelde bir at üzerine kitaplarını yükler ve köy köy gezerek fıkhî mes’eleleri halleder, seyyâr kadılık yapardı. At sırtında köy köy gezip tıpkı Mekke Dönemi’ndeki sahâbeler gibi ev ev kapı çalıp insanlara Allâh’ın dînîni ve Tevhîd itikadının hakikatlerini anlatan çok ilginç bir insandı.

     Siyasî mes’eleleri de çok iyi takip ederdi. Gerek Osmanlı topraklarındaki iç siyasî gelişmeleri, gerekse dünya siyaset sahnesinde yaşananları çok yakından takip eden bir insandı.

     Şeyh Tahir Efendi, tarihe “93 Harbi” olarak geçen 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı’na katılmış, İslam beldelerinin dış güçlerin işgalinden korunması gayesiyle Rusya’ya karşı bir mücahîd sıfatıyla savaşmıştır.

     Şeyh Tahir, tüm bu özelliklerinin yanında, aynı zamanda iyi bir bestekâr ve müzisyendi. Beste yapma özelliği de vardı. Kürtler arasında “Melâyê Cezirî” olarak anılan Molla Ahmed Cezirî (1570 – 1640)’nin birçok şiirini bestelemiştir.

     Şeyh Tahir Efendi’nin bir özelliği daha vardır: Ermenî tehcirine ve katliâmına inanılmaz şekilde karşı çıkmıştır. Hem Şeyh Tahir Efendi, hem amcası Şeyh Hasan Efendi, hem de bizzat Şeyh Said Efendi...

     Laik – kemalist Türkiye Cumhuriyeti idaresine karşı 1925 tarihinde gerçekleştirilen İslamî kıyâm hareketinin beyinlerinden ve öncü komutanlarından biriydi. 1925 Kıyâmı’nda “Dara Hênê (Genç), Hênê (Hani) ve Lıcê (Lice) Cephe Komutanlığı” yapmıştır. Aynı zamanda Fâkih Hasan da o cephenin komutanıdır.

     Şeyh Tahir Efendi’ye bağlı Zaza aşiretleri, Dımılî yani Botî, Taws, ondan sonra Mıstan, Murtezan gibi aşiretlerin başında Diyarbekir’e yürüyor.

     Kıyâm hareketi bastırıldıktan sonra ailesiyle birlikte Trakya’ya, Rodosto (Tekirdağ) iline sürgün edildi.

     Şeyh Tahir Efendi’nin Tekirdağ’daki sürgün yılları da oldukça ilginçtir. Tekirdağ’da hemen her gün kahvehanede akşam haberlerini dinledikten sonra millete siyasî yorumlar yaparak gündemi değerlendirirdi. Kahveye gelenler önce haberleri dinler, sonra da o haberlerin ve gündemin yorumlarını Şeyh Tahir’den dinlerdi.

     1970 yılında Elâzığ’ın Palu ilçesinde vefât etti.

      Şeyh Mehdî

     Şeyh Mehdî Efendi, hem âlim hem de aydındı. Entellektüel birikime sahip bir âlimdi.

     Çok ilginç bir şâhsiyetti, Şeyh Mehdî. Hayatın hemen her alanında bilgi ve birikime sahip, komple bir insandı. İslamî ilimlere vâkıf olduğu gibi Hristiyanlık, Zerdüştlük gibi dînlere de son derece vâkıftı. “Doğu Felsefesi” alanında da, “Batı Felsefesi” alanında da uzman bir filozoftu. Felsefe ve Tarih, O’nun maharet alanlarıydı. O’nun ilmî maharetini Üstâd Bediuzzeman Said-i Kurdî (Nursî)’nin de takdîr ettiği söylenir.

     Bir ara Şeyh Ali Rıza Efendi ile birlikte Xoybun (Hoybun) Cemiyeti’ne üye olmuştu. 

     Şeyh Said’in kardeşlerinden Şeyh Tahir ve Şeyh Mehdi, ağabeyleri Şeyh Said’e, “Bize izin ver, biz Diyarbekir tarafına gideceğiz” diye rica ediyorlar. Şeyh Said Efendi izin veriyor bu kardeşlerine. İkisi 1910’lu yıllarda gelip Lice taraflarına yerleşiyorlar. Ve ikisi de Rus Harbi’nde subaydır. Şeyh Tahir Efendi ve Şeyh Mehdi Efendi.

     1969 yılında Diyarbakır’ın Piran (Dicle) ilçesinde vefât etti. Takdir-i İlâhî’ye bakın ki, 1925 Kıyâmı’ndan 44 yıl sonra, kıyâmın başladığı yerde hayata gözlerini yumdu.

      Şeyh Abdurrahîm

     Şeyh Abdurrahîm Efendi, 1925 Kıyâmı’nda “Madena Erğenê (Maden) ve Piran (Dicle)Cephe Komutanlığı” yapmıştır.

     Şeyh Abdurrahîm’in lakabı “Şêrê Piran” (= Piran’ın Aslanı) olup, cesur ve savaşçı bir şahsiyetti. Şeyh Said Kıyâmı’nın beyinlerinden ve öncü komutanlarındandır.

foto-10-002.jpg

     Kıyâmda laik rejim güçleri tarafından yakalanamamış, sağ kurtulmuştur. Kıyâm hareketi bastırıldıktan sonra Serhad bölgesinde (Ağrı – Van – Hakkari bölgesi) kendi maiyetindeki insanlarla birlikte laik rejime karşı hiç durmaksızın 12 yıl boyunca silâhlı mücadele vermiştir. Başına devlet tarafından büyük bir ödül konmuştur.

     Dersim Hadisesi (1937 – 38) patlak verdiğinde, Dersim (Tunceli) halkını rejimin zûlüm ve katliâmlarından korumak için emrindeki silâhlı güçlerle birlikte Dersim’e yürür. Bismil’e vardığında bir tuzakla etrafındaki buğday tarlası ateşe verilir ve Şeyh Abdurrahîm, rejim askerleri tarafından silâhla taranarak 1937 yılında şehîd edilir.

     Şu ibretâmiz olaya bakın ki, 1925 Şeyh Said Kıyâmı’nın beyinlerinden ve öncü komutanlarından olan Şeyh Abdurrahîm Efendi, 1938 Dersim Katliâmı’nın şehîdi olarak son nefesini verir.

     Kürdistan tarihinin belki de en ilginç olaylarından biridir bu.

     Cumhuriyet’ten sonra Kürdistan iki büyük hadiseye şahîd oluyor: 1925 Şeyh Said Kıyâmıve 1938 Dersim Katliâmı.

     Şu ibretâmiz olaya bakar mısınız: Bütün bereketli ömrünü Allâh yolunda ve ülkesi, halkı uğruna harcamış bir âlim zât olan Şeyh Mahmud Fevzî’nin 7 tane oğlu var. En büyük oğlu Şeyh Said, 1925 Kıyâmı’nı başlatan ve bu büyük halk devrimine önderlik eden kişi. En küçük oğlu Şeyh Abdurrahîm ise 1938 Dersim Katliâmı’nın şehîdi.

[email protected]

     (*): İbrahim Sediyani’nin Şura Yayınları arasında çıkan 2 ciltlik ve 748 sayfalık “Bütün Yönleriyle Şeyh Said Kıyamı” adlı kitabından parça parça alınıp birleştirilerek iktibas edilmiştir. (UFKUMUZ)

Yorumlar

Sayın İbrahim kardeşim, senin yazılarını sık-sık okuyanlardan biriyim, ama senin şu Arab aşkına da bir anlam vermiş değilim. Merhum Şêx Seid ve sülalesini götürüp Ali oğlu, Kerbela'da Yezit tarafında bir iktidar kavgasında şehit düşen Hüseyin'in soyuna bağlıyorsun. Yahu Kürd soyundan neden bu kadar kaçıyor ve alerji duyuyorsunuz, anlamaktan güçlük çekiyorum?  Ben bir Dersimli Kürd -Alevi değil- Alavisiyim. Kürd Alavilerin 12 ocağının 12'si de Dersim merkezlidir. Yani12 aşiret. Bu 12 aşiretin bütün bireyleri de kendilerini götürüp Ehli-Beyt ailesine dayatırlar. Oysa Kur'an'ın Dersim'e girşinin tarihi 130 yılı geçmez. Ayrıca sunni kesimde ne kadar Şêx ve Seid varsa, bunlarda ayni şeyi söyler ve iddia ederler, ki bu matematiksel bir rakamla milyonları geçer. Oysa Kerbela'da Ehli-Beyt ailesinden 72 kişi şehit edildi, tek kurtulan Hüseyin'in küçük oğlu Zeynel Abidin idi. Bunun soyu, sözümona çoğalır gelir 12'de kalır. Yani İmamlık o aileden geliyorsa neden 12'de kalmış? Bunun cevabını lütfen verin. Ayrıca bugünkü Ürdün ve Suidi Kralları o soydandırlar. Secere meselesine gelince bu Şêx ve Seidlerin hepsi secereden bahsederler, nedense hiç bir secere ortada bulunmaz; hepsi ya "Çalındı"  ya da "Düşman yaktı" derler. Lütfen Şêx Seid gibi insanların soyunu götürüp Arablara dayatmayın. Arabın bize ne verdikleri ortada. İşte sana DAİŞ. Sakın deme "Onlar Arab ve İslam değil" İslam böyle başladı ez gorî. Bedirxanlılarda sonylarını götürüp Xalıt Bin Welid'e baxlar kı bununda aslı astarı yok. Lütfen İbrahim Can kafanı Metafizikle, soyut hürefa şeyler ve Arab sevgisiyle yorma. Zeki bir insansın, zekanı somut bilimle yor, ki halkımız senden yararlansın.  Bilinmeyen yolu gösterme halkımıza, yazık olur. Zaten yeteri kadar  bu işi yapanlar var, bir de sen onlara katılma  Eğer Londra, Paris, Moskova ve Vaşington'u görmemişsen "Gördüm" deme birayê delal. Unutma dini inanç ekmek, su, hava ve okşijen değil, gonya xwe torakeme.

Dilerim bana kızmaz ve "Kafir" deyip katlimin vacip olduğunu söyleyemezsin. Saygılar

Madem  seyh Said Arap'tansa(Muhammedin dölüyse) ve senin õvdün gibi fazla beseriye sahipse,bu beserini gidip Arap soydaslarina anlatsaydi,neden gelip Kürdü beynine Kölelik zincirini vuruyor.

Amada adamlarda kibir var'ki (gõsteris,büyük gösterme)kendilerini götürül muhammede dayandiriyorlar,yalan secerelerle.mutevazi kisilige bõyle uydurmalar yakisirmi?

Xido kardesiminde belirtigi gibi ,Kürdistanda nerde bir seyid,seyh ve mola varsa bir yerde kendilerini

 araba dayandiriyorlar.

 

Zamaninda Eski basbakan Ezevit icinde,efendim bilmem kacinci göbekten Muhammed'in torunu oldugunu Gazetteler'de yaziliyordu!.

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News

Güncel

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinin Peyas Mahallesi’nde polisler bir eve baskın düzenledi. 17 yaşındaki bir genç gözaltına alınırken, ailesinin önünde özel harekat polisleri tarafından darp edildi.