ala kurdistan
Ey Reqîb

Yorum yaz

Beşikçi Kitapları

 

Bilim yönteminde, olguları görmemek, inkâr etmek, çarpıtmak, niyet, siyaset ve ideolojilere uyarlamak etik ve mümkün değildir.

Fotoğraf: 8 Beşikçi Kitabı</p>
<p>Ehmed Onal tanıtıyor:

BİLİM YÖNTEMİ

İsmail Beşikci

Bilim yöntemi; insan düşüncesinin, doğayı, toplumu, toplumlar arası ilişki ve çelişkileri bilmek, kavramak bakımından geliştirdiği en önemli bir düşünce yöntemidir. Fakat bilgi edinmede kullanılan en geçerli ve en sağlam yöntemdir.

Bilim, ideoloji, resmi ideoloji, düşün yasakları, siyasal sistem, siyasal rejim, düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü, akademik özgürlük vb. kavramların, bu kavramlar arasındaki ilişkilerin irdelenmesi önemlidir. Bilim denildiği zaman bütün bu kavramların, ilişkilerin, açıklığa kavuşturulması gereklidir.

Bilim yönteminde, olguları görmemek, inkâr etmek, çarpıtmak, niyet, siyaset ve ideolojilere uyarlamak etik ve mümkün değildir.

“Bilim” kavramı, son yıllarda çok örselenmiş bir kavramdır. Gerekli-gereksiz her yerde kullanılmaktadır. Özellikle siyaset adamları, bu kavramı olur-olmaz yerlerde kullanarak çok örselemektedirler. Bu süreç bilim kavramının içeriğini boşaltmaktadır. Üniversite mensupları, basın mensupları da; ifade özgürlüğüne, düşün yasaklarına hiç dikkat çekmeden, ‘akademik özgürlük’ kavramına vurgu yapmaktadır.

Tarihte bilim insanı, bilim ettiği açısından, bilim yönteminden taviz veremez. Şiddet, baskı, devlet terörü ya da toplumsal – siyasal baskılar karşısında, bilim yönteminin dışına çıktığı ya da sustuğu anda ve oranda, bilim insanı olmaktan o derece uzaklaşmış olur. Bu açıdan İsmail Beşikci, bilim ettiğine sadık kaldığı ve tüm baskılar karşısında savunduklarından geri adım atmadığı için, yaşamının 17 yılını aşkın kesitini zindanlarda geçirmiştir. Tarihte fizikçi Galileo bile baskılar karşısında geri adım atmıştır, ama İsmail Beşikci geri adım atmamıştır. Bilim insanının onuru, vicdanı ve etiğini can bedeli korumuş, sahip çıkmış, dünyada örnek insan olmuş ve saygınlık uyandırmıştır.

Elinizdeki kitabın, 1976’da yapılan ilk baskısı, 1991’de de aynen yayınlanmıştır. Yeni basımında ise, ‘Bilim Yöntemi’ kitabına şu dört makale ilave edilmiştir:

Düşün Yasakları ve Sosyal Bilimler

Türk Siyasal Sistemi Karşısında Bilim-Resmi İdeoloji İlişkileri

Bilim, Resmi İdeoloji, Üniversite, Kürdler

Türk Sosyal Bilimler Derneği

Bilim; çok önemli yöntemdir. Bilimi savunmak, çağdaş toplumlar için vazgeçilmez bir değerdir. Bu bakımdan bilim yönteminin içeriğiyle ilgili tartışmalar önemli olmalıdır. “Bilim yöntemi” kitabının böyle bir amacı vardır.

İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!..

 

 

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 208 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-63852-0-9

Fiyat: 19 TL

 

Fotoğraf: Beşikçi'nin 2. kitabı: </p>
<p>TÜRK TARİH TEZİ “GÜNEŞ DİL TEORİSİ”<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>Türk Tarih Tezi, “Güneş Dil Teorisi” durup dururken ortaya çıkmadı. 1919-1922 yıllarına, hatta daha öncelere giden bu anlayışın, önemli köklerini bulmak mümkündür. Ancak İsmail Beşikci, bu kitapta 1930’lu yıllarından itibaren konuyu ele almıştır.<br />
Kitapta; bu “tez” ve “teori”nin neden yaratıldığı, ne gibi fonksiyonları karşılamak için geliştirildiği sorunlarından çok, bu ideolojiye temel olan düşüncelerin, toplantı ve konferansların, yazıların vs. bilim yöntemi ile ne dereceye kadar ilişkili olduğunu kritik ediyor.<br />
Bilimde; doğrunun ölçütü olgulardır. Kişiler doğrunun ölçütü değildir. Bir ırkı ve ulusu övmek bilim yöntemiyle bağdaşmaz. Katı, şüphesiz ve eleştirilmez hiçbir şey olamaz ve her şeye her zaman şüphe ile yaklaşmak bilimsel yöntemin gereğidir. Bilim olgulara, gerçek somuta ve nesnel gerçeğe dayanır.<br />
Bilgi teorisinin kavramları; hükümete, devlete, ulusa, kişi veya kişilere vs. “laik olan”, “olmayan” gibi ahlak teorisinin kavramları ile ele alamaz ve aynılaştıramaz.<br />
 Bu eserde; “bilimsel” diye sunulan ve Türk Devleti’nin resmi ideolojisini içeren “Türk Tarih Tezi”’nin edebiyat, kültür, siyaset, eğitim ve toplumsal yaşama nasıl yansıtıldığını ve ne kadar bilimden uzaklaştırılmış olduğunu göreceğiz.<br />
Kitap, Türk Tarih Tezi, “Güneş Dil Teorisi”nin geliştirildiği sıralarda, ‘Türk Devleti’nin iç ve dış politikadaki gelişmeleri ve bağlantılarının ne durumda olduğu?’ sorusuna cevap arayarak; “tez” ve “teori”nin siyasi hedefler için yaratıldığına işaret etmektedir.<br />
İsmail Beşikci; bu eserinde, ele aldığı “tez”in kongrelerle adım adım nasıl şekillendirildiğini ve “Güneş Dil Teorisi” ile iç içe işlendiğini ele alır. Türk dilinin, tarihinin diğer diller üzerinde; ırkçı, şoven, sömürgeci ve dil kırımcı, egemen bir siyaset ile otokton halkları, uzun süreli bir jenosit uygulamasına tabi tutmayı izah ediyor. “Tez” ve “teori”nin siyasi hedefinin, Türk ve İslam olmayan her kesimin olduğunun sonucunu tespit ederek, bir vasıta olarak nasıl “katı zafere” vardırıldığının, tarih bilinci ve bilimsel yöntem ile eleştirisi sunulmaktadır.<br />
Sonuç olarak; ‘Türk Tarih Tezi’, “Güneş Dil Teorisi”nin Kürdler görüşü ne idi? Faşist, askeri bürokratik ve sömürgeci siyasetin ihtiyacı ve ‘resmi ideoloji’ olarak ifade edilen Kemalizm’in bugüne kadar sürdürülmüş olunmasının ipuçlarını vermektedir.<br />
Kitapta; ‘Türk Tarih Tezi’, “Güneş Dil Teorisi”nin ana hatları, tarihsel kaynakları ortaya konarak, bilim yöntemiyle eleştiriye tabii tutulmuştur.<br />
İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!.. </p>
<p>İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 208 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-5-7<br />
Fiyat: 19 TL

 

 

 

Türk Tarih Tezi “Güneş Dil Teorisi”

İsmail Beşikci

Türk Tarih Tezi, “Güneş Dil Teorisi” durup dururken ortaya çıkmadı. 1919-1922 yıllarına, hatta daha öncelere giden bu anlayışın, önemli köklerini bulmak mümkündür. Ancak İsmail Beşikci, bu kitapta 1930’lu yıllarından itibaren konuyu ele almıştır.

Kitapta; bu “tez” ve “teori”nin neden yaratıldığı, ne gibi fonksiyonları karşılamak için geliştirildiği sorunlarından çok, bu ideolojiye temel olan düşüncelerin, toplantı ve konferansların, yazıların vs. bilim yöntemi ile ne dereceye kadar ilişkili olduğunu kritik ediyor.

Bilimde; doğrunun ölçütü olgulardır. Kişiler doğrunun ölçütü değildir. Bir ırkı ve ulusu övmek bilim yöntemiyle bağdaşmaz. Katı, şüphesiz ve eleştirilmez hiçbir şey olamaz ve her şeye her zaman şüphe ile yaklaşmak bilimsel yöntemin gereğidir. Bilim olgulara, gerçek somuta ve nesnel gerçeğe dayanır.

Bilgi teorisinin kavramları; hükümete, devlete, ulusa, kişi veya kişilere vs. “laik olan”, “olmayan” gibi ahlak teorisinin kavramları ile ele alamaz ve aynılaştıramaz.

 Bu eserde; “bilimsel” diye sunulan ve Türk Devleti’nin resmi ideolojisini içeren “Türk Tarih Tezi”’nin edebiyat, kültür, siyaset, eğitim ve toplumsal yaşama nasıl yansıtıldığını ve ne kadar bilimden uzaklaştırılmış olduğunu göreceğiz.

Kitap, Türk Tarih Tezi, “Güneş Dil Teorisi”nin geliştirildiği sıralarda, ‘Türk Devleti’nin iç ve dış politikadaki gelişmeleri ve bağlantılarının ne durumda olduğu?’ sorusuna cevap arayarak; “tez” ve “teori”nin siyasi hedefler için yaratıldığına işaret etmektedir.            

İsmail Beşikci; bu eserinde, ele aldığı “tez”in kongrelerle adım adım nasıl şekillendirildiğini ve “Güneş Dil Teorisi” ile iç içe işlendiğini ele alır. Türk dilinin, tarihinin diğer diller üzerinde; ırkçı, şoven, sömürgeci ve dil kırımcı, egemen bir siyaset ile otokton halkları, uzun süreli bir jenosit uygulamasına tabi tutmayı izah ediyor. “Tez” ve “teori”nin siyasi hedefinin, Türk ve İslam olmayan her kesimin olduğunun sonucunu tespit ederek, bir vasıta olarak nasıl “katı zafere” vardırıldığının, tarih bilinci ve bilimsel yöntem ile eleştirisi sunulmaktadır.

Sonuç olarak; ‘Türk Tarih Tezi’, “Güneş Dil Teorisi”nin Kürdler görüşü ne idi? Faşist, askeri bürokratik ve sömürgeci siyasetin ihtiyacı ve ‘resmi ideoloji’ olarak ifade edilen Kemalizm’in bugüne kadar sürdürülmüş olunmasının ipuçlarını vermektedir. 

Kitapta; ‘Türk Tarih Tezi’, “Güneş Dil Teorisi”nin ana hatları, tarihsel kaynakları ortaya konarak, bilim yöntemiyle eleştiriye tabii tutulmuştur.

İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!..

 

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 208 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-5-7

Fiyat: 19 TL

 

Fotoğraf: ORGENERAL<br />
MUSTAFA MUĞLALI OLAYI<br />
“33 KURŞUN”<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>1943’deki “Otuz üç Kurşun” olayı ile 28 Aralık 2011’deki Roboski Katliam’ı benzer olaylardır.<br />
II. Dünya Savaşı sırasında, 1941 yılında, Batı İran’ın güney kesimleri İngiltere tarafından, kuzey kesimleri Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti.<br />
Sovyet işgal bölgesinde, Mehabad yörelerinde, Kürdistan’da bir milli hareket filizlenmeye başlamıştı. Günden güne artan bu milli hareket, Kürdlerin moralini güçlendiriyordu. Özalp tarafında oturan Kürdler de Doğu Kürdistan’a geçişler yapıyorlardı. Özalp, Başkale vs. ‘Batı Yakası’ndaki Kürdistanlılar etkilenmesin diye böylesi bir, “Otuz üç Kurşun” ya da Geliyê Sapo katliamı ile Kürdlere ‘haddini bildirmek’ anlayışı yaşama geçirilmişti.<br />
Roboski katliamında da benzer bir süreç yaşandı. Buralarda da sınır aşiretleri, akrabaları bölünmüştü. Buna rağmen, akrabalar, aileler arasında ilişkiler yoğun bir şekilde sürüyordu. Roboski köylüleri, Güney Kürdistan ile ticaret yapıyor ve bulundukları konumları itibarı ile sınırdaki karakolların bilgisi, görgüsü dâhilinde, gidip geliyorlardı. Bu köylülerin Güney Kürdistan’daki gelişmelerden daha çok etkilendiklerini gösteriyordu. 34 Kürd köylüsünün bombalanması aslında, sınırdaki Kürdlere verilmek istenen bir mesaj oluyordu.<br />
1990’larda, özellikle Profesör Tansu Çiller’in Başbakan olduğu yıllarda, üç bin civarında “faili meçhul” denen cinayet gerçekleşmişti. Bu cinayetlerin faillerinin “derin devlet” olduğu, “derin devletin” kendisi olduğu artık yakından bilinmektedir.<br />
Balyoz, Ergenekon vs. soruşturmaları, bu konularla ilgili açılan davalar, askeri vesayetin geriletilmesi, elbette çok önemlidir. Davalar, darbe teşebbüsü nedeniyle açılmaktadır. Fakat aynı anlayışın, Kürd bölgelerinde gerçekleştirdiği cinayetlerin gündeme getirilmemesi çok büyük olumsuzluklar içermektedir.<br />
“ Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı / Otuz Üç Kurşun” diye hafızalarda yer edinen katliamlar, Yakın Doğu coğrafyasında, Kürdistan’da işlenen katliamlardan biridir. Bu katliam, sürece yayılan jenosit olgu ve uygulamalardandır. Bu olgu ve uygulamaların tarih bilinci açısından sorgulanması, canlı tutulması, tartışılması, aktüel kılınması önemlidir.<br />
 “Faili meçhul” denen cinayetlere gereksinim duymak, Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin çok önemli bir özelliğidir. Devletin, hükümetin, Kürdleri, Kürd sorununu algılamasında, en önemli olgu, bu süreçtir. Bunun da bilimin, siyasetin kavramlarıyla incelenmesi, açıklanması gerekir!<br />
1978 yılının Mart ayında, basıma hazır hale getirilen bu kitap, tüm canlılığını 2013 Mart’ında da korumaktadır.<br />
Kritik edilmesi dileğiyle, İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!..</p>
<p> İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 208 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-8-8<br />
Fiyat: 27 TL

 

 

 

ORGENERAL

MUSTAFA MUĞLALI OLAYI

“33 KURŞUN”

İsmail Beşikci

 

1943’deki “Otuz üç Kurşun” olayı ile 28 Aralık 2011’deki Roboski Katliam’ı benzer olaylardır.

II. Dünya Savaşı sırasında, 1941 yılında, Batı İran’ın güney kesimleri İngiltere tarafından, kuzey kesimleri Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişti.

Sovyet işgal bölgesinde, Mehabad yörelerinde, Kürdistan’da bir milli hareket filizlenmeye başlamıştı. Günden güne artan bu milli hareket, Kürdlerin moralini güçlendiriyordu. Özalp tarafında oturan Kürdler de Doğu Kürdistan’a geçişler yapıyorlardı. Özalp, Başkale vs. ‘Batı Yakası’ndaki Kürdistanlılar etkilenmesin diye böylesi bir, “Otuz üç Kurşun” ya da Geliyê Sapo katliamı ile Kürdlere ‘haddini bildirmek’ anlayışı yaşama geçirilmişti.

Roboski katliamında da benzer bir süreç yaşandı. Buralarda da sınır aşiretleri, akrabaları bölünmüştü. Buna rağmen, akrabalar, aileler arasında ilişkiler yoğun bir şekilde sürüyordu. Roboski köylüleri, Güney Kürdistan ile ticaret yapıyor ve bulundukları konumları itibarı ile sınırdaki karakolların bilgisi, görgüsü dâhilinde, gidip geliyorlardı. Bu köylülerin Güney Kürdistan’daki gelişmelerden daha çok etkilendiklerini gösteriyordu. 34 Kürd köylüsünün bombalanması aslında, sınırdaki Kürdlere verilmek istenen bir mesaj oluyordu.

1990’larda, özellikle Profesör Tansu Çiller’in Başbakan olduğu yıllarda, üç bin civarında “faili meçhul” denen cinayet gerçekleşmişti. Bu cinayetlerin faillerinin “derin devlet” olduğu, “derin devletin” kendisi olduğu artık yakından bilinmektedir.

Balyoz, Ergenekon vs. soruşturmaları, bu konularla ilgili açılan davalar, askeri vesayetin geriletilmesi, elbette çok önemlidir. Davalar, darbe teşebbüsü nedeniyle açılmaktadır. Fakat aynı anlayışın, Kürd bölgelerinde gerçekleştirdiği cinayetlerin gündeme getirilmemesi çok büyük olumsuzluklar içermektedir.

“ Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı / Otuz Üç Kurşun” diye hafızalarda yer edinen katliamlar, Yakın Doğu coğrafyasında, Kürdistan’da işlenen katliamlardan biridir. Bu katliam, sürece yayılan jenosit olgu ve uygulamalardandır. Bu olgu ve uygulamaların tarih bilinci açısından sorgulanması, canlı tutulması, tartışılması, aktüel kılınması önemlidir.

 “Faili meçhul” denen cinayetlere gereksinim duymak, Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin çok önemli bir özelliğidir. Devletin, hükümetin, Kürdleri, Kürd sorununu algılamasında, en önemli olgu, bu süreçtir. Bunun da bilimin, siyasetin kavramlarıyla incelenmesi, açıklanması gerekir!

1978 yılının Mart ayında, basıma hazır hale getirilen bu kitap, tüm canlılığını 2013 Mart’ında da korumaktadır.

Kritik edilmesi dileğiyle, İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!..

  

 İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 208 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-8-8

Fiyat: 27 TL

 

Fotoğraf: KÜRDİSTAN ÜZERİNDE<br />
EMPERYALİST BÖLÜŞÜM MÜCADELESİ<br />
1915-1925<br />
İKÜRDİSTAN ÜZERİNDE<br />
EMPERYALİST BÖLÜŞÜM MÜCADELESİ<br />
1915-1925<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>Başlarına geçirilen kirli çorap ile Kürdler, en ince ayrıntılarına kadar derin bir toplumsal sarsıntı ile adeta sersemleştirilmiş, kendini kaybeder duruma sokulmuşlardır. Bu “parçalama, paylaşma inkâr ve yok etme politikası” uzun sürece yayılan bir jenosit uygulamasına dönüştürülmüştür. Kürdistan ve Kürd toplumunun içinde bulunduğu bu statüsüzlüğün sürmesinde, parçalanan bir ülke olmasının payı çok derin ve büyüktür. Zira dünyadaki anti-Kürd nizamın oluşmasında da, parçalanmışlık derin ve önemli sebeplerdendir.<br />
Bu araştırma; Kürdistan'ın ve Kürd ulusunun bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması konularıyla ilgilidir. Kürdlere ve Kürdistan'a uygulanan “böl-yönet ve yok et” politikalarının oluşturulması, hayata geçirilmesi ve uygulamanın sonuçlarıyla ilgili hipotezler ileri sürmek, bu hipotezlerle ilgili bazı açıklamalar yapmak, bu araştırmanın amacıdır.<br />
Kürdistan, elbette, kendi kendine, durup dururken parçalanmamıştır. Kürd ulusu kendi istek ve iradeleriyle bölünmemiştir. Kendi kendini bölmemiş, bu parçalar için ayrı ayrı devletlerin boyunduruğunu talep etmemiştir. Kürd ulusu ve Kürdistan ile ilgili politikaların saptanmasında, zamanın en güçlü emperyalist devletlerinin istek ve iradesi birinci planda rol oynamıştır. Bu kuşkusuzdur. Fakat Kemalist hareketin Kürdistan üzerindeki emellerini, bu emelleri gerçekleştirebilmek için emperyalist devletlerle yaptığı işbirliğini de hiç gözden uzak tutmamak gerekir. İttihat ve Terakki'nin ve O'nun devamı olan Kuvva-i Milliye'nin, Kemalistlerin, Kürdistan'a ilişkin isteklerini, arzularını hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. I. Dünya Savaşı sırasında gelişen olaylar, Osmanlı Devleti'nin, Kürdistan üzerindeki hegemonyasının azalması sonucunu getirmiştir. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti'nin yenilmesi, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin düşmesi bu hegemonyanın azalması anlamına gelmektedir. İşte bu koşullarda 1917 Ekim Devrimi'nin, İttihatçıların devamı olarak ortaya çıkan Kemalist harekete önemli bir manevra alanını açtığını, imkânlarının genişlediğini görmekteyiz.<br />
Emperyalist devletler, I. Dünya Savaşı içinde Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan çeşitli gizli antlaşmalar yapmışlardır. Bu antlaşmalarda Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Kürdistan'ın ülke bütünlüğünün parçalanmasına özel bir gayret göstermişlerdir. Bu politikaların oluşturulması ve uygulanması, özellikle, 1915-1923 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. 1923-1925 yılları arasında da emperyalist bölüşümün ortaya çıkardığı bazı pürüzler giderilmiştir.<br />
İsmail Beşikci’nin, 50 yılı aşkındır, Kürdistan’ın parçalanması, paylaşılması ve yok sayılmasının sosyolojik sonuçları üzerinde durmasının önemi bugün daha iyi anlaşılırdır.<br />
 Elinizdeki kitap, Qasr-ı Şirin(1639), Türkmençay(1825) ve Lozan(1923) emperyalist antlaşmaları ile parçalanan, bölüşülen bir ülke ve ulusun vardığı sonuçların tarihi bilinç açısından önemine işaret etmektedir. Kritik edilmesi dileğiyle,<br />
İsmail Beşikci’ye saygı , okura dostlukla!..</p>
<p>İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 208 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-6-1<br />
Fiyat: 33 TL

 

KÜRDİSTAN ÜZERİNDE

EMPERYALİST BÖLÜŞÜM MÜCADELESİ

1915-1925

İsmail Beşikci

Başlarına geçirilen kirli çorap ile Kürdler, en ince ayrıntılarına kadar derin bir toplumsal sarsıntı ile adeta sersemleştirilmiş, kendini kaybeder duruma sokulmuşlardır. Bu “parçalama, paylaşma inkâr ve yok etme politikası” uzun sürece yayılan bir jenosit uygulamasına dönüştürülmüştür. Kürdistan ve Kürd toplumunun içinde bulunduğu bu statüsüzlüğün sürmesinde, parçalanan bir ülke olmasının payı çok derin ve büyüktür. Zira dünyadaki anti-Kürd nizamın oluşmasında da, parçalanmışlık derin ve önemli sebeplerdendir.

Bu araştırma; Kürdistan'ın ve Kürd ulusunun bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması konularıyla ilgilidir. Kürdlere ve Kürdistan'a uygulanan “böl-yönet ve yok et” politikalarının oluşturulması, hayata geçirilmesi ve uygulamanın sonuçlarıyla ilgili hipotezler ileri sürmek, bu hipotezlerle ilgili bazı açıklamalar yapmak, bu araştırmanın amacıdır.

Kürdistan, elbette, kendi kendine, durup dururken parçalanmamıştır. Kürd ulusu kendi istek ve iradeleriyle bölünmemiştir. Kendi kendini bölmemiş, bu parçalar için ayrı ayrı devletlerin boyunduruğunu talep etmemiştir. Kürd ulusu ve Kürdistan ile ilgili politikaların saptanmasında, zamanın en güçlü emperyalist devletlerinin istek ve iradesi birinci planda rol oynamıştır. Bu kuşkusuzdur. Fakat Kemalist hareketin Kürdistan üzerindeki emellerini, bu emelleri gerçekleştirebilmek için emperyalist devletlerle yaptığı işbirliğini de hiç gözden uzak tutmamak gerekir. İttihat ve Terakki'nin ve O'nun devamı olan Kuvva-i Milliye'nin, Kemalistlerin, Kürdistan'a ilişkin isteklerini, arzularını hiçbir zaman dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. I. Dünya Savaşı sırasında gelişen olaylar, Osmanlı Devleti'nin, Kürdistan üzerindeki hegemonyasının azalması sonucunu getirmiştir. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti'nin yenilmesi, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin düşmesi bu hegemonyanın azalması anlamına gelmektedir. İşte bu koşullarda 1917 Ekim Devrimi'nin, İttihatçıların devamı olarak ortaya çıkan Kemalist harekete önemli bir manevra alanını açtığını, imkânlarının genişlediğini görmekteyiz.

Emperyalist devletler, I. Dünya Savaşı içinde Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan çeşitli gizli antlaşmalar yapmışlardır. Bu antlaşmalarda Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan Kürdistan'ın ülke bütünlüğünün parçalanmasına özel bir gayret göstermişlerdir. Bu politikaların oluşturulması ve uygulanması, özellikle, 1915-1923 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. 1923-1925 yılları arasında da emperyalist bölüşümün ortaya çıkardığı bazı pürüzler giderilmiştir.

İsmail Beşikci’nin, 50 yılı aşkındır, Kürdistan’ın parçalanması, paylaşılması ve yok sayılmasının sosyolojik sonuçları üzerinde durmasının önemi bugün daha iyi anlaşılırdır.  

 Elinizdeki kitap, Qasr-ı Şirin(1639), Türkmençay(1825) ve Lozan(1923) emperyalist antlaşmaları ile parçalanan, bölüşülen bir ülke ve ulusun vardığı sonuçların tarihi bilinç açısından önemine işaret etmektedir. Kritik edilmesi dileğiyle,

İsmail Beşikci’ye saygı , okura dostlukla!..

 

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 208 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-6-1

Fiyat: 33 TL

 

Fotoğraf: KÜRTLERİN<br />
MECBURİ İSKANI<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>Kürdler için, “Mecburi İskân” kavramı son derece önemlidir ve sıradan değildir. 19. yüzyılda Kürd beylikleri, 20. yüzyılda daha çok ağalar, şeyhler, aşiret reisleri sürgüne gönderildi, “Mecburi İskân”a tabii tutuldu. Direniş gösterip gitmeyenler, katliamlara uğratıldı.<br />
Zira devletin, jenosit politikasının önemli bir ayağını oluşturan “Mecburi İskân” ve sürgün, yerinde yargılı-yargısız infazlar önemli icraatlarından olmuştur. Aynı politika daha önce de; Rum, Ermeni, Süryani, Kürd, Pontus, Êzidî, Alevi vs. Türk ve İslam olmayan tüm halklara tatbik edilmiştir. Nerede ise İstanbul, İzmir, Adana, Aydın, Samsun, Muğla, Balıkesir Trakya vs. önemli merkezlerde, 120-150 yıl önce yaşayan ailelerin çocukları esastan göçertilmiş ve bugün buralarda yaşamaz durumdadırlar. Yaşayanlar ise korkudan kendi kimliklerini terk etmiş, asimile olmuş ve çoğu “Asil Türk”çüler konumuna sokulmuşlardır.<br />
1980’lerde, 1990’larda yaşanan sürgünler çok farklıdır. Artık yoksul köylülere de koruculuk dayatılarak onursuzlaştırma, yerinde yaşama olanaklarını, kaynaklarını ortadan kaldırarak sürgün olmaları sağlanmıştır.<br />
Kürd aydınlarının, Kürdistan’da, kendi toplumu içinde yaşamalarına hayat hakkı tanınmadı. Kürdler ‘kendi topraklarını ülkelerini sevmesin, kendi topraklarından nefret etsin ve yabancılaşsın, Kürd topraklarında, Kürd topluluğu kalmasın, dağılsın, dağıtılsın ve Kürdistan Kürdsüz kalsın’ diye tüm yollar denendi, çok sayıda insan kaçırtıldı ve diğer ülkelere sığınarak mülteci konumunda yaşamak durumunda bırakıldılar.<br />
Bu kitapta amaç, mecburi iskân olgusunun nasıl düşünüldüğü, nasıl gerçekleştirildiği, ne gibi sonuçlar ortaya çıktı gibi konuları irdelemek değildir. Amaç, Cumhuriyet'in ilanından sonra, gerçekleşen Kürd direnişleri sırasında yoğun ve yaygın bir şekilde yürürlüğe konan ve uygulanan Kürd sürgünlerinin, Türk Üniversitesi, Türk basını... gibi kurumlar tarafından, nasıl algılandığını ve anlatıldığını kavramaya çalışmaktır.<br />
Kemalist resmi ideolojinin etkisi ile olgulardan çok önemli biri, Kürd ulusu olgusu ısrarla ve bilinçle tahlillerin ve araştırmaların dışında tutulmuştur. Bu, Türkiye'de yaşayan herkesi Türk sayan bir anlayıştır.<br />
Kitapta sadece, Mecburi İskân olgusu incelenmiştir.<br />
Bu araştırmada olgulara, bilim yöntemi ile yaklaşmanın nasıl olacağına dair ve cumhuriyet tarihinden seçilmiş bazı olgular üzerinde durulmuştur.<br />
Kritik edilmesi dileğiyle!<br />
İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla... </p>
<p>İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 208 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-3-3<br />
Fiyat: 18 TL

 

KÜRTLERİN

MECBURİ İSKANI

İsmail Beşikci

Kürdler için, “Mecburi İskân” kavramı son derece önemlidir ve sıradan değildir. 19. yüzyılda Kürd beylikleri, 20. yüzyılda daha çok ağalar, şeyhler, aşiret reisleri sürgüne gönderildi, “Mecburi İskân”a tabii tutuldu. Direniş gösterip gitmeyenler, katliamlara uğratıldı.

Zira devletin, jenosit politikasının önemli bir ayağını oluşturan “Mecburi İskân” ve sürgün, yerinde yargılı-yargısız infazlar önemli icraatlarından olmuştur. Aynı politika daha önce de; Rum, Ermeni, Süryani, Kürd, Pontus, Êzidî, Alevi vs. Türk ve İslam olmayan tüm halklara tatbik edilmiştir. Nerede ise İstanbul, İzmir, Adana, Aydın, Samsun, Muğla, Balıkesir Trakya vs. önemli merkezlerde, 120-150 yıl önce yaşayan ailelerin çocukları esastan göçertilmiş ve bugün buralarda yaşamaz durumdadırlar. Yaşayanlar ise korkudan kendi kimliklerini terk etmiş, asimile olmuş ve çoğu “Asil Türk”çüler konumuna sokulmuşlardır.

1980’lerde, 1990’larda yaşanan sürgünler çok farklıdır. Artık yoksul köylülere de koruculuk dayatılarak onursuzlaştırma, yerinde yaşama olanaklarını, kaynaklarını ortadan kaldırarak sürgün olmaları sağlanmıştır.

Kürd aydınlarının, Kürdistan’da, kendi toplumu içinde yaşamalarına hayat hakkı tanınmadı. Kürdler ‘kendi topraklarını ülkelerini sevmesin, kendi topraklarından nefret etsin ve yabancılaşsın, Kürd topraklarında, Kürd topluluğu kalmasın, dağılsın, dağıtılsın ve Kürdistan Kürdsüz kalsın’ diye tüm yollar denendi, çok sayıda insan kaçırtıldı ve diğer ülkelere sığınarak mülteci konumunda yaşamak durumunda bırakıldılar.   

Bu kitapta amaç, mecburi iskân olgusunun nasıl düşünüldüğü, nasıl gerçekleştirildiği, ne gibi sonuçlar ortaya çıktı gibi konuları irdelemek değildir. Amaç, Cumhuriyet'in ilanından sonra, gerçekleşen Kürd direnişleri sırasında yoğun ve yaygın bir şekilde yürürlüğe konan ve uygulanan Kürd sürgünlerinin, Türk Üniversitesi, Türk basını... gibi kurumlar tarafından, nasıl algılandığını ve anlatıldığını kavramaya çalışmaktır.

Kemalist resmi ideolojinin etkisi ile olgulardan çok önemli biri, Kürd ulusu olgusu ısrarla ve bilinçle tahlillerin ve araştırmaların dışında tutulmuştur. Bu, Türkiye'de yaşayan herkesi Türk sayan bir anlayıştır.

Kitapta sadece, Mecburi İskân olgusu incelenmiştir.

Bu araştırmada olgulara, bilim yöntemi ile yaklaşmanın nasıl olacağına dair ve cumhuriyet tarihinden seçilmiş bazı olgular üzerinde durulmuştur.

Kritik edilmesi dileğiyle!

İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla...

 

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 208 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-3-3

Fiyat: 18 TL

 

Fotoğraf: TUNCELİ KANUNU(1935)<br />
VE DERSİM JENOSİDİ<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>Dersim Jenosidi, devletin inkâra gücünün yetmediği kadar açık olan bir icraatıdır. Bunun en bariz kanıtı bir bölgeye özgü çıkardıkları ve “Tunceli Kanunu” diye tanımladıkları belgelerdir. Zira buraya özgü çıkarılan kanun, diğer katliamların “Jenosid olmadığı” anlamına gelmez.<br />
Kürdistan’da, diğer tüm direniş alanlarını dağıttıktan sonra, kendilerinin tanımladıkları “Dersim çıbanı söküp atmak” için kanunlar hazırladılar. Özel vali ve müfettişlik tayin ettiler. Kara ve hava harekâtı planladılar. Mecburi iskân, kız çocuklarını zorla ailelerinden alarak hizmetçi yaptılar yada zorla evlendirdiler. Türk yetiştirme yurtlarına yerleştirerek kendilerini, kültürlerini yaşamalarına engel oldular. Kendilerine yabancılaştırmak ve Türklüğe özendirmek için program hazırlayıp uyguladılar Dersim’in 130 bin olan nüfusu 50 bine düşürüldü. Bu nüfusun 50-60 bini toplu katledildi, telef edildi. 20 -30 bin insan sürgüne gönderildi.<br />
Tüm bu plan ve yaşananlara rağmen, olgunun, zamanında bilimin kavramları ile tartışılmaması düşündürücüdür.<br />
İsmail Beşikci’nin bu incelemeyi, 1977 yılında hazırlamış olması, ilk kez “Dersim jenosidi” kavramı ile tanımlaması dikkate değerdir.<br />
“Jenosit/soykırım” kavramının 1990’lardan sonra, Kürd ve Türk çevrelerinde tartışmaya geç dönemde başlaması, tüm sorunları ele almada geciktiğimizi ve devletin resmi ideolojisinin bu boşluğu ve gecikmişliği çok muazzam lehine kullanarak bilgi kirliliği ve yanılsamalar yarattığı, mağdurları bile kendi “portresi” haline getirip, politikasına araç ettiğini gözlemlemekteyiz.<br />
“Tunceli Kanunu (1935)” ve uygulaması, Türk sömürgeciliğinin boyutlarını, cüretini, Kürd ulusuna meydan okumasını göstermesi bakımından da son derece önemli bir olgudur. Öte yandan, “Tunceli Kanunu” ve uygulamalarının, insanlar tarafında nasıl algılandığının ve kavranıldığının araştırılması da önemlidir. Bu konudaki inceleme, Türk üniversitesinin, Türk profesörlerinin, Türk yazarlarının, kısaca Türk düşüncesinin bilimsizliğini, olgulardan kopukluğunu, bilimsel düşünce sürecine darbeler vurmada ne kadar ileri gittiğini, ışıksızlığını, resmi ideoloji karşısındaki dalkavukluğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.<br />
Araştırmada, kanunla ilgili meclis görüşmeleri, kanunun gerekçesi verildikten sonra, bu olguya ilişkin olarak, Türk üniversitesinin, profesörlerinin, düşünürlerinin ve yazarlarının, Türk solunun görüşleri, olguyu nasıl algıladıkları ve kavradıkları ele alınıp eleştirilmiştir.<br />
Bu arada, göç ile gelen(alaktonlar), yerel(otokton) halkları yok etmeye koyulduğu ‘Jenosid Havzası’ olan Yakın Doğu coğrafyası, Kürdistan'daki, özel olarak da Dersim'deki jenosid uygulamaları, çeşitli kaynaklardan yararlanılarak sergilemeye çalışılmıştır.<br />
Kritik edilmesi dileğiyle!<br />
İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla... </p>
<p>İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 208 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-3-3<br />
Fiyat: 23 TL

 

TUNCELİ KANUNU(1935)

VE DERSİM JENOSİDİ

İsmail Beşikci

Dersim Jenosidi, devletin inkâra gücünün yetmediği kadar açık olan bir icraatıdır. Bunun en bariz kanıtı bir bölgeye özgü çıkardıkları ve “Tunceli Kanunu” diye tanımladıkları belgelerdir. Zira buraya özgü çıkarılan kanun, diğer katliamların “Jenosid olmadığı” anlamına gelmez.  

Kürdistan’da, diğer tüm direniş alanlarını dağıttıktan sonra, kendilerinin tanımladıkları “Dersim çıbanı söküp atmak” için kanunlar hazırladılar. Özel vali ve müfettişlik tayin ettiler. Kara ve hava harekâtı planladılar. Mecburi iskân, kız çocuklarını zorla ailelerinden alarak hizmetçi yaptılar yada zorla evlendirdiler. Türk yetiştirme yurtlarına yerleştirerek kendilerini, kültürlerini yaşamalarına engel oldular. Kendilerine yabancılaştırmak ve Türklüğe özendirmek için program hazırlayıp uyguladılar Dersim’in 130 bin olan nüfusu 50 bine düşürüldü. Bu nüfusun 50-60 bini toplu katledildi, telef edildi. 20 -30 bin insan sürgüne gönderildi.

Tüm bu plan ve yaşananlara rağmen, olgunun, zamanında bilimin kavramları ile tartışılmaması düşündürücüdür.

İsmail Beşikci’nin bu incelemeyi, 1977 yılında hazırlamış olması, ilk kez “Dersim jenosidi” kavramı ile tanımlaması dikkate değerdir.

“Jenosit/soykırım” kavramının 1990’lardan sonra, Kürd ve Türk çevrelerinde tartışmaya geç dönemde başlaması, tüm sorunları ele almada geciktiğimizi ve devletin resmi ideolojisinin bu boşluğu ve gecikmişliği çok muazzam lehine kullanarak bilgi kirliliği ve yanılsamalar yarattığı, mağdurları bile kendi “portresi” haline getirip, politikasına araç ettiğini gözlemlemekteyiz.

“Tunceli Kanunu (1935)” ve uygulaması, Türk sömürgeciliğinin boyutlarını, cüretini, Kürd ulusuna meydan okumasını göstermesi bakımından da son derece önemli bir olgudur. Öte yandan, “Tunceli Kanunu” ve uygulamalarının, insanlar tarafında nasıl algılandığının ve kavranıldığının araştırılması da önemlidir. Bu konudaki inceleme, Türk üniversitesinin, Türk profesörlerinin, Türk yazarlarının, kısaca Türk düşüncesinin bilimsizliğini, olgulardan kopukluğunu, bilimsel düşünce sürecine darbeler vurmada ne kadar ileri gittiğini, ışıksızlığını, resmi ideoloji karşısındaki dalkavukluğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.

Araştırmada, kanunla ilgili meclis görüşmeleri, kanunun gerekçesi verildikten sonra, bu olguya ilişkin olarak, Türk üniversitesinin, profesörlerinin, düşünürlerinin ve yazarlarının, Türk solunun görüşleri, olguyu nasıl algıladıkları ve kavradıkları ele alınıp eleştirilmiştir.

Bu arada, göç ile gelen(alaktonlar), yerel(otokton) halkları yok etmeye koyulduğu ‘Jenosid Havzası’ olan Yakın Doğu coğrafyası, Kürdistan'daki, özel olarak da Dersim'deki jenosid uygulamaları, çeşitli kaynaklardan yararlanılarak sergilemeye çalışılmıştır.

Kritik edilmesi dileğiyle!

İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla...

 

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 208 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-3-3

Fiyat: 23 TL

 

Fotoğraf: CUMHURİYET HALK FIRKASI PROGRAMI<br />
(1931)<br />
VE<br />
KÜRT SORUNU<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>CHF’nın özelliği; resmi ideolojiyi şekillendirmiş olmasıdır. CHF, kendisini “tüm milletin ve sınıfların mutlak partisi” olarak tanımlamıştır. Türk modern ulus-devletin yaratıcısı, İttihat ve Terakki Fırkası’nın siyasal ve kadrosal çizgisinin devamıdır. Bütün Türk milletinin, çelişkisiz ve çıkarsız bu partiye adapte olması ve Şef Mustafa Kemal’in tekçi düşünce ve talimatlarına uygun davranmasıdır.<br />
Milletin her koşulda devletle bütünleşmesi, devletin karşı gelinmez, eleştirilmez, söz söylenmez bir tabu olduğunun tüm halka dikte ettirilmesidir. Şef Mustafa Kemal Atatürk’ün ise her dediğinin kanun mahiyetinde olduğu, tüm seçileceklerin kendisi tarafından önceden belirlendiğini, halk iradesi ve istemlerinin asla dikkate alınmadığı, her şeyin Şef, CHF, devlet tarafından kararlaştırıldığı ve “milletin yüksek menfaatleri” gereği her kesin uyma zorunluluğu oluşturulmuştur. CHF dışında parti, Şef Mustafa Kemal’den ayrı hizip yaşatılmayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 yıllık iktidarında, kendi talimatıyla oluşturulan partiler bile tekrar kendisi tarafından kapatılmış, kadroları cezai takibata tabii tutulmuştur.<br />
 Bu araştırma, CHF'nin Programı ile ilgilidir. CHF Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'in, dolayısıyla CHF'nin görüşlerini radikal bir biçimde yorumlamaya ve bu görüşlere doktriner bir karakter vermeye çalışan “Kadro Hareketi” üzerinde de durulmuştur. CHF programı (1931) Türkiye'nin siyasal hayatında çok büyük rol oynamış bir metindir. Demokrat Parti ve O'nun devamı olan Adalet Partisi de dâhil olmak üzere, CHF kökenli bütün partilerde bu etkiyi görmek mümkündür.<br />
CHF ve ardındaki CHP resmi ideolojinin, askeri bürokratik faşist sömürgeci diktatörlüğün ya da Kemalist Türk milliyetçiliğin(ırkçılığın) ve 90 yıllık tüm Türkçü ve Türkiyeci partilerin programlarına sindirilerek devam ettirilmektedir.<br />
Tamamı o zamandan beri şekillendirilen resmi ideolojinin eksenindeki partiler, Kürdlerin Ulus varlığını inkâr etmek suretiyle, Kürdlere, Türk dilini ve Türk kültürünü dayatan partiler olmuşlardır.<br />
 CHF; faşist sömürgeci diktatörlüğün, tekçi İslamcılığın, ırkçı Türk milliyetçiliğinin, Kürd ulusuna karşı, sömürge siyaseti güden, İttihat ve Terakki kadrolarının etkinliğinde jenosid siyasetini uzun sürece yayarak sürdüren, önemli ırkçı Türk kuruluşudur.<br />
Kritik edilmesi dileğiyle!<br />
İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla! </p>
<p>İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 176 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-3-3<br />
Fiyat: 16 TL

 

CUMHURİYET HALK FIRKASI PROGRAMI

(1931)

VE

KÜRT SORUNU

İsmail Beşikci

CHF’nın özelliği; resmi ideolojiyi şekillendirmiş olmasıdır. CHF, kendisini “tüm milletin ve sınıfların mutlak partisi” olarak tanımlamıştır. Türk modern ulus-devletin yaratıcısı, İttihat ve Terakki Fırkası’nın siyasal ve kadrosal çizgisinin devamıdır. Bütün Türk milletinin, çelişkisiz ve çıkarsız bu partiye adapte olması ve Şef Mustafa Kemal’in tekçi düşünce ve talimatlarına uygun davranmasıdır.

Milletin her koşulda devletle bütünleşmesi, devletin karşı gelinmez, eleştirilmez, söz söylenmez bir tabu olduğunun tüm halka dikte ettirilmesidir. Şef Mustafa Kemal Atatürk’ün ise her dediğinin kanun mahiyetinde olduğu, tüm seçileceklerin kendisi tarafından önceden belirlendiğini, halk iradesi ve istemlerinin asla dikkate alınmadığı, her şeyin Şef, CHF, devlet tarafından kararlaştırıldığı ve “milletin yüksek menfaatleri” gereği her kesin uyma zorunluluğu oluşturulmuştur. CHF dışında parti, Şef Mustafa Kemal’den ayrı hizip yaşatılmayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 yıllık iktidarında, kendi talimatıyla oluşturulan partiler bile tekrar kendisi tarafından kapatılmış, kadroları cezai takibata tabii tutulmuştur.  

 Bu araştırma, CHF'nin Programı ile ilgilidir. CHF Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal'in, dolayısıyla CHF'nin görüşlerini radikal bir biçimde yorumlamaya ve bu görüşlere doktriner bir karakter vermeye çalışan “Kadro Hareketi” üzerinde de durulmuştur. CHF programı (1931) Türkiye'nin siyasal hayatında çok büyük rol oynamış bir metindir. Demokrat Parti ve O'nun devamı olan Adalet Partisi de dâhil olmak üzere, CHF kökenli bütün partilerde bu etkiyi görmek mümkündür.

CHF ve ardındaki CHP resmi ideolojinin, askeri bürokratik faşist sömürgeci diktatörlüğün ya da Kemalist Türk milliyetçiliğin(ırkçılığın) ve 90 yıllık tüm Türkçü ve Türkiyeci partilerin programlarına sindirilerek devam ettirilmektedir.

Tamamı o zamandan beri şekillendirilen resmi ideolojinin eksenindeki partiler, Kürdlerin Ulus varlığını inkâr etmek suretiyle, Kürdlere, Türk dilini ve Türk kültürünü dayatan partiler olmuşlardır.

 CHF; faşist sömürgeci diktatörlüğün, tekçi İslamcılığın, ırkçı Türk milliyetçiliğinin, Kürd ulusuna karşı, sömürge siyaseti güden, İttihat ve Terakki kadrolarının etkinliğinde jenosid siyasetini uzun sürece yayarak sürdüren, önemli ırkçı Türk kuruluşudur.

Kritik edilmesi dileğiyle!

İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!

 

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 176 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-3-3

Fiyat: 16 TL

 

Fotoğraf: CUMHURİYET HALK FIRKASI TÜZÜĞÜ:<br />
1927)<br />
VE<br />
KÜRT SORUNU<br />
İsmail Beşikci</p>
<p>CHF'nın Tüzüğü(1927), önemli bir siyasal belge olmasına, harfi harfine uygulanmasına rağmen, Türk üniversitesi, Türk profesörleri, kısaca Türk düşüncesi, bu tüzükten hiç söz etmemiştir. Türk yazım dünyası, bu siyasal belgeyi gözden uzak tutabilmek için gayretini esirgememiştir. Fakat Türkiye'nin son yarım asırlık siyasal hayatına, bilim yöntemini kullanarak yaklaşmak isteyenler, olguları ve olgusal ilişkileri bir bütünsellik içinde kavramaya çalışanlar, kati surette bu belgeyi gözden uzak tutamazlar.<br />
Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin sorunlar, enine boyuna tartışılmaktadır. Hâlbuki bugünkü Türk toplumunun, özellikle Kürd toplumunun yapısını belirleyen temel ilişki biçimleri, tek parti döneminde geliştirilmiştir. Yakın Doğu’da Kürd Ulus Sorunu’nun temel bir sorun olarak ortaya çıkması, Kürdistan üzerindeki “Yakın Doğu İşlerini Çözmek İçin Lozan Konferansı” emperyalist paylaşım ve Kürd ulusuna karşı uygulanan “böl-yönet” politikasından hemen sonra başlıyor. Hâlbuki resmi ideoloji Kemalizm, Türkiye'nin yakın tarihine bilimsel yöntemle yaklaşmayı engellemiştir. Bu engellemeyi ceza yasaları ve çok farklı tehditleriyle pekiştirmiştir. Yakın tarihe de; politik, askeri, ekonomik, toplumsal, kültürel ilişkilere bu ideoloji çerçevesinde bakılmasını dayatıyor ve emrediyorlar.<br />
Onun için CHF'nın Tüzüğü(1927) gibi tek parti dönemine önemli bir açıklık getiren belgeleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlar. Bugünkü nesillerin, bunları öğrenmemesi için çaba harcıyorlar. Oysa bu tutum toplumlar hakkında, toplumların geleceği hakkında bilgi vermez. Zaman ve mekân boyutu içinde ele alınmadan toplumlar hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Bu ise, olgulardan hareket etmeyi, olgusal ilişkileri daima dikkate almayı gerektirir. Dolayısıyla, bilimsel bilgi üretilmesini engelleyen resmi ideoloji Kemalizm ile mücadele etmeyi gerektirir.<br />
Resmi ideoloji çerçevesinde, onun getirdiği normları tartışılmaz bir veri kabul ederek, bilimsel bilgi üretmek mümkün değildir. Resmi ideolojiyi kavramak açısından, CHF Tüzüğü (1927) önemli bir belgedir. Aydınlanmak ve tarih bilincini edinmek üzere kritik edilmesi dileğiyle!<br />
İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!..<br />
İsmail Beşikci Vakfı Yayınları<br />
Ebat: 13.5x21, 240 sayfe<br />
Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak<br />
ISBN 978-605-86933-3-3<br />
Fiyat: 22 TL

 

 

 

CUMHURİYET HALK FIRKASI TÜZÜĞÜ:

1927)

VE

KÜRT SORUNU

İsmail Beşikci

CHF'nın Tüzüğü(1927), önemli bir siyasal belge olmasına, harfi harfine uygulanmasına rağmen, Türk üniversitesi, Türk profesörleri, kısaca Türk düşüncesi, bu tüzükten hiç söz etmemiştir. Türk yazım dünyası, bu siyasal belgeyi gözden uzak tutabilmek için gayretini esirgememiştir. Fakat Türkiye'nin son yarım asırlık siyasal hayatına, bilim yöntemini kullanarak yaklaşmak isteyenler, olguları ve olgusal ilişkileri bir bütünsellik içinde kavramaya çalışanlar, kati surette bu belgeyi gözden uzak tutamazlar.

Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin sorunlar, enine boyuna tartışılmaktadır. Hâlbuki bugünkü Türk toplumunun, özellikle Kürd toplumunun yapısını belirleyen temel ilişki biçimleri, tek parti döneminde geliştirilmiştir. Yakın Doğu’da Kürd Ulus Sorunu’nun temel bir sorun olarak ortaya çıkması, Kürdistan üzerindeki “Yakın Doğu İşlerini Çözmek İçin Lozan Konferansı” emperyalist paylaşım ve Kürd ulusuna karşı uygulanan “böl-yönet” politikasından hemen sonra başlıyor. Hâlbuki resmi ideoloji Kemalizm, Türkiye'nin yakın tarihine bilimsel yöntemle yaklaşmayı engellemiştir. Bu engellemeyi ceza yasaları ve çok farklı tehditleriyle pekiştirmiştir. Yakın tarihe de; politik, askeri, ekonomik, toplumsal, kültürel ilişkilere bu ideoloji çerçevesinde bakılmasını dayatıyor ve emrediyorlar.

Onun için CHF'nın Tüzüğü(1927) gibi tek parti dönemine önemli bir açıklık getiren belgeleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlar. Bugünkü nesillerin, bunları öğrenmemesi için çaba harcıyorlar. Oysa bu tutum toplumlar hakkında, toplumların geleceği hakkında bilgi vermez. Zaman ve mekân boyutu içinde ele alınmadan toplumlar hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Bu ise, olgulardan hareket etmeyi, olgusal ilişkileri daima dikkate almayı gerektirir. Dolayısıyla, bilimsel bilgi üretilmesini engelleyen resmi ideoloji Kemalizm ile mücadele etmeyi gerektirir.

Resmi ideoloji çerçevesinde, onun getirdiği normları tartışılmaz bir veri kabul ederek, bilimsel bilgi üretmek mümkün değildir. Resmi ideolojiyi kavramak açısından, CHF Tüzüğü (1927) önemli bir belgedir. Aydınlanmak ve tarih bilincini edinmek üzere kritik edilmesi dileğiyle!

İsmail Beşikci’ye saygı, okura dostlukla!..

İsmail Beşikci Vakfı Yayınları

Ebat: 13.5x21, 240 sayfe

Kağıt: 60 gram enzo, 350 gram Kuşe kapak

ISBN 978-605-86933-3-3

Fiyat: 22 TL

 

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News