ala kurdistan
Ey Reqîb

Yorum yaz

Halepçe Adım Adım Soykırıma Giden Yol

Irak’ta yapılan Kürt soykırımı 1985’te başlayıp 16 Mart 1988 Halepçe’de doruğa çıkıp 1991’de I. Körfez savaşıyla noktalanmıştır.

1979’da başlayan İran-Irak savaşında Kürtlerin bir kısmı İran tarafında yer aldı. 1985’te YNK (Yekitîya Niştimaniyê Kurdistanê-Kürdistan Yurtseverler Birliği) yapılan görüşmeler kesilince Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, Süleymaniye yakınlarındaki 78 köyü yerle bir etti. Kasım 1985’te yakılıp yıkılan köylerin sayısı199’a evsiz kalan insan sayısı ise 55.000 yükselmişti. (1) Askerler gözaltına aldıkları yaşları 10 ile 14 arasında değişen 500 çocuğa işkence edip büyük bir çoğunluğunu öldürüldü. Amaç, Pêşmerge akrabaları hakkında bilgi almak ve Pêşmerge hareketine katılanlara gözdağı vermekti. Ocak 1987’de, 1985’te zorla kaçırılanlarda 57’sinin cesetleri akrabalarının cesetlerinin yanına bırakılmıştı: Bunlardan bazılarının gözleri oyulmuştu, bazılarında da başka işkence izleri mevcuttu.  Ocak 1985’te Erbil’de birkaç yüz genç ve yetişkin (15 ile 30 yaş arasında) tutuklanmış ve sonrada işkence edilerek öldürülmüşlerdi. (2)

ADIM ADIM SOYKIRIMA DOĞRU

Kanlı diktatör Saddam Hüseyin, Mart 1987’de kuzeni General Ali Hasan el-Mecid’i Kürdistan valiliğine atadı. Büyük yetkilerle donatılarak Kürdistan’a gönderilen el-Mecid Kürdistan’da adeta bir vahşete imza atmıştır. YNK’nin, Süleymaniye’deki Dukan vadisindeki mevzileri ele geçirmesinden sonra, el-Mecid, YNK’nin ana karargâhının bulunduğu Balisan vadisindeki Kürt köylerine kimyasal silahlarla saldırarak yüzlerce insan öldürdü. Saldırıdan kurtulanlardan biri saldırıyı şöyle anlatıyor:

‘‘Her şey karanlıktı karanlıkla kaplanmıştı, hiçbir şey göremiyorduk. Etrafı sis kaplamış gibiydi. Ve ardından herkes kör olmuştu. Bazıları kustu. Yüzler siyahlaştı; insanların koltukaltları ve kadınların göğüslerinin altı acıyla şişti. Daha sonra burunlarında ve gözlerinden sarı bir su aktı. Sağ kalabilenlerden çoğu ağır görme bozuklukları ya da bir ay kadar süren körlük yaşadılar. Bazı köylüler dağlara kaçıp, orada öldüler. Bombaların etki alanına yakın yerlerde bulunanlar bulundukları yerde öldüler.’’ (3)

Yukarıdaki anlatılanlar vahşetin boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Sağ kalıp hastanelerde tedavi için Erbil’e gidenler tutuklandı ve tüm erkekler idam edildi. 1987’de çıkardığı kararname ile Kürdistan yasak bölge haline getiriliyor ve Irak askerlerine güçlerinin bu bölgede bulunan insan ve hayvanları öldürme yetkisi veriliyor. El-Mecid’in amacı yakıp yıkmayla Peşmerge’yi bezdirip yenmekti. Kararname çıktığında bu bölgelerde binlerce insan vardı. Ama soykırım başlamıştı, Pêşmerge’ye lojistik desteği kesmek için 500 köy yakılıp yıkılmıştı. Ayrıca Pêşmergeye yardım ettikleri veya zorunlu göçü protesto ettikleri için köylüler toplu halde katledildiler. Yine Süleymaniye-Serdeşt arasındaki yolda yakalanan sivil şoförler infaz edildiler. Halepçe’de zorunlu göçü protesto edenler top ateşine tutuldu ve Halepçe’nin iki banliyösü yerle bir edildi. Zorunlu göçten kaçanlar Pêşmergelere katıldığı var sayılarak öldürüldüler. Kerkük yakınlarındaki Şiman köyü kasım sonunda kuşatılarak bombalandı, kurtulanlarda esir alınarak sonra idam edildiler. (4)  Bu yöntemi Türkiye devleti de Kürtlere karşı kullandı. Bunun sonucunda Türkiye Kuzey Kürdistan’da 3000 köy yıkıp yıktı ve 15.000 faili meçhul (faili Devlet ve Hizbullah) cinayetle Kuzey Kürdistan’ı adeta kan gölüne çevirdi.

ENFAL (5) OPERASYONLARI

Enfal Kuran’da geçen bir süredir, ganimet anlamına geliyor. 624 yılında Müslümanlarla müşrik Mekkeliler arasında yapılan Bedir Savaşı’ndan sonra indirilmiştir. Sürede genellikle savaş sonrası elde edilen ganimetler ve bunların kimlere nasıl pay edileceği konu edinmiştir. Süreden bir kısım:

‘‘Allah meleklere sizinle birlikteyim. İnanlara cesaret verin. Kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. Kâfirlerin kafalarını koparın, kollarını bacaklarını kesin’’

Ocak 1988’de İran birlikleri Mawat’a bakan stratejik tepeleri ele geçirip Kara Çulan nehrini geçince Bağdat’ta büyük bir endişe yarattı. Bu panikle Ali Hasan el-Mecid Kürt sorununu tümden çözmek için aradığı fırsatı yakaladı. Pêşmergeleri yenmek için Enfal operasyonu başlatıldı. Kara kuvvetleri bölgeyi işgal etmeden önce kimyasal silahlar ve hava bombardımanlarıyla büyük saldırılar gerçekleştirdi.

Birinci Enfal operasyonu, Dukan barajını ele geçirmek isteyen YNK ve İran planlarını bozmak içindi.  Şubat başında Süleymaniye yakınlarındaki Jafati vadisindeki Pêşmerge ve sivil halkın bombalanmasıyla başladı. Bölge üç hafta içinde Irak güçlerinin eline geçti. Yakalanan yetişkin ve genç erkekler el-Mecid’in talimatıyla katledildiler.

Şubatın sonunda Celal Talabani rejimi 1.500.000 insanı zorla göç ettirerek, 12 kasaba ve 3000 köyü yerle bir ederek soykırım yapmakla resmen suçladı.6 Batı politikalarıyla uyumsuz olduğu için Kürttlerin bu iddiaları ciddiye alınmadı ya da sumen altı edip soruşturma gereği duymadılar. Yalnız Körfez savaşından sonra Middle East Watch tarafından yapılan araştırma Kürtlerin soykırıma uğradığını göstermiştir.

15 Mart 1988’de YNK ve İran güçleri Irak güçlerini ağır kayıplara uğratarak, doğuya doğru Darbandikan Gölü’nün üzerindeki Halepçe şehrini, Irak güçlerinden geri aldılar. Irak ordusu diğer gün şehri birkaç saat top ateşine tuttu. Asıl kıyamet ondan sonra başladı, hava saldırıları başladıktan sonra sığınaklara girenler elma ve sarımsak kokusu duymaya başladılar. Gazın sığınaklara girmesini engelleyemedikleri için sokaklara çıkanlar bir vahşetle karşılaştılar:

‘‘Caddelere, kapı aralıklarına insan ve hayvan cesetleri yayılmıştı, insanlar tekerlekleri hâlâ dönen arabalarının direksiyonlarına yığılmıştı. Kurtulabilenler yere düşmeden önce isterik kahkahalar atarak etrafta koşuşturuyordu. Gazı doğrudan soluyanlarda görülen belirtiler akşama doğru kötüleşti. Çoğu çocuk yol üzerinde öldü ve düştükleri yerde bırakıldılar. (7)

16 Mart 1988’de Enfal operasyonlarının birincisinde Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak rejimi tarafından gerçekleştirilen ve üç saat süren ‘‘zehirli gaz’’ bombardımanı sonrası çoğu çocuk ve kadın olan 6.357 kişi Halepçe’ye kimyasal yapılan saldırıda zehirlenerek ya da yanarak öldü. 14,765 kişi ağır derecede yaralandı. WHO’nun raporuna göre bu kimyasal günümüze kadar 43.753 kişinin ölümüne 61.200 kişinin de sakat kalmasına sebep oldu. Böylece Hiroşima ve Nagazaki ile birlikte dünyanın en büyük insanlık trajedilerinden biri yaşandı. El-Mecid bir hafta sonra Süleymaniye’nin güneyinde Irak ordusu tarafından kuşatılmış olan Kara Dağ’da Enfal II’yi başlattı. Bir kez daha köylere kimyasal saldırılar yapıldı. Bombalamalardan kaçan gruplar Süleymaniye’nin kuzeyinde yakalanıp, isimleri kaydedilip, değerli eşyalarıyla kimlikleri alınarak toplama kamplarına götürüldüler. Kadın ve erkekleri birbirinden ayırarak, erkekleri bilinmeyen bir yere götürüp öldürdüler. Kara Dağ’ın güneyinde esir alınan yüzlerce çocuk ve kadının akıbetinden bir daha haber alınamadı.

Nisan ortasında başlayan Enfal III Kerkük’ün güneyindeki Germiyan’a yapıldı, yine erkekler infaz edilecekleri yerlere götürülürken, YNK’nin direniş gösterdiği Güney Germiyan’da binlerce kadın ve çocuk infaz edildi. Kurandaki enfal süresi ithafen Cahşlar tarafından öldürülen ve yakalananların mal varlığına el konuldu.

Mayıs başında Enfal IV operasyonu Kerkük, Erbil ve Koy-Sancak arasındaki bölgede yapıldı. Küçük Zap kıyısında kimyasal saldırılar sonucu 30.000’e yakın kişi katledildi. Direnişin güçlü olduğu yerlerde kadın ve çocuklarda infaz edildi. Yaz boyunca V, VI, VII gibi üç enfal operasyonu daha yapıldı. Bu operasyonlarda da af edilecekleri vaadiyle kandırılarak teslim olanlar topluca infaz edildiler.

İran 20 Ağustos’ta ateşkes ilan etti. Bunu izleyen günlerde Irak ordusu Behdinan’a yığınak yapmaya başladı. 25 Ağustos 1988’de kaçmakta olan insanlar ve Pêşmergelerin yoğunlaştığı köylerin ve vadilerin kimyasal silahlarla bombalandığı Enfal VIII başlatıldı. Bombalamalar sırasında hayvan otlatan 8 yaşındaki Agiza olayları şöyle anlatıyor.

‘‘Sarıya çalan beyaz bir duman çıktı. DDT böcek öldürücü ilaç gibi kötü bir koku yayıldı. Çok kötü bir tadı vardı. Gazı kokladığımda burnum akmaya başladı ve gözlerim bulandı ve görememeye başladım, gözlerimde akıyordu. Annem, babam ve erkek kardeşimin saldırıdan sonra yere düştüklerini gördüm, bana onların öldüklerini söylediler. Ciltleri siyahlaşmıştı ve hareket etmiyorlardı. Ciltlerinin siyaha dönüştüğünü ve ağızlarından ve burunlarından kan geldiğini görmüştüm. Onlara dokunmak istedim bana izin vermediler, yine ağlamaya başladım.’’ (8)

Kaçmaya çalışan binlerce insan vadilerde kimyasallarla zehirlenerek öldürüldü. 29 Ağustos’ta Bazi Gorge’de yaklaşık 2980 kişi gaz bombalarıyla öldürüldü ve cesetleri hükümet tarafından yakıldı. Zaho, Amadiye, Duhok, Sarsang, Mêrgesor, ve Rewanduz’da 77 köy 25 Ağustos-1 Eylül’de gazla zehirlenmişti. Uluslararası Af Örgütünün raporları kasten öldürülen binlerce sivilin ölüm bilgisiyle doluydu. Bu sekiz Enfal operasyonu sonucunda 200. 000’e yakın insan vahşice katledilmiştir. İnsanların büyük bir çoğunluğu Kerkük’ün güneydoğusundaki büyük bir askeri üs olan Topzawa’ya toplatılan 5.000 kişiyi kimse bir daha görmedi. Burası Holokost’taki (9) gibiydi, kayıt ve ayrışmalardan sonra insanlar toplu halde öldürülecekleri yerlere götürülüyordu. Kürdistan’da yapılan bu vahşet Nazi Almanyası’daki Holokost’tan sonra yaşanan en büyük insanı felaketti. Bu vahşete sessiz kalan ve İran rejimiyle savaşması için Saddam Hüseyin gibi bir caniye silah veren ve kollayan Batı’da en az Saddam Hüseyin kadar suçludur.

İnsanlar bu toplama kamplarında soyularak sorgulanıyordu, dayak sıradanlaşmıştı. Yaşlı bir adam, ‘‘Onları erkeklerin erkekleri soyup döverken gördük’’ diye anlatıyordu. İnsanlar ikişer ikişer kelepçelenmişler ve ayakkabıları alınmıştı. Topzawa’da geçen iki ya da üç günden sonra bu insanların hepsi üstü kapalı kamyonlara bindiriliyordu. Bir daha kimse bu insanları görmedi.

‘‘Enfal’de alıp götürülen insanların akıbetini bilen altı tanığımız var. Ramadi, Harta ve başka yerlerdeki infaz alanlarına götürülenler elleri ayakları bağlanarak derin hendeklere atılıyor, sonra da kurşunlanıyorlardı. Hendekler dolduğunda, üzerleri örtülüyordu.’’ (10)

Yaşlılar, kadın ve çocuklar Irak’ın güneybatısındaki çölde bulunan Nuqra Salman’da bir toplama kampına götürülmüştü. Nukra Salman’da uygulanan sıradan cezalar arasında iki saat hiç hareket etmeden bağdaş kurmak ya da öğle güneşinde metal bir direğe bağlanmakta bulunuyordu. Nuqra Salman’da hazirandan sonra dayaktan, çıplaklıktan ve hastalıktan ölmek sıradanlaşmış, günde dört ya da beş kişi ölmeye başlamıştı. Bir tanığın ifadesine göre hazirandan serbest bırakıldığı Eylül’e kadar 517 kişi ölmüştü ama o gittikten sonra daha da çok insan ölmüştü. Birçoğu her birinde yaklaşık 40 ceset bulunan çukurlara atılmadan önce öldükleri yerde günlerce çürümeye terk ediliyordu.

Yakalanan çoğu kadın ve çocuk Kerkük-Musul otoyolu yakınındaki Dibs kampına götürüldü. Bunlar Pêşmerge direnişinin sona erdiği eylülün başına kadar dört, beş ay boyunca burada tutuldular. Bunların çoğu kötü beslenme işkence ve dizanteriden öldü. Erkelerin hepsi öldürüldü, geriye kalan kadınların yarısı, Samawa’daki ölüm çukurlarına götürülüp infaz edildiler.

Rejim başta ortadan kaybolanları büyük Enfal zaferinde tutuklanıp gözaltında olduğunu belirtti. Fakat geçen iki yıl içinde kayıplarını soranların sayısı artıkça verilen yanıt değişti. ‘‘Akıbetleri konusunda herhangi bir bilgimiz yok’’ (11)

Kurbanlar kayda geçirilmesine rağmen, Saddam Hüseyin yaşananları kendi bilgisi dışında yaşanan bir talihsizliğe yormaya başladı.

SOYKIRIMIN BİLANÇOSU

 

 

Savaşın sonunda yaklaşık 4000 köy ve mezra yıkılmış ve en az 1.500.000 insan zorla yerinden edildi. YNK’ye göre:

1-    3839 köy, 1757 okul, 2457 cami, 271 hastane ve tıbbi merkez.

2-    Sürülen aileler 219.828, aile başına ortalama yedi kişiden yaklaşık 1.5 milyon kişi.

Hükümetin Kürdistan’daki işi henüz bitmemişti. Aralık 1988’de her birinde 10.000-15.000 arasında Kürd’ün barınacağı bir nevi getto olan 22 kasaba inşa etmeyi amaçladığını açıkladı. Önce 12.000 kişinin yaşadığı Sangasar’ı yerle bir etti. Ardından, Haziran 1989’da Qela Diza’yıyerle bir ederek burada yaşayan 100.000 kişiyle kentin çevresinde yaşayan yaklaşık 100.000 kişiyi daha yerinden etti. 25.000 nüfuslu Raniya’da aynı kaderle başbaşa kaldı. Böylece 75.000 km2 olan Kürdistan’ın 45.000 kilometre karesi temmuza kadar Kürtlerden arındırılmıştı. Amaç güvenlik değil hükümete hizmet eden cahşlar dışında Kürt milletini dağıtarak yok etmekti.

MÜLTECİLERİN DRAMI

 

 

1988 Ağustosu bitmeden önce 60.000 kişi Türkiye’ye kaçtı, bunların arasında kurtulan yaralılarda vardı. Türkiye sığınan mülteciler İran’daki mültecilerden az olmasına rağmen Batı medyasının ilgisini çekti. İran’da zaten 1975 savaşından kalan 50.000 mülteci bulunuyordu ve o zamandan beri sınır dışı edilmiş en az 50.000 Feyli Kürdü’nü daha kabul etmişti. 1987’ye kadar en az 50.000 kişi daha sınırı geçmişti. Ağustos 1988’de 100.000 civarında kişi daha sınırı geçti ve böylece İran’daki mülteci sayısı 250.000 ‘e çıktı.

Türkiye mültecileri kabul etmedi ve sınırda durdurdu; ama kaçanlar Saddam’ın hiddetinden o kadar korkuyorlardı ki Türk askeri güçleri onları durduramadılar ve ancak mültecilerin üzerine ateş açarak durdurabildiler. Türkiye’nin sınırları kapatmasından dolayı binlerce insan daha Saddam Hüseyin güçleri tarafından sınır boylarında bombalanarak katledildiler. Uluslararası kamuoyunun ilgisi nedeniyle Türkiye sınırları açmak zorunda kaldı. Ama gelenlere mülteci statüsü vermedi ve onları Diyarbekir, Mardin, Muş ve Yüksekova’daki kamplara yerleştirdi ve Türk olmayan kuruluşların mültecilere ulaşmasını da engelledi. 1951 Mülteci Anlaşması’nı imzalayan Türkiye özgün tanımlamayı Avrupa’nın ötesine genişleten 1967 protokolünü kabul etmedi. Bunu da Kürtlere mülteci statüsü vermemek için kabul etmedi. Uluslararası ilgi azalınca Türkiye mültecileri zorla göndermeye çalıştı. Böylece 1.000’den fazla mülteci Türkiye’den dönerken Irak ordusu tarafından öldürüldü. Daha sonra Türkiye zorla 20.000’e yakın mülteciyi zorla İran’a gönderdi. Türkiye’deki mülteciler sıkıntılı dönemler yaşadılar, hem gıda hem de sağlık olanakları kısıtlıydı. Bu da yetmezmiş gibi Türk yetkililerin aşağılamalarına maruz kalıyorlardı. Haziran 1989 ve Ocak 1990’daTürkiye’deki kamplarda iki kez gıda zehirlenmesi yaşandı. Zehirlenmenin kasıtlı yapıldığı söylendi. Türk kamplarındaki zor koşulları Irak’taki vahşete tercih ettiler.

Türkiye Irak sınırında yaşayan Kürtler evlerinin kapılarını soydaşlarına açarak büyük bir ulusal dayanışma örneği gösterdiler. Ellerindeki kısıtlı imkânlarla da olsa soydaşlarına kucak açtılar.

SOYKIRIMDA ULUSLARARASI TOPLUMUN ROLÜ

Uluslararası toplum Irak’ta yaşanan soykırıma karşı sessiz kalmayı tercih etti. Uluslararası topluluğun bu soykırıma seyirci kalmasının çeşitli nedenleri vardı. Bunlardan bazıları:

1-    Zaten Irak rejimine kimyasal silahları satanlar Batılı devletlerdi.

2-    Irak’ın İran’ı yenmesini istiyorlardı bu sebepten Saddam Hüseyin rejiminin vahşetlerine sessiz kaldılar.

3-    Savaştan sonra Irak’ta yapılacak olan yeniden yapılanmadan pay almak bu 50.000 milyon dolardı.

Bu nedenleri çoğaltabiliriz ama en önemli başlıklar bunlardı.

Hâlbuki ilk kimyasal gazlar kullanıldığı andan itibaren Celal Talabani basın yoluyla Irak rejiminin soykırım yaptığını tüm dünyaya duyurdu. Yine PDK (Partiya Demokrak a Kurdistanê-Kürdistan Demokrat Partisi) lideri Mesut Barzani de Birleşmiş Milletlere başvurarak Saddam Hüseyin yönetiminin Behdinan’a yaptığı kimyasal saldırıları durdurmasını istemişti. Zaten Halepçe bombalandıktan sonra gazeteci Ramazan Öztürk katliam fotoğraflarını çekerek haber ajanslarına gönderdi. ve katliamın ilk günlerinden itibaren dünya kamuoyu Kürtlere karşı yapılan soykırımı bilmesini sağladı. Ama buna rağmen Batı sessiz kalmayı yeğledi. Irak’ın İran’ı yenmesini isteyen Batılı güçler bu vahşeti engellemek için hiçbir şey yapmadılar. 1925’te imzalanan ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Protokolü’nü en kötü biçimde ihlal edildiği tek örnek Halepçe’dir.

Kürtlere uygulanan vahşet çeşitli Batılı gazetelerde yer aldı. Örneğin Financial Times 23 Mart’ta Batıyı Kürtlerin dramını görmezden gelmekle suçladı. Zaten Irak devleti de 26 Mart’ta kimyasal gaz kullandığını dolaylı olarak kabul etti. Yine The Independent 6 Eylül’de İngiltere hükümetini suçlayarak, ‘‘kimyasal kullanıldığı ile ilgili sağlam kanıt aramamakla’’ suçladı. The Guardian kendi görüşlerini şöyle açıklıyordu:

‘‘Buldog 50 yıldır sürdürülen kimyasal silah kullanımının en küstah biçimine karşı en yumuşak sesiyle bile havlamayı hala reddetmektedir. Hiçbir suçlama yapılmamıştır. Hiçbir kınama yoktur. Majestelerinin Hükümeti resmen sağlam kanıt beklemeye devam etmektedir. Dışişlerinin en deneyimli diplomatları bile böyle bir saçmalık karşısında yerin dibine girmelidir. En uç durumlarda bile artık pek sık rastlanmamasına rağmen uluslararası ilişkilerde ahlakın hala yeri vardır. Ve bazen savunmasız olandan yana tutum alamamak, ikiyüzlülükle birleşerek tutum alamayanların kendi ahlaksızlığını ortaya koyar.’’ (12)

Yine The Daily Telegraph, İnternational Tribune ve Reuters haber ajansı Irak’ta Kürt kıyımıyla ilgili görsel ve yazınsal materyaller yayınladılar.

ABD:  ABD bu sistematik imhanın farkında olmadığını savundu Aslında uydu gözlemleriyle bunu biliyordu. Körfez krizi sırasında yayımladığı haritalarda Kürdistan’daki köylerin dörtte üçü ‘imha edildi’ şeklinde damgalanmıştı. ABD dışişleri Saddam yönetimini kimyasal silah kullanmakla suçladı ama bir süre sonra geri çekilerek elindeki kanıtları göstermedi ve BM’nin soruşturma yürütmesini önerdi. ABD Irak’a hassas malzemelerin satışını sürdürdü. ABD’li iki kuruluş, Senato Diş İlişkiler Komitesi ve özel bir kuruluş olan İnsan Haklarını Savunan Doktorlar kimyasal silahların kullandığını gösteren güçlü deliller sundular. Yine gazeteci Gwynne Robert bu saldırılarda kullanılan maddeleri içeren toprak örnekleri getirip kamuoyuna sundu. 

İngiltere: Tanınmış bir grup İngiliz bilim insanı nisanda Kürdistan’a derektör ve panzehir göndermeye çalıştı ama İngiliz Hükümeti’nin talimatıyla imalatçılar tarafından bu girişim engellendi. Önce olaylar karşısında ‘dehşete kapıldığını’ sonra ‘büyük üzüntü’ duyduğunu açıklayan İngiliz Hükümeti’ni kendi ulusal basını yalanlayarak İngiliz Hükümetini ikiyüzlülükle suçladılar. Çünkü İngiltere bir yandan bunları söylerken diğer yandan da Irak’la olan ticari ilişkilerini devam ettirdi.  Örneğin Irak’a verdiği ihracat kredilerini iki katına çıkarttı.

İngiltere parlamentosu 1 Mart 2013’te Enfal katliamlarını soykırım olarak kabul etti. Bunun ardında Güney Kürdistan pazarına girme Kürdistan petrolüne ulaşma istekleri var ve bu karar insani değil ticari bir tavırdı.

Almanya: Almanya’da gönüllü bir kuruluş, 12 Alman ilaç şirketini Irak’a kimyasal silah imalatında kullanılan malzeme ve teçhizat göndermekle, kendi hükümetini de bu tür faaliyetleri onaylamak ve kendi koyduğu kısıtlamaları ihlal edenleri soruşturmamakla suçladı. (13)

Mesut Barzani de Fransa, İtalya ve Hollanda’yı Irak’ın kimyasal savaş programına yardımcı olmakla suçladı.

Halepçe’nin üzerinden bir yıl geçmeden, Fransa, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Türkiye, Doğu Bloğu ülkeleri ve Latin Amerikan devletleri Bağdat’ta düzenlenen Birinci Uluslararası Askeri Ürünler Fuarı’na katıldılar. Bu da büyük güçlerin insani değerlerden çok çıkarlarına baktığının canlı bir kanıtıdır.

Avrupa Topluluğu ülkeleri Irak’ı resmen kınadılar ama ticari ilişkilerini de devam ettiler.

Türkiye: Türkiye hem tarihsel tavrıyla hem de imha ve inkar politikalarıyla Kürdistan’ı işgal eden devletlere hep kötü bir örnek olmuştur. Enfal’deki rolüne gelirsek Saddam’ın ordusunda onları eğiten Türk subaylar vardı. Yine Saddam’ın zulmünden kaçıp Türkiye sınırına yığılan Kürtlere sınırı geç açarak ve gelen mültecilerin üzerine kurşun yağdırarak bu soykırımda rolünü oynamıştır. Türkiye'nin sınırları geç açması sınırda dağlarda savunmasız bekleyen binlerce insanın Irak devletinin zehirli gazlarıyla ölmesine sebep vermiştir. Yine Türkiye kendisine sığınan Kürtlere mülteci statüsü vermeyerek uluslararası hukuku çiğnemiştir. Ayrıca mültecilere yapılan kötü muamele ve aşağılama cabası yine 1.000 yakın mülteciyi zorla sınır dışı edip ölmesine sebep olmuştur. Türkiye Enfal’de yaşananları resmi olarak o günde kınamadı ve hala da kınamamıştır. Ayrıca İngiltere’nin kimyasal silah kullanıldı mı, diye Türkiye’ye sorduğunda Türk yetkililer kimyasal silah izlerine rastlamadığını belirterek Saddam Hüseyin’i aklamaya çalışmıştır.

İslam Dünyası: Halepçe katliamının yaşandığı yıl Mayıs ayında İstanbul’da toplanan İslam Konferansı Teşkilatı bırakın Saddam’ı kınamıyı katliama değinme gereği bile duymadı. Teşkilat İstanbul’daki toplantıda Bulgaristan’daki Müslüman Türk topluluğuna destek ve Bulgaristan’ı kınama kararı alır. Bulgaristan’daki Türk topluluğu üzerindeki siyasi baskıyı kınayan İslam Konferansı teşkilatı Halepçe ve Irak’ın tamamında kimyasal gazlarla öldürülen yüzbinlerce Kürdü görmezlikten geldi. Hiçbir İslam ülkesi bu soykırımı kınamadı ve sessiz kalarak bu soykırımı hem onayladılar hem de bu soykırımın ortağı oldular. Filistin ve Bosna için hüngür hüngür ağlayan İslam dünyası yanı başında soykırıma uğrayan Müslüman Kürtleri görmezden gelmeyi yeğlediler. Bu durum bugünde hala böyle, Suriye’de Araplara yardım için sıraya giren Müslüman devletler Suriye Kürtlerinin dramını görmezden geliyor. Filistin’deki ambargoyu delmek için uğraşan Türkiye, Suriye’deki Kürtlerin bulunduğu sınır kapılarını kapatarak Kürtlere ambargo uyguluyor.

HAMAS: Enfal Operasyonlarında yüzlerce HAMAS militanı yer almıştır. Kürtler yıllardır Filistinlilerin haklı mücadelesine destek veriyor buna rağmen HAMAS Enfal operasyonlarında Saddam’ın ordusunda mazlum Kürt halkının katledilmesinde rol almıştır.

İran: İran, Irakla olan savaşında Kürtleri kullanmıştır ve işi bittiğinde onları Saddam’la baş başa bırakmıştır. İran’da bu soykırımda en az isimlerini yukarıda isimlerini saydığımız devletler kadar suçludur.

SONUÇ

1985’te başlayıp 1990 kadar başlayan Enfal operasyonlarında 200.000 yakın Kürt sistemli bir şekilde yok edilmiştir. Dün bu soykırıma gözlerini kapatan güçler bugün Kürdistan pazarına girmek için olanları soykırım olarak Parlamentolarında onamak için sıraya girmişler. Bugün İngiltere, Irak,  İsveç ve Norveç Enfal’de olanları soykırım olarak kabul ediyorlar. Bunun arkası da gelecek gibi çünkü petrolün yüzü sıcaktır.

Yazıyı İsmail Beşikçi Hoca’nın bir sözüyle bitireceğim. ‘‘Eğer Kürtlerin uluslararası bir temsiliyetleri yani bir statüsü olsaydı Halepçe’de yaşananlar olmazdı. Kürtler statüsüzlüğün kurbanıdır.’’

Ey Kürt milleti eğer statüsüz kalmaya devam ederseniz daha çok Halepçeler ve Roboskiler olur!

Kaynak: David McDowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk yayınları

Middle East Watch Raporları

İnsan Haklarını Savunan Doktorlar Raporları

Dipnotlar

1. David McDowall, Modern Kürt Tarihi, sayfa 469

2. David McDowall, Modern Kürt Tarihi, sayfa 470

3. Middle East Watch

4. David McDowall, Modern Kürt Tarihi, sayfa 470

5. Enfal, Kuran’ın 8. Süresidir. 75 ayetten oluşur.

6. Daily Telegraph, 4 Mart 1988

7. Middle East Watch

8. İnsan Haklarını Savunan Doktorlar, Winds Of Death

9. Holokost, 2. Dünya Savaşı’da Nazi Almanyasında Yahudilere yapılan soykırım ve felakete verilen addır.

10. David McDowall, Modern Kürt Tarihi, sayfa 480

11.Middle East Winds

12. The Guardian, 7 Eylül 1988

13. The Independent, 5 Ekim1988

Erdoğan Alparslan
[email protected]

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News

Siyaset

Bu sözler, sayın Erdoğan’a ait; ABD Başkanı D.Trump’ı eleştirmek için… Hafta başında Büyükelçilere yaptığı konuşmada, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne, bayram havasında şenlikler eşliğinde geçi