ala kurdistan
Ey Reqîb

OHAL’in Kadın Hali: Cins Kıyımı Arttı, Sivil Ölüm Çoğaldı

OHAL sürecinde bir gece KHK’si ile ihraç edilen Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Funda Başaran, Cizre, Sur ve Nusaybin’deki devlet şiddetinin, aslında kısa sürede bütün bir coğrafyayı bir şiddet sarmalı içine alacağından emin olarak bildiriyi imzaladıklarını kaydetti. İşten atılmakla kalmadıklarını, çok sayıda tehdidin yanı sıra adeta ‘sivil ölüm’e mahkûm edilmekle karşı karşıya kaldıklarını söyleyen Funda, bu sürecin özellikle kadınları eve kapatmaya zorlayan şartlarda olduğuna dikkat çekti.

15 Temmuz ‘darbe girişimi’ bir yılını doldururken, darbe fırsata çevrilerek Türkiye Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) ile yönetilmeye başlandı. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’in arından ilki 1 Eylül’de olmak üzere farklı tarihlerde toplamda 24 KHK yayınlandı ve bu KHK’ler ile 112 üniversiteden 4 bin 811 akademisyen ihraç edildi, yarısını kadınlar oluşturdu. İhraç edilen akademisyenler, hem toplumsal hem kültürel hem de özel hayatlarında çeşitli sorunlar yaşadı. Ancak şüphesiz, bu sorunların en yakıcısını özel olarak kadınlar yaşadı.

686 sayılı KHK ile ihraç edilen Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. funda Basaran, Barış İçin Akademisyenler’in ‘barış bildirisi’, OHAL ve KHK hukuksuzluğu ile ihraçtan sonra bir emekçi, akademisyen, kadın ve yalnız bir anne olarak yaşadığı kadınlık deneyimini Gazete Şûjin’e anlattı.

‘Tehditler 350 A4 sayfası ediyordu’

* Sizler sokağa çıkma yasakları devam eden Sur, Cizre, Nusaybin, Silvan’da yaşanan savaş ortamına karşı Barış İçin Akademisyenler olarak ‘Barış Bildirisi’ne imza atmıştınız. Sizler bu bildiriyi neden imzaladınız ve sonrasında neler yaşadınız?

Bizim sürecimiz 15 Temmuz’dan önce başladı. 11 Ocak 2016 orada çok kritik bir tarih. 11 Ocak 2016 tarihinde Barış İçin Akademisyenler imza metni yayınlandı. Ve bizim uğradığımız şiddet aslında orada başlayan bir şey. Bununla şunu demek istiyorum; neredeyse metnin yayınlandığı günden itibaren gerek devlet katından, gerekse -bunu nasıl tanımlamak gerekir bilmiyorum ama- mafyadan inanılmaz tehditler aldık. Biz bunu büyük şehirlerde daha sembolik olarak yaşadık. Küçük şehirlerdeki arkadaşlarımızla da şimdi şimdi biraz bir araya gelebildik ki, onların yaşadığı şiddet çok daha büyük. İmza metni yayınlandıktan sonra bir gece içerisinde yaşadıkları kenti terk etmek zorunda kalan arkadaşlarımız var. Sosyal medyadan ve başka türlü aldıkları tehditler; bir arkadaşımız anlattı, bunları toplamış ve 350 A4 sayfası ediyordu. Yani kademe kademe farklılaşan ve çok ciddi bir şiddet dalgasıyla karşı karşıya kaldık.

Bunu böyle söyleyince kendimizi çok mağdurlaştırmış oluyoruz ama diğer taraftan inanılmaz bir dayanışmayla karşılaştık. Hem uluslararası düzeyde hem de ülke içinden bizimle dayanışmak için başka meslek grubundan insanlar, Barış İçin Sinemacılar, Barış İçin Yazarlar, Barış İçin Yayıncılar vs gibi imza metinleri yayınladılar. Uluslar arası, son derece ünlü akademisyenler bizim için imza verdiler, bir takım girişimlerde bulundular. Ve bu süreç aslında ilerlendiğinde, nisan ayında benim hala çalıştığım üniversite bize soruşturma açtı. Bunun öncesinde başka üniversitelerde de yardımcı doçentlere, araştırma görevlilerine dönük sözleşmesini yenilememeler ya da türlü filli bir takım uygulamalar yapıldı. Ama bütün bu süreç içerisinde hala biz, memlekette bir hukuksal zemin olduğunu düşünüyorduk. Ve tamam, biz barış istemiştik ve bu barış talebi çok yakıcı bir talepti bunu istediğimizde. Çünkü Cizre’de, Nusaybin’de ve Sur’da insanlar ölüyordu. Çok inanılmaz açıklamalarla karşılaşıyorduk. Çok can yakan olaylar vardı. Ve barış talep etmiştik.

Bu memlekette barış talep etmenin ne anlama geldiğini bilerek talep etmiştik. O yüzden aslında, bir düzeyde uğradığımız haksızlıkları göze almıştık. Ama yine de şöyle bir güvenceye sahiptik; hala bir hukuksal zemin var. ‘Evet bunları şimdi yaşıyor olabiliriz, bunlar barış için ödenen bedeller ama ilerleyen zamanda biz hukuki olarak haklarımızı arama şansına sahibiz.’ 15 Temmuz bunu elimizden aldı. 15 Temmuz yaklaşırken tabii bunu daha sonra öğrendik. Aslında üniversitenin bizim için açmış olduğu soruşturma tamamlanmış, bu bize hiçbir şekilde bildirilmemişti o dönemde. Soruşturmanın sonucunda zaten kamu görevliliğinden men kararıyla bizim dosyalar YÖK’e gönderilmiş. Ama aynı dönemde YÖK’ün kanunu hala askıda olduğu için, YÖK dahil hiç bir kurumun herhangi bir akademisyene kamu görevinden men cezasını verme yetkisini yok. Ve bu yüzden de YÖK Genel Kurulu asla ve asla toplanmadı.

‘Başarılı da başarısız da olsa bütün şiddeti bize dönecek’

* Bir yıl önce 15 Temmuz gecesi ülkede bir ‘darbe girişimi’ yaşandı. 100’ü aşkın üniversitede akademisyenler ihraç edildi ve bunun büyük bir çoğunluğunda Barış İçin Akademisyenler yer aldı. Biraz 15 Temmuz sonrası yaşadığınız süreci anlatabilir misiniz?

Bu kararı YÖK Genel Kurulu’nın da onaylaması gerekiyordu. Bizim dosyalarımız kamu görevinden men suçlamasıyla görüşülmedi ve araya 15 Temmuz girdi aslında. 15 Temmuz sonrası Kanun Hükmünde Kararnameler başladığında, çok fazla dinlendirmezsek de böyle bir ihraç bekliyorduk. Hatta 1 Eylül’deki Kanun Hükmündeki Kararname yayınlanıp ‘FETÖ ilişkisi olanlar ihraç edildiler’ haberi gördüğümde, ben o Kanun Hükmündeki Kararnameyi açtım ve Barış için Akademisyenler’den arkadaşlarımın isimlerini aradım. Bu ‘FETÖ’nün nasıl bir şey olduğuna dair çok içsel bir bilgimiz vardı. Bir darbe girişimi vardı ve bu darbe girişimine dair hâlâ bir şey söylenmiyor, hala çok karanlıkta kalan şeyler var.

Diğer taraftan darbe girişimin sorumlusu olarak gösterilen o ‘FETÖ’ daha çok kısa süre öncesine kadar zaten hükümetin bağlı, onun bir çeşit işbirlikçisi. Ve bütün bunların sonunda, darbe gecesi bizim gibi pek çok insanın söylediği gibi, ‘bu darbe başarılı da olsa başarısız da olsa aslında bütün şiddet bize dönecek’ tahmini bir biçimde gerçekleşmeye başlamıştı. Ve 1 Eylül’de bir taraftan çok şaşırdık, bir taraftan hiç şaşırmadık ihraçlara. O günden beri aslında kendi ihraçlarımızı beklemeye başladık. Böyle baktığımızda, evet biz barış istediğimiz için ihraç edilmiş durumdayız. Ama 15 Temmuz’un her şeyi çok kolaylaştırdığı, şiddeti çok yükselttiği ve bütün o sembolik şiddetin artık çok kolay, hiçbir şekilde engellenmeden uygulanabilinir olduğu durumdaydı. Biz işten atılmak ve bir takım yandaş yazarların ve hükumetin terimi ile ‘sivil ölüm’e mahkûm edilmekle karşı karşıya kaldık.

‘Nuriye ile Semih’e yapılan, bütün topluma yönlendirilmiş şiddet’

* Sizler var olan bir şiddeti durdurmak için imza atmıştınız. 15 Temmuz’dan sonra ülkede yükselen bir şiddet sarmalı gelişti. Buna dair neler söylemek istersiniz?

Şiddet zaten böyle bir şey . Elbette ki barış için imza atsak da, barışın olmadığı bir coğrafyada şiddetin her an bir sarmal halinde bütün bir coğrafyayı saracağına dair bir düşüncemiz de vardı. O şiddet Cizre’de, Nusaybin’de ve Sur’daki şiddet, doğrudan bizim gündelik hayatımızı fiili olarak etkiledi. Bize sosyal medya ve mesajlarla ulaşanlar çok can yakıcıydı. Şiddete uğradığınızda iki türlü tepki atarsınız; ya ona baş kaldırırsınız ya da onu kabullenirsiniz ve onunla aranızda bir mesafe varmış gibi davranırsınız. Bu biraz da illüzyondur bir taraftan. Biz Barış için Akademisyenler imzalarını atarken, bu coğrafyada hep beraber yaşarken orada öyle bir şiddetin yaşanıyor olmasının, aslında çok kısa bir sürede bütün bir coğrafyayı bir şiddet sarmalı içine alacağından da emin olduğumuz için imzalamıştık. Buradan bakınca elbette ki o şiddet orada kalmayacaktı, elbette ki o şiddete ses çıkarılmadığı sürece şiddet bütün bir coğrafyaya yayılacaktı. Üstelik sadece bu ülke, bu coğrafya açısından değil; dünya açısından da şiddetin giderek yükseldiği, bu şiddet sarmalının bütün dünyayı ele geçirdiği, gerek bireysel suçların gerek toplumsal suç diyebileceğimiz suçların inanılmaz artışta olduğu bir dönem yaşıyoruz.

Evet, bu 15 Temmuz sonrası özellikle inanılmaz bir yükselişe geçti. Ve şunu söylemek istiyorum; özellikle Yüksel Caddesi’nde yaşananlar benim için çok can yakıcı şeyler. Anlayabileceğinizi umuyorum. Yüksel Caddesi’nde olmamak, oradaki polis şiddetine, gazına, copuna, plastik mermilerine maruz kalmamış olmak, o şiddette uğramadığımız anlamına gelmiyor. Çünkü orada Nuriye ile Semih’e, Veli’ye ve Acun’a yapılan, aslında bütün bir topluma yönlendirilmiş bir şiddet. Bunun bilincinde olmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Sivil ölümler: Özellikle kadınlar eve kapanmak durumunda kalıyor

* Peki son olarak OHAL ve KHK hukuksuzluğunun hüküm sürdüğü süreçte kadın olarak nasıl zorluklar yaşadınız?

Evet bir kadın olarak, biz akademisyenler olarak biraz daha şanslıydık. Hem daha önce tanışan ve aslında bütün bir üniversite boyunca yoldaşlık içerisinde olan bir grup insan olarak üniversite dışında işsiz kaldık. Hem de üniversitede toplumsal işlevimiz vardı ve biz o toplumsal işlevimizi bir biçimiyle üniversite dışında da yaşayabildik. Ankara’da Dayanışma Akademisi kurduk, başka illerde de barış imzacısı arkadaşlarımız Kocaeli Dayanışma Akademisi, İstanbul Dayanışma Akademisi’ni kurdular. Orada düzenli derslere başladılar. Yine Ankara’da Sokak Akademisi kuruldu. Bence bu süre içinde en değerli kazanımlarından biriydi ve çok heyecan vericiydi.

Biz aslında en azından artık bir emekçi olarak, hayatımızda kazanacağımız bir şey olmasa da daha önce ürettiğimiz şeyi üretmeye devam edebildik. Bunu artık para kazanmadan yapıyorduk, ama çok kurtarıcı bir şey bir taraftan. Çünkü hala üretken olmaya devam etmek çok önemli bir şey. Ama diğer meslek grupları bu kadar şanslı değillerdi, bunu kabul etmek gerekiyor, özellikle kadınlar açısından. İhraçlardan sonra güvenceli sigortalı herhangi bir işte çalışmamız, gerek kişisel olarak gerekse fiili olarak çok önemli bir biçimde engellendi. Hayatını sürdürmek için, geçimini devam ettirmek için çalışmak zorunda kalan ihraçlar, güvencesiz işlerde, üstelik çok düşük ücretlerde çalışmak zorunda kaldılar. Ve özellikle kadınlar eve kapanmak durumunda kalıyor.

Çok esprili bir şey var. İhraçtan sonraki 5 gün boyunca ben orada burada sürekli toplantılar halindeyim, koşuşturma içerisindeydim ve benim kızım bana şunu söyledi: ‘Ya ben böyle olacağını düşünmemiştim, sen ihraç olduğunda’. ‘Nasıl yani?’ diye sorduğumda, ‘Ne bileyim, artık evde oturursun, sabah uyanınca bana kahvaltı hazırlarsın, öğle yemeği için okula getirebileceğim paketler yaparsın diye düşünüyordum’ dedi. Bu arada kızım iyi bir feministtir, bunu dalga geçmek için söylüyordu. Ondan duyduğum bu esprili şey, bana ihraç edilen kadınların ne durumda olduğunu anlatan bir şey.

Onun dışında bir kadın olarak bu süreci nasıl deneyimlediğim konusunda şunu söylemek gerekiyor; ihraç edilenler olarak hepimiz kadın olsak da, hepimizin farklı konumları var. Kadın olarak bir takım problemleri beraber göğüslesek de hepimizin farklı farklı ve özgün problemleri vardı ki, onların hepsi için de hepimiz tek başımıza mücadele etmek zorunda kaldık. Bir kadın ihraç edildiğinde bir aylık bir çocuğu vardı ve eşi ihraç edildi. Eşi o ara iznini yenilemek için Türkiye geliyor, şimdi o kadın arkadaşım Amerika’ya dönemediği için tek başına küçücük bir çocuğu büyütmek zorunda kaldı. Baba sadece Skype ile çocuğunu görebiliyor.

‘Suç bireyseldir, ailesi cezalandırılamaz’

Ya da o şiddetin biçimlerinden biri: KHK’lerden biri çıktığında orada bir ibare vardı, ‘Göreve hizmet pasaportları iptal edilir ‘diye. Hizmet pasaportumuz iptal edildi. Eyvallah, çünkü kamu görevlisi değiliz. Ama işin ilginç tarafı, hiçbir suçlama olmamasına rağmen, hiçbir açılmış dava olmamasına rağmen bizim vatandaş olarak olan pasaportumuz da iptal edildi. O bordo pasaportumuz iptal edilmişti. Daha da ilginci, bordo pasaportu almak için başvurular yaptığımızda o yeşil ve gri pasaportumuz olmadığı için başvurularımız kabul edilmedi. Daha da ilginci, elinde pasaportu olan arkadaşlarımız herhangi bir biçimde yurt dışına çıkmak için sınır kapılarına gittiklerinde, hiç bir açıklama yapılmaksızın ellerinde pasaportları alınarak geri döndürüldüler. Bütün bunlar fiili süreçler, bu fiilli süreçlere dair hiç kimseden herhangi bir yanıt alamıyoruz.

Bu işin bir tarafı ama çocuklarımızın, eşlerimizin pasaportları aynı biçimde iptal edildi. Onlar da aynı biçimde pasaport alamaz hale geldi. Burada belki hatırlatmak gerekiyor, herhangi suç olsa bile suç bireyseldir ve bireysel bir suç işledi diye hukuki olarak onun ailesi cezalandırılmaz. Hukukun en temel ilkelerinden birisi budur. Bu, hukukun kalmadığının belki küçük ama net göstergelerinden birisidir. Bu şiddet ailelerimize, çocuklarımıza yöneldiği ölçüde bir takım önlemler almak zorunda kaldık.

İhraçta kadın olmak: Kızımın velayetini babasına geçti

Ben yalnız bir anneyim ve kızımın velayeti bendeydi. Ben bu süreç içerisinde kızımın velayetini vermek zorunda kaldım. Çünkü benim yüzümden o da cezalandırıldı ve pasaport alamıyordu. Eski eşim bir velayet davası açtı ve ben buna gönüllü oldum. Velayet babaya geçti ve kızımın bir pasaportu oldu. Bunun gibi küçük küçük, aslında biraz da kadın olmaktan kaynaklandı, biraz da anne olmaktan kaynaklandı. O kadar ağır bedeller ödedik. Ki bunların hepsini toparlayabilmek, bunların hepsini silebilmek mümkün değil. Belki bunları bir gün biri belgesel yaparsa, oralarda çıkacak çok daha zorlu hikayelerimiz var. Daha kötüsü, bu zorlu hikayeleri sadece söze döke bildiğimizde ne kadar korkunç olduğunun farkına varabiliyoruz. Söze dökmediğimiz sürece, bunlar gündelik hayatı sürdürebilmek için yapılan manevralar, taktikler gibi geliyor ve içinde yaşayıp gidiyoruz.

gazetesujin

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Rojname Kurdish News

Toplum

Akıl ile zeka arasındaki git gellerde,bizim Kürdlük damarımızın beyin ile yürek arasındaki duygularımızla oynamakla yetinmiyorlar, birde balık hafızası neden taşımadığımızı sorguluyorlar.