ala kurdistan
Ey Reqîb

HPG Kuzey Kürdistan'dan Çekilirken- Yalin Yusufoğlu

HPG Kuzey’den çekilirken

AKP Hükümeti ile PKK arasında varılmış olan siyasi mutabakatı gereği HPG 8 Mayıstan itibaren Güneye çekiliyor. Uzlaşmanın niteliği, varsa bir protokolün içeriği açıklanmadığı için ülke gündemini aylardır baş sırayı işgal etmesine rağmen olayla kapsamlı ya da kısıtlı bir bilgi sahibi değiliz.

Bu nedenle olayın somut ve veciz ifadesi bizim için “PKK tarafının ateş kestiği ve Kuzey’deki HPG mensuplarını Güney’e çekmeye başladığıdır”. Mevcut durum önceki yıllarda tek taraflı ilan edilen “ateş kes”lerden farklıdır. Çünkü bu defaki inandırıcıdır.

Kuzey’deki siyasi mücadele açısından olay bir dönüm noktasını oluşturuyor. PKK hareketinde silahın işlevi günümüzden daha önce sona ermişti. Bu olgunun kabul edilmesi ve devletle anlaşmaya varılmış bir nitelikte ilan edilmesi önemli bir olumluluk demek. Çünkü salt seçmen olmanın hayli ilerisinde politikleşmiş olan 3 milyonluk dinamik kitle desteğine, 100 kadar seçilmiş yerel yönetime, sayısız mahalli yurttaş örgütüne sahip bir siyasi harekette 5000 ya da daha fazla gerillanın varlığı olsa olsa –ve diyelim ki, Orta Doğu siyasetinde-- sembolik bir önem taşır. Silah fetişisti olmayan bir parti elbette bu gerçeği er veya geç görecek, “artık daha fazla ölmenin ve öldürmenin” anlamsızlığını kabul edecekti. 

Bu nedenle tek taraflı dahi olsa siyasette şiddete son verilmiş olması sevindiricidir. 

Son gelişmelerde farklı olan husus “silahla mutlaka galip geleceği” kanaatinin geçersizliğini hükümetin kabul etmiş olmasıdır. 30 yıldır sürdürülen “devlet güçlüdür” manisi insanların ölmesinden, ailelerin acıya boğulmasından başka sonuç vermedi. 

Savaş ekonomisi yüzünden heba edilen yüz milyarlarca doların ekonomiye verdiği zarar da hesaba katılmadı. 

Ayrıca medyanın “şehit cenazeleri” şeklinde devlet adına yürüttüğü psikolojik harp bizzat Türk toplumuna zarar verdi, şiddetin bu denli çok haber ve yorum konusu edilmesi şiddeti toplumda olağan hâle getirdi, bireyler arasındaki ilişkilerde de tırmanmasına yol açtı.. 

En fazla zararı kadınlar ve çocukları gördüler, görüyorlar. Zaten maço olan toplumda kadına karşı şiddetin bu denli artmasında, her gün TV ekranlarında bir ya da daha fazla kadının öldürüldüğünü duymamızda düşük yoğunluklu savaşın şiddetini TV ekranlarına psikolojik harp için yansıtan tarafın rolü az değildir.

Hatta, futbol kulübü taraftarları arasındaki gerilimlerin tırmanmasında, FB-GS maçları başta olmak üzere, ama Anadolu maçlarında da taraftar şiddeti bu kadar arttıysa, durum holiganlık denilerek geçiştirilemez. İşte 5 Mayıs akşamı İstanbul ve Anadolu’da yaşanan sokak arbedeleri ortada.Toplumu bu kadar şiddete alıştıran resmi politikadır. 1 Mayıs İstanbul şiddetini savunan Tayyip Erdoğan’ın iler demokrasisinin valisidir. 

Kısacası, silahın artık siyasi bir araç olarak kullanılmaması kalıcı olursa, sağlayacağı yararlar “kim ne aldı, ne verdi?” sorusundan daha önemlidir. Kürt tarafı açısından, PKK tarafının şimdiden sağladığı en büyük yarar Türk toplumu önünde meşruiyetinin hükümetçe kabul edilmesidir. 30 yıldır medyanın diline pelesenk ettiği, “terörist başı”, “bebek katili” gibi çirkin ve düzeysiz nitelendirmelerle anılan –üstelik de 14 yıldır tutuklu bulunan—PKK Genel Başkanı şimdi yasal muhataptır. Senelerdir “terör örgütünün uzantısı” diye nitelenen, kapatılması gerektiği söylenen, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılacağı bizzat Tayyip Erdoğan tarafından telaffuz edilen Barış ve Demokrasi Partisi, PKK Genel Başkanı ile PKK merkez yönetimi arasındaki ilişkileri sağlamaktadır. 

Varılmış olan nokta ezilen ulusun verdiği hak ve eşitlikler mücadelesinin vardığı düzeyi göstermektedir. 

BELİRSİZLİKLER 

Bütün bunlar bardağın dolu tarafını önemsememiz için yeterli etmenler. Fakat süreç henüz hamdır ve belirsizliklerle doludur.

Gazeteci Namık Durukan’ın Ankara’dan bildirdiği haber Karayılan’a göre her şey Güneye çekilme sonrasında başlayacaktır. 

Karayılan, kendisi için, "Süreci anlamamış" diyen Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Yalçın Akdoğan'a "Bununla süreci geriye çekmek ya da kendi isteklerini dayatmak istiyorlar" dedikten sonra şöyle devam etmiş:
"İmralı'da sürdürülen müzakerelerinde temel üç aşamayı belirledik. Birincisi ateşkes ilan edip geri çekilmek. Niye çünkü Türk devleti 'Geri çekilmeyinceye kadar kendimizi tehdit altında görüyor ve adım atamıyoruz. Sınır dışına gücünüzü çekerseniz, çözüme ilişkin gerekli adımları atarız' diyor. Geri çekilme tamamlanırsa ikinci aşama başlayacak. Bu aşamanın özellikleri Türk Devleti'nin çözüm karşısındaki görevlerini yerine getirmesidir. Yani anayasada bir reform yapması, koruculuk sistemi ve özel kuvvetleri vb. güçleri bir kenara çekmesi ya da bunları sivilleştirmesi.

Bu savaş güçlerinin ya lağvedilmesi ya da geri çekilmesi gerekiyor. Aynı şekilde yeni bir anayasanın düzenlenmesi gerekiyor. Bunda Türkiye’nin demokratikleştirilmesi, Kürt inkarının kaldırılması ve varlığının kabul edilmesi, Kürt halkının özgürlüklerinin garanti altına alınması, aynı şekilde Türkiye’de yaşayan diğer halkların da, yaşayan farklı etnik ve dini kimliklere özgürlük tanınması gerekiyor. Bunların başarıyla sonuçlanmasından sonra 3. Aşama devreye girer. Buna da normalleşme süreci ve özgürlükler süreci diyebiliriz. Kürt ve Türk toplumunun karşılıklı birbirini affetmesi gerekiyor.

Toplumsal bir barış projesi çerçevesinde kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Başta Önder Apo olmak üzere herkesin özgürleşmesi gerekiyor. Hiçbir esirin kalmaması lazım. Bu çerçevede ancak gerillanın silahsızlandırılması gündeme girebilir. Çözümün konsepti böyle ortaya konuldu. Bunu 25 Nisan’da yaptığımız geniş katılımlı bir basın toplantısıyla deklere ettik.

Bizim açıklamamıza karşı AKP’nin danışmanları (Yalçın Akdoğan'a yanıt) bazı şeyleri olumlu bulmasının yanı sıra özellikle benim için 'Karayılan tam süreci anlamamış' diyor. Aslında hareketi kastederek söylüyorlar. 'Normalleşme öncesi silahların bırakılması lazım. Eğer olmazsa normalleşme nasıl başlar' diyorlar. Bununla süreci geriye çekmek yada kendi isteklerini dayatmak istiyorlar. Biz 'En son silahsızlanma' demiyoruz. Normalleşmeye paralel olarak özgürlüklerin gelişmesiyle birlikte sonuca gidebiliriz. "

BAŞKANLIK SİSTEMİ

Tayyip Erdoğan hükümetinin ne kazandığı sorusuna gelince, yanıtın “kısa erimde Başkanlık anayasasına Meclis’te destek” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar BDP yöneticileri “hayır” deseler de (ki böyle şeyler yazılı metinlere geçirilmeyeceği için, dedikleri şeklen doğrudur), PKK Genel Başkanı’nın ve bazı BDP yöneticilerinin Başkanlık sistemine yatkın sözleri dikkat çekicidir. Şayet BDP parlamentoda o anayasa taslağına oy verirse, seçmenine referandumda da “Evet” oyu çağrısında bulunacaktır. 

Tayyip Erdoğan’a geçmişte soldan destek vermiş bazı isimler daha bugünden Başkanlık anayasasına de “Evet” diyeceklerini deklare etmektedir ve bu noktaya gelişte “AKP’nin kimi tutumlarının” rol oynadığını söyleyerek hükümete güven izhar etmektedirler. 

Tayyip Erdoğan ise istediği Başkanlık sisteminde ne denli ısrarcı olduğunu üst üste yapılan AKP Teşkilat toplantılarındaki sözleriyle tekrar ortaya koymuştur. 

“Başkanlık sistemi demokrasiye engel değildir” derken, niçin Başkanlık sistemini öngördüğünü söylememiştir, söyleyemez de, çünkü C. Başkanlığını hem “en yüksek makam” diye istemek, hem de orada yetkisiz oturmak işine gelmemekte, “Başkanlık sistemi lazım, çünkü ben şahsım için istiyorum” diyememektedir.

Hükümet cihetinde AKP-PKK mutabakatının uzun vadeli hedefleri arasında Osmanlı’yı yeniden ihya etme amacı da vardır. Kürdistan’ın parçalarını kapsayacak ve – bu arada 90 yıllık emel olan-- Musul ve Kerkük’ü de kapsayacak çok uluslu bir yapıyla bölgenin büyük gücü olma hevesini kimse gizlememektedir.

Ulusların eşitlik temelinde birleşmeleri serbest rızaya dayandığı müddetçe yadsınamaz, böyle bir birliktelik bir Türkiye-Kürdistan ortak kapitalizmini hedefliyorsa, Türk sermayesinin Kürdistan’ın tamamına dönük neo-liberal niyetlerini ve hegemonya amacını taşıyorsa, bunun mücadelesi o çok uluslu yapının sosyalizm ve demokratik güçlerine düşer. “Nasıl olsa niyet bu” diye, bugünden ulusların gönüllü birliğini reddetmek bize düşmez. 

Ama öyle bir birliktelik hedefinin olumsuzluklarına şimdiden parmak basmak gerekir: Birincisi, amaçlanan düş müdür, olası mıdır, sorusunun yanıtı henüz çok belirsizdir. 

Bu perspektifin şimdiki somutu ABD’nin ve İsrail’in politikalarıyla çakıştığıdır. Orta Doğu’da Sünnilerle Batıniler arasındaki fayın derinleşmekte olduğu açıktır. Türkiye ile Büyük Kürdistan beraberliği “İran-Şii Ağırlıklı Irak-Hizbullah ağırlıklı Lübnan ve Nusayri ağırlıklı Suriye’yi düşman seçmiş Sünni cephede yer tutacaktır. Bu cephenin arkasındaki güçler ABD-İsrail ile İşbirlikçi Suudi ve Kuveyt rejimleridir. İsrail’in son Suriye saldırısı ortadadır.

Yani Türkiye-Kürdistan müşterek hedefi maceralara açıktır. Hegemonya emelleri için badireler, çatışmalar göze alınmadan adım atılamaz. Gerginlikler ABD’yi olayların içine daha fazla çekmeyi getirir. İncirlik ve Kürecik üslerinin tehditkâr niteliği zaten çıban başıdır.

Türk tarafı ile Kürt tarafı bahsettiğimiz tehlikeyi ne kadar göze almışlardır, bilmiyoruz. Ama vurgulanan “İslam kardeşliği”nin (Gayrı Müslimleri dikkate almama dikkatsizliği bir yana) Tayyip Erdoğan’ın meşrebinde ve mezhebinde “Sünni kardeşliği” olarak tecelli edeceği bellidir.

KİMSE ÖLÜMLERİ SAVUNMUYOR

Açıklanmamış bir mutabakatı hemen benimseyip, peşin peşin barış ilan eden, örneğin dile getirilen güvensizlikleri ve belirsizlikleri yok sayan, demokrasi sorununa aldırmayan kimseler bu noktaları dile getirenlere karşı “siz ölümlerden yanasınız” diye ucuz suçlamaya kaçıyorlar, O kimselerin misyonu dün olduğu gibi bugün de Tayyip Erdoğan’a koşulsuz destek vermek. Hem demokratlığı, çoğulculuğu kimseye bırakmıyorlar, hem de kendileri gibi düşünmeyenlerin dediklerini hiç irdelemeden hemen karalıyorlar. Onların hiç birisinde övgüden başka bir yaklaşım yok. 

Mesela Murat Belge Diyarbakır’da konuştuğu haltan insanların çoğunun “barış olsun da, nasıl olursa olsun” demediklerini yazdı, Cengiz Çandar daha önceden benzer izlenimler edinmişti. Tayyip Erdoğan’ koşulsuz destek verenlerin Kürt halkının endişelerine de aldırmadıkları ortada.

Örneğin, İslamcı Hizbul Kontranın saldırganlığında kolluk kuvvetlerinden himaye görmesinden söz etmiyorlar. Niyetin Kürt siyasi hareketinin elini zayıflatmak, bundan sonraki süreçte Kontralarla uğraştırtmak olduğunu söylemiyorlar. Hem barış yapıp hem de muhatabına sorun çıkarmak nasıl oluyor, demiyorlar.
Bu denli önemli bir konuda kimsenin düşünmemesini, sadece inisiyatifi elinde tutana alkış tutmasını, öyle yapmayanları ölümleri istemekle itham etmesini samimi bulmuyoruz. 

Bir de şu “âkil insanlar” konusu var: Böyle bir kurulun oluşmasını Öcalan istemişti, protokole koymuş olacaklar ki, uygulamaya giriştiler. Ama konuyu saptırdılar, PKK Genel Başkanı sınır dışına çıkışlarda gözlemci olsunlar, ileride sorun çıkarsa hakemlik yapsınlar diye önermişti, ama Tayyip Erdoğan hükümeti “âkil insanlar” meselesini iğdiş etti ve sürecin anlatılması gösterisine çevirdi. Ama PKK ve BDP dâhil hiç kimse çıkıp “âkil insanlara gereksinme duymamızın nedeni bu değildi, siz çarpıttınız” demedi. 

ÂKİL İNSANLARA KARŞI GÖSTERLER

Onların yurt gezileri ulusalcı bağnazların, bayraklı, İstiklal Marşlı, kuru gürültü gösterilerine sahne oluyor, ekranlardaki haber görüntüleri barışa değil, Türk şovenizmine hizmet ediyor. Yanlarında “şehit annesi” acılı kadınları, ya da savaşta yaralanmış “muharip gazileri” de getiriyorlar. Birisi protez bacağını çıkarıp atıyor, bir başkası ayağa kalkıp İstiklal Marşı okumaya başlıyor, ama onu da beceremeyip, rezil oluyor. Âkillerin görüştükleri kurum ve kişileri etkilediklerini söylemek zor, onları dinlemeye gelenler zaten politikleşmiş kişiler, süreci destekliyorlarsa, mesele yok demektir, karşıysalar âkilleri dinleyerek görüşleri değişmez. Görüşmelerin en çok nasyonal sosyalist i İşçi Partisine yarıyor, yerel elamanlarına hiç yoktan “hareket-bereket” fırsatı yaratıyor.

Bazıları hariç âkil insanlar arasında yer alanların siyasal ve düşünsel kimliğine itirazımız yok, ama dünyanın başka yerlerinde benzer sorunların çözümünde hakem ve danışman olarak, süreç giderici işlevi gören böyle grupların propagandacı gibi çalıştırıldıklarını duymadık. 

“Kürtler gene kandırılıyor mu?” diye sormanın anlamı yok, hareketin geriye gitme olasılığı bulunmuyor, son gelişmelerden kazandıkları yeterli bir ilerlemedir. “Oslo görüşmelerinden de zararlı çıkmadılar, fakat ama asıl Tayyip Erdoğan kârlı çıktı, 2010 referandumunu ve 2011 seçimlerin çatışmasızlık ortamında atlatarak, oylarını azamiye çıkardı.

Önümüzde Mart 2014 yerel seçimleri, 2014 Anayasa Referandumu, Ağustos 2014 C.Başkanı seçimi ve 2015 genel seçimleri var. AKP’nin bütün hesapları --başta Başkanlık -- bu oylamalara dayalı.

Öyle anlaşılıyor ki, olayın tek kaybedeni CHP olacak. Daha şimdiden parti darbe yedi Kılıçdaroğlu sakalı ulusalcılara kaptırdı. Bu durum en fazla Tayyip Erdoğan’ın çıkarına. CHP “Tayyip Erdoğan'ı köşeye kıstırdım” diyerek ondan kaçacak oyları alma umuduyla şovenizm çarşısında ikbal ararken, evdeki bulgurdan da olacağını düşünmüyor ve İP gibi düşünen yöneticilerin peşinden gidiyor. 

 

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News