ala kurdistan
Ey Reqîb

Seyîdxan Kurij: Şeyh Said Hareketinin amacı Bağımsız Kürdistandır

Cumhuriyet dönemi ilk Kürt ulusal direnişi Şeyh Said Hareketi’nin 95. Yıldönümü nedeniyle bu konuya bu sayımızda da yer verdik. Şeyh Sait Hareketi‘nin niteliği ve onun sonraki Kürt direnişleri üzerindeki etkilerine ilişkin olarak araştırmacı-yazar Sayın Seyîdxan Kurij’in görüşlerine başvurduk. Konuya ilişkin bir çok noktaya açıklık getirdiğini umduğumuz röportajı aşağıda sunuyoruz.

Röportaj: Bayram Bozyel

Sayın Kurij, bildiğiniz gibi bu yıl 1925 yılında yaşanan Şeyh Said Hareketi’nin 90. Yıl dönümü. Siz bu harekete ilişkin araştırmalar yapmış, konunun anlaşılması için emek vermiş bir insansınız. Size ilk sorumuz şu: Sizce Şeyh Hareketi bütün boyutlarıyla aydınlatılmış mıdır? Siz, Şeyh Said Hareketi ile ilgili bilgi ve materyalleri yeterli görüyor musunuz, değilse bu konuda neler yapılabilir?

Benim “Şeyh Said Hareketi - Tanıkların Anlatımı ile” adlı kitabımın önsözünde belirttiğim gibi, Şeyh Said Hareketi benim kuşağımın ruhsal yapılanması üzerinde çok belirleyici bir etkiye sahiptir. Belki benim için biraz daha farklı bir yanı vardır, çünkü bizim köy 1925 Kürt Ulusal Hareketi’nden en çok etkilenen köylerden biridir. Daha önce değişik dergi ve gazetelerde yayınlanan ve sonra adı geçen kitabımda da yer alan röportajlarda dile getirildiği gibi, 1925 baharında Kur köyünde 32 kişi esir alındıktan sonra bazıları kurşunlanarak bazıları süngülenerek öldürülmüştür. Ayrıca bütün köy, içindekiler ile birlikte yakılmıştır. İşte bundan dolayı ben Şeyh Said Hareketi ile erken tanıştım, yani benim neslim ve benden önceki nesiller bir taraftan T.C devletinin yaptığı bu zülüm, zorbalık ve vahşet hikâyelerini dinleyerek, diğer taraftan hareketin yenilgisinden sonra direnen Yado, Sehdin Telha ve arkadaşlarının direniş efsanelerinden esinlenerek büyüdü. Fakat bunlara rağmen ben şahsen Avrupa`ya çıktığım 1988 yılına kadar bu konuda sözlü anlatımların ve bazı şovenist Türk yazarlarının (Necip Fazıl`ın kısmen objektif olan “Son Devrin Din Mazlumları” adlı kitabı hariç) yazdıkları dışında kapsamlı bir şey okumamıştım.

Sorunuza gelince Kürdistan Ulusal Özgürlük Hareketine, Kürt aydınlarına ve araştırmacılarına haksızlık yapmak istemem. Özelikle 1980 askeri faşist cuntadan sonra yurt dışına çıkan Kürt kadrolarında bir öze dönüş yaşandığını tespit ediyorum. Bunlar benim naçizane görüşlerimdir, kimseyi incitmek istemiyorum. Ama ben 1980 öncesi Kuzey Kürdistan hareketini fazla ideolojik olarak değerlendiriyorum. Yani özelikle son 200 yıllık Kürt hareketleri yeterince önemsenmedi, daha doğrusu tarih bilincinin ve kolektif hafızanın uluslaşmaya etkisi yeterince bilince çıkarılmadı. Daha çok ideolojik sorunlar ile uğraşıldı. Bunu Türk Solunun fazlaca etkisi altında kalmaya bağlayabiliriz. Daha çok Türk Solu ile bir ideolojik yarışa ve kendini Türk Soluna kabul ettirme çabasına girişildi. Burada “ Rizgari” dergisinde yayınlanan bazı çalışmaları ve özelikle Sayın Kemal Burkay`ın daha sonra kitap olarak yayınlanan “Kürdistan`ın Sömürgeleştirilmesi ve Ulusal Kurtuluş Hareketleri” adlı çalışmasını anmamak haksızlık olur. Ayrıca TKDP`yı kısmen bu değerlendirmenin dışında tutabiliriz, ama bu cenahta da Kürdistan`ın yakın tarihi konusunda çok ciddi çalışmalar yapılmadı.

Bundan dolayı 1980’den sonraki diasporaya öze dönüş diyorum. Çünkü Kürdistan tarihi ve son 200 yıllık Kürt Hareketi konusunda ciddi çalışmalara diasporada başlandı. Diasporaya çıkan Kürt aydınları 1925 ve daha sonraki Kürt hareketlerinde yer almış bazı aktörleri şahsen tanıma imkânı buldular ve tanışamadıklarının da anılarını okuma ya da dinleme imkânına kavuştular. Ayrıca Avrupa’nın birçok ülkesine dağılan Kürt kadroları Almanca, Fransızca, İngilizce, İsveççe vb. dilleri öğrenme imkânını elde ettiler. Bunun dışında SSCB deki Kurdoloji çalışmalarından yararlanma imkânlarına ulaşıldı. En önemlisi de Ortadoğu’da ve Avrupa`da Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt hareketi ile sürekli bir ilişki kuruldu ve Türk Solunun ideolojik egemenliğinden kurtulma süreci başladı.

Bütün bu faktörlerin etkisi ile önce yurt dışında Şeyh Said Hareketi ile ilgili bu dönemi yaşamış aktörlerin anıları, sonra Sovyet Kurdologların çalışmaları, sonra da hem Kürt aydınlarının bu konudaki çalışmaları hem de yabancı kaynaklar yayınlanmaya başlandı.

Bu çalışmalar 1990’dan sonra Türkiye ve Kuzey Kürdistan`a taşındılar. Bugün Şeyh Said Hareketi ile ilgili anılar, röportajlar, araştırmalar, özelikle İngiltere ve SSCB arşivlerinden derlenmiş çalışmalar olmak üzere ciddi bir külliyata sahibiz. Ama bu çalışmalar yeterli değil, çünkü T.C arşivleri hala araştırmacılara kapalı. Bu konu ile ilgili özelikle Genel Kurmay arşivlerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum, ama bu arşivlerin hiç bir zaman tamamen açılacağına inanmıyorum. Çünkü bu tür arşivler açılsa bile önce ciddi bir tasniften geçerler. Ayrıca hiç bir zaman katliamların arşivleri tutulmaz. Katliamlar genellikle sözlü ve özel kuryeler aracılığı ile yapılan emirler ile yapılır.

Bu konudaki önemli bir eksiklik de yerel tarih yazımı alanında kendini gösteriyor. Maalesef biz Kürtlerde yazma geleneği, yazılı belge bırakma çok zayıftır. Bu yazma geleneğinin olmaması başta 1925 Hareketi olmak üzere bütün 19. ve 20. yüzyıl Kürt hareketlerinde önemli bir sorundur. Örneğin 1925 Hareketi’nin önemli aktörlerinden Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza, Selahattin, kardeşleri Abdurrahim, Tahar ve Mehdi 1960’lara 1970’lere kadar hayatta olmalarına rağmen bu konuda herhangi bir yazılı belge bırakmamışlar. Hepsi daha sonraki yıllarda uzun yıllar sürgünde kalmışlar ve daha sonra Kürdistan’a dönüp normal yaşamlarını sürdürmüşler ve halk ile iç içe olmuşlar, ama hiç biri anılarını bile yazmamış.

Yerel tarih yazımı derken alanda yapılan çalışmaları kast ediyorum. Nerede ise Kürdistan’ın her ailesinde 1920- 1940 arası yaşanan Kürt katliamlarına dair hikâyeler vardır, son yıllara kadar bu yaşananların canlı tanıkları yaşıyordular, ama bunları yazılı belge haline getirmede çok eksikliklerimiz var. Bu konuya gereken önem verilmedi. Oysa daha önceki yıllarda alanda canlı tanıklar ile röportajlar yapılmalı ve bu röportajlar kayıt altına alınmalıydı. 30 yıla yakın bu konuda çalışmama rağmen hala her röportajda yeni şeyler öğreniyorum.

Biz Kürtler gibi devletsiz uluslarda yerel tarih yazımı çok önemlidir. Çünkü sömürgeciler hiç bir zaman tarihi gerçekleri objektif olarak aktarmazlar. Sömürgeci devletlerin arşivleri de objektif olamaz. Yani asıl yük Kürt araştırmacılarının sırtındadır.

Kürt siyasi hareketleri geçmişte Şeyh Said Hareketi’ni çokça tartıştı. Buna rağmen bir kez daha size sormak istiyoruz. Siz Şeyh Said Hareketi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Şeyh Said Hareketinin niteliği ve amacı neydi? Şeyh Said Hareketi’nin ulusal bir hareket olmadığını iddia edenler vardı, bu konuda ne dersiniz?

1925 Kürt Ulusal Direniş Hareketi’nin örgütleyicisi Azadi örgütüdür. Azadi, örgütü yapısı itibariyle bir ulusal platform niteliğindedir. Zira bu örgüt meşrutiyetin ilanından sonra özelikle İstanbul‘da başlayan Kürt demokratik kurum ve örgütlerinin üyeleri ve Kürdistandaki yerel dinamiklerinin ortak bir platformudur. Azadi önemli oranda Kürdistan toplumunun üç kesimindan oluşuyordu. Birinci kesim Halit Cibril, İhsan Nurî, Ali Rıza v.b. subaylardan, ikinci kesim Yusuf Ziya, Dr. Fuat, Avukat Tevfik Bey, Şair Melle Abdurrahman, Şair Kemal Fevzi, Kadri Cemil Paşa, Tayyip Ali, Fehmiyê Licêyi. v.b gibi Kürt aydınlarından, üçüncü kesim Haci Musa, Mella Abdurrahman, Şeyh Said, Çan Şeyhleri, Melekan Şeyhleri, Yado, Sehdînê Telha v.b yerel dinamiklerden oluşuyordu. Ayrıca harekette öğretmen, tüccar, gazeteci ve toplumun diğer kesimleri de katılmışlardır. Hareketin ana gövdesini oluşturanlar ve yükünü çekenler, esas itibarı ile geniş köylü kitleleridir.

Şeyh Said, Halit Cibril ve Yusuf Ziya tutuklandıktan sonra AZADİ’nin başına getirilmiştir. Bunun o günün koşullarında kendine özgü haklı sebepleri vardır. Her şeyden önce, Şeyh Said sadece bir Şeyh değil, aynı zamanda kültürlü, o günkü dünya koşullarından haberdar, itibarlı bir Kürt entelijensiyasıdır. Şeyh Said ayrıca, Kürdistan’ın diğer parçaları ile sıkı ilişkiler içindedir. Çünkü sürekli Halep ve Bağdat ile ticari ilişkileri olan bir tüccardır. Piran’daki provokasyondan sonra zamansız başlayan harekette, fiili olarak Şeyhlerin öne çıktıkları görülüyor. Bu da Kürdistan’ın o günkü sosyo-ekonomik şartlarından kaynaklanıyor.

Azadi örgütünün yapısı, 1925 Şeyh Said hareketinin bir ulusal hareket olduğunun açık kanıtıdır. Ayrıca artık Azadî örgütünün programı ve amaçları konusunda da bilgi sahibiyiz. SSCB arşivlerinin açılmasından sonra, önce 1990’lı yıllarda İsveç`de yayınlanan Armanç gazetesinde yayınlanan bazı belgelerde ve daha sonra da www.newroz.com sitesinde yayınlanan Dr. A. Hawrami’nın “Sovyetler Birliĝi ve Piranlı Şêx Said Devrimi” adlı çalışmasında Azadî’nın programı ve Azadi yöneticilerinin Sovyet yöneticilerine SSCB Erzurum konsolosluğu aracılığı ile gönderdikleri yazışmalar gün ışığına çıktı. Burada Azadî’nın bağımsız bir Kürt devleti kurmayı amaçladığı açıkça belirtiliyor. Yani Azadi örgütünün ve 1925 Şeyh Said Hareketinin amacı Bağımsız Kürdistan’dır. Çünkü Şeyh Said’i Azadi`den ayıramayız. Şeyh Said en son 21 Ocak’ta Lice’ye geldiğinde kardeşi Şeyh Mehdi ve Kürt aydını Fehmiyê Bilal’i[1] Dr. Fuat ile görüşmek görevi ile Diyarbakır' a gönderiyor. Şeyh Mehdi ve Fehmiyê Bilal Diyarbakır' da Dr. Fuat ile görüşüyorlar. Dr. Fuat da onlar ile birlikte Ekrem ve Kadri Cemil paşazadeler ile görüşüyor. Çünkü Şeyh Said harekete geçme konusunda Azadi örgütünün yöneticilerinin görüşlerini öğrenmek istiyor. Bu Şeyh Said’in sonuna kadar Azadî `ye bağlı olduğunu gösteriyor.

 Kısacası 1925 Kürt Halk Hareketi; örgütlü bir Ulusal Kurtuluş Hareketidir. Halkı harekete geçirmek için dini motifler kullanılmıştır, bu da gayet normaldir. Zira birçok Arap Ülkesinde ve Malezya'da da ulusal kurtuluş hareketlerinde dini motifler kullanılmıştır.

Doğrudur Şeyh Said Hareketi’nin ulusal bir hareket olmadığını iddia edenler vardı ve hala da vardır. Bu T.C devletinin bir propagandasıdır. Bu propaganda sağ, sol, liberal, İslamcı bütün kesimleri etkilemiştir. O dönemde yayınlanan bir bakanlar kurulu kararında 1925 Kürt Direniş Hareketinin bir ulusal hareket olduğu kabul edilmiş ama bütün devlet kurumlarına bu hareketin dış dünyada gerici bir hareket olarak tanıtılması yönünde talimat verilmiştir.

1925 Kürt Halk Hareketi, genellikle iki tür suçlamayla karşı karşıya kalmıştır. Birincisi; hareketin bir İngiliz oyunu olduğu, ikincisi ise gerici bir hareket olduğu suçlamasıdır. Bu iki suçlamanın da kaynağında sömürgeci Türk devleti vardır. T.C devleti böyle propaganda yapmakla; hareketi iç ve dış dostlarından soyutlamak istemiştir. Uydurulan bu senaryolar sonucu, Türk Sosyalistleri, Kemalistlerin yanında yer almışlardır. Ayrıca TKP’nin Komintern`e verdiği raporlar sonucu, Komintern`de Kemalistlerin yanında yer almıştır.

O dönemde, dünyanın tek Sosyalist ülkesi olan SSCB’de, Kürt halkını yalnız bırakmıştır. Burada SSCB ve özellikle Lenin’in tavrı, dikkatle incelenmeye değerdir. Örneğin,1917 deki “Barış Deklarasyonunda’’ şöyle yazıyordu: “Şayet bir ulus zora dayalı olarak, mevcut bir devletin sınırları içinde tutuluyorsa ve şayet bu ulusa, açıkça dile getirdiği istemine karşı,  istilacı tarafın güçlerini tümden geri çekmesinden sonra, ya da güçlü ulusun onayıyla devletsel varlığı konusunda, hiçbir baskıya maruz kalmadan karar verebilme hakkı verilmiyorsa, bu durumdaki bir birleşme ilhaktır. Bir başka deyişle, zor kullanma anlamına gelmektedir”. 

 Ne yazık ki aynı Lenin 1921 `de, Türkiye ile yapılan dostluk antlaşmasında, Osmanlılar tarafından ilhak edilmiş olan Kürdistan ve Ermenistan`ı kapsayan bölgeyi, Türk toprakları olarak tanımıştır. Taraflar; herhangi bir gurubun, her iki devletin toprakları üzerinde, her türlü hak istemini reddedeceklerini dile getirmişlerdir. Bu politika değişikliği ile Sovyetler Birliği artık ulusal hareketlere, kendi devlet çıkarları açısından yaklaşmıştır.

 TKP, Komintern ve SSCB Ağrı direnişini ve1938 Dersim direnişini de, aynı şekilde, gerici emperyalistlerin Sovyetleri çevirme hareketi olarak nitelemişlerdir. 

Hareketin İngilizlerin bir kışkırtması olduğu, sadece Türk yöneticilerinin bir uydurmasından ibarettir. Bunun için, kendisine İngiliz diplomatı süsü vererek Şeyh Abdulkadir ile görüşen ve önerileri ret edilen bir istihbarat ajanının kullanıldığı açık bir gerçektir. Türk yazar ve araştırmacılarından Yalçın Küçük ve Mete Tuncay yaptıkları araştırmalar ile bu tezleri çürütüyorlar. Zaten, o zamanın başbakanı İsmet İnönü bir konuşmasında ,“ Ne yazık ki Şeyh Said hareketinde İngiliz parmağına rastlanmamıştır’’ diyor.

Hareketin gerici bir hareket, halifeliği geri getirmeyi amaçladığı da, yine Türk devletinin bir propagandasıdır. Zira devlet böyle davranmak ile uluslararası kamuoyu nezdinde hareketin prestijini sarsmak istemiştir. Aynı devlet bütün gizli yazışmalarında ve Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi’nde bizzat Başsavcı’nın ağzı ile bu hareketin bir ulusal hareket olduğunu teslim etmiştir.

Kemalist devletin, Kürt ulusal hareketini henüz dal budak salmadan, filizlenme aşmasında yok etmek için Şeyh Said Hareketi’ni bir fırsat olarak kullandığı biliniyor. Kemalist rejim hareketi bahane ederek Kürt halkına karşı katliamlara girişti, 48 Kürt liderini hiçbir hukuki ve meşru dayanağı olmayan İstiklal Mahkemelerinde yargılayarak idam etti. Siz devletin başvurduğu söz konusu gayri insani uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin bu vahşete varan uygulamalarını anlamak için çok gerilere gitmek gerekiyor. Bir röportaj çerçevesinde bunu değerlendirmek zor olsa da kısa bir özet yapmak istiyorum. Bilindiği gibi 18, yüzyılın başında Osmanlı devleti o günün dünya koşulları karşısında merkezileşmeye ve dolayısı ile Kürdistan’a tam hâkim olma ihtiyacı duydu. Bunun sonucu olarak yavaş yavaş otonom Kürdistan Mirliklerini ortadan kaldırmaya başladı. Doğal olarak Kürtler bu politikaya karşı direndiler. Ayrıca dünyada esen özgürlük rüzgârı ve yavaş yavaş ulusal devletlerin ortaya çıkması sonucu Kürtlerde de kendi devletlerini kurma yönünde hareketlenme oldu. Kürtlerin bu mücadelesi günümüze kadar sürüyor. Bu mücadeleyi sadece T.C devleti değil bütün sömürgeci devletler vahşi yöntemler ile bastırmaya çalıştılar, çalışıyorlar. Maalesef Kürtler Birinci Dünya Savaşı şartlarını iyi değerlendirip kendi devletlerini kuramadılar. Ortadoğu’nun Kürtsüz dizaynından sonra artık bir Kürt devletinin olmaması bütün sömürgeci devletlerin ve onların dostlarının kırmızıçizgisi oldu. Maalesef bu politika bu ülkelerdeki bütün muhalif hareketleri de etkiledi. Hala da bu ülkelerdeki muhalif hareketler Kürtlerin kendi devletlerine sahip olmaları konusunda tutarlı bir politikaya sahip değiller. Hiç ikirciksiz Filistin’in Bosna’nın Çeçenistan’ın devlet olma hakkını savunurlar, ama sıra Kürdistan’a gelince amalar başlar. Bu ülkelerdeki sosyalistler dâhil bütün muhalif hareketler Kürdistan perspektifine sahip Kürt hareketlerinden hep uzak durmuşlar. Ben şahsen Ortadoğu‘daki bütün sağcıların da, solcuların da önce Mustafa Barzanî‘ye, bugün de Mesud Barzanî‘ye bu kadar düşman olmalarını bu Kürdistan fobisine bağlıyorum.

 

Yukarda belirttiğim gibi T.C devletinin Kürtlere karşı başvurduğu gayri insanı uygulamaları Osmanlıdan miras alınan sürekli bir devlet politikasının devamıdır. Bu politika İttihat ve Terakki Partisinin iktidarı ile daha sistemli, daha organizeli bir hal almıştır.

İttihat ve Terakkinin iktidarı ile bir Türk ulusal devleti “ Nation Staat” kurma projesi hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu amaç ile 13 Mayıs 1913‘te “İskan-ı Muhacirin Nizamnamesi“ ile ‘’İskan-ı Aşair müdürüyeti ve İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti Umumiyesi” Dahiliye Nezareti tarafından kabul edilerek, faaliyete geçirilmiştir. Bu kurumlar bütün ülkenin demografik haritasını çıkardılar. Bu programa göre gayri müslimlerin imhası, Türk olmayan Müslüman halkların asimile edilmesi öngörüldü. Kürtler gibi asimileye karşı direnenler de her türlü yöntem kullanılarak ya imha edildiler yada yerlerinden yurtlarından sürüldüler. İşte devletin başvurduğu bu gayri insani uygulamaların nedeni Türk ulus devletini inşa etmenin önündeki bütün engelleri temizlemektir. Devlet bu politikasında o kadar kararlıdır ki Kürtlere uygulanan vahşette hiç bir sınır tanımamıştır. Bu çerçevede Diyarbakır İstiklal Mahkemesi yargılamaları tamamen düzmecedirler. Çünkü kararlar daha önce devlet ricalı tarafından alındılar.

Bu konuda TSİP Genel Sekreterliği yapmış Diyarbakırlı Yalçın Yusufoğlu’ndan bir anekdot aktarmak istiyorum. Yalçın bey bir özel sohbetimizde babasının kendisine anlattığı Diyarbakır yargılamalarını ondan naklen şöyle aktarmıştı. “ Ben o zaman bir devlet dairesinde memur idim ve bu yargılamaları izlemeye gittim. O zaman yeni bir köstekli saat almıştım, saat yeni olduğundan ikide bir saatime bakıyordum. Her tutuklunun kimlik tespiti, iddianamesinin okunması ve idam kararının yüzüne okunması en çok 2-3 dakika sürüyordu”.

Bu yargılamaların ne kadar adil olduğunu okuyucunun anlayışına bırakıyorum.

Şeyh Said Hareketi’nin bastırılmasının o dönemin siyasal rejimin şekillenmesinde nasıl bir etkisi oldu? Bildiğiniz gibi hareketin bastırılmasından sonra Kemalist rejim kendisine muhalif bütün odakları susturdu ve tek adam diktatörlüğüne giden yolu açtı.

Sizin de belirttiğiniz gibi Kemalist rejim Şeyh Said Hareketi’ni bahane ederek iyice otoriterleşti. Önce Fethi Okyar Hükümeti istifa ettirilip yerine İsmet İnönü`ye hükümet kurduruldu. Takriri Sükûn Kanunu ile Tevhid-i Efkar, son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat, Aydınlık, Orak Çekiç, İkaz ve Doğrusöz gibi bazı gazete ve mecmuaları yasakladı. Başta Terakki Perver Partisi olmak üzere bütün muhalif parti ve örgütler kapatıldılar. Komünistler ve öteki muhalif aydın ve gazeteciler tutuklandılar. Rejim bu hareketi kullanarak toplumda bir ülke bölünecek fobisi yarattı ve bu atmosferden yararlanarak tek parti ve tek adam diktatörlüğünü sağlamlaştırma yoluna gitti. Doğrusu bunu da önemli oranda başardı. Bilindiği gibi daha sonra tutuklattığı gazetecilerin çoğunu af etti ve kendi saflarına çekti. Çünkü bugün olduğu gibi o gün de Kürdistan sorunu söz konusu olduğunda iç muhalefet kendi aralarındaki çelişkileri hemen bir kenara bırakıyordu. 

Hatırlanacağı gibi, Şeyh Said Hareketi kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra da, Kürtler fırsat buldukları her yerde; Ağrı’da, Dersim’de sömürgeci rejime karşı başkaldırılarını sürdürdü. Sizce Şeyh Said Hareketi’nin kendisinden sonraki hareketler üzerinde bir etkisi oldu mu, olduysa nasıl etkide bulundu?

Kuzey Kürdistan’daki 1920–1940 yılları arasında, ortaya çıkan ulusalcı hareketleri, tam olarak biribirlerinden ayırıp tek tek ele almak, olayın bütününü kavramaya yetmez. Çünkü bu olaylar silsilesi, bir zincirin halkaları gibidirler. Bu zincirlerden birini koparmak, bu tarihsel sürekliliği bozmak anlamına gelir. Bu hareketlerin en önemlisi Şeyh Said Hareketi dır. 1925 hareketi hem T.C Devleti açısından hem de genel olarak Kürt Hareketi açısından çok ciddi bir kırılmadır. T.C Devleti 1920‘deki Koçgiri Kürt Hareketi‘nin yine vahşi bir şekilde ezilmesınden sonra 1925`e kadar süren sesizliği Kürtlerin kendi ulusal taleplerinden vazgeçmesi, Kürtlerin yeni rejimi benimsemesi olarak okuyordu. Kürt aydınları da 1918‘den sonraki bütün girişimlerınden başarısız olarak çıktıkları, Kürdistan`da halkı motive edemedikleri için umutsuzluğa kapılmışlardı ve bundan dolayı da bazıları ülkeyi terketmişlerdı. Şeyh Said Hareketi her iki taraf üzerinde de şok etkisi yaptı. Bu hareket kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra, Kürtlerin mücadelesi bıçak ile kesilir gibi kesilmedi. Çok güçlü olmasa da Kürtlerin mücadelesi gerila hareketi şeklinde sürdü.

İşte bu direnişin en önemli önderleri Yado, Sehdin Telha, Botiyanlı Emê Faroyi (Emerê Farisi), Eminê Miki, Heci Koloz, Musê Silemani, Selim Begê Cıbriyan, Şeyh Abdurrahim, Şeyh Mustafa ve Şeyh Tahar vb. guruplardır. Bu gruplar bölgede 1927’ye kadar kesintisiz bir gerilla savaşı sürdürüyorlar. Daha sonra bu gerilla önderleri ve daha önce Kürdistan`ı terk etmiş Kürt aydınları 1927’de Lübnan da Xoybûn örgütünü kurdular. Daha sonra Agrı`da ve başka bölgelerdeki mücadeleyi Xoybûn örgütü sürdürdü. Xoybûn örgütü Şeyh Said hareketinin devamıdır. Her ne kadar Şeyh Said ailesi Xoybûn da yer almasa da bu harekette aktif olarak yer almış Yado, Sehdînê Telha, Cemil Paşazadeler vb. Xoybûn’da aktîf olarak yer alıyorlar. Dersim Hareketi’nde Xoybûn`un direk bir rolü yok, ama bir taraftan Veteriner Dr. Nurî Dersimî vasıtası ile Xoybûn Dersim için diplomasi yapıyor, diğer taraftan Şeyh Abdurrahim Dersim’in imdadına yetişmek için yollara düşüyor, ama bilindiği gibi arkadaşları ile Silvan’da yakılıyor. Yani Şeyh Said Hareketi’nin kendisinden sonraki hareketler üzerinde direk bir etkisi var.

 

Kürt hareketinin dünden bu noktaya gelmesinde, Kürt halkının ulusal uyanışında Şeyh Said Hareketi’nin payı ve etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tarih mekanik değildir, aksine sürekli devinim içerisindedir. Ulusların yaşamı da durgun değildir, sürekli bir hareket, bir toplumsal devinim mevcuttur. Kürt toplumu da diyalektiğin bu şaşmaz kuralı gereği bazen dış şartların zorlaması, bazen de kendi iç dinamiklerinin etkisi ile sürekli değişim yaşamıştır. Kürtler, Kürdistan’ın jeopolitik durumundan dolayı sürekli yabancı işgalciler ile uğraşmak zorunda kalmışlardır. Demirci Kawa’nın zalim hükümdar Dehak’a karşı halkı örgütleyip direnişe geçmesinden bu yana -bildiğimiz kadarıyla- Kürt halkı sürekli işgalcilere karşı, zulüm ve baskıya karşı direnmiştir. 1925 Kürt Ulusal Hareketi, Kürt halkının 20. yüzyılın başlarındaki en kapsamlı anti işgalci hareketlerinden biridir. Dolayısı ile özelikle Küzey Kürdistan`daki ulusal uyanış da Şeyh Said Hareketi belirleyici bir role sahiptir. Bu hareketin hepimiz üzerinde çok derin manevi etkisi vardır. Daha önce de belirtiğim gibi Şeyh Said Hareketinden etkilenmeyen aile hemen hemen yok gibidir, bu dönemde yaşananlar yıllarca cemaatlerimizın en önemli konusu oldu. Bu anlatımlar Kürt toplumunda kolektif hafızanın oluşması ve diri tutulmasında ve dolayısı ile ulusal ruhun gelişmesinde belirleyici oldu. Bir yönü ile de bizleri asimile olmaktan, entegre olmaktan kurtardı. Diğer taraftan aslında Şeyh Said Hareketi örgütsel olarak, yani işlevsel olarak da bügünkü hareketler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Çünkü Xoybûn örgütünü kuranlar Şeyh Said Hareketi’ne katılanlardır, Xoybûn dağıldıktan sonra aynı kadrolar Suriye`de PDK- S kuruyorlar ve daha sonra Kuzey Kürdistan`daki ilk Kürt örgütü olan TKDP 1965 yılında bu aydınların ve Şeyh Said`ın katibi Fehmîyê Liceyî`nın teşviki ile kuruluyor. Yani böyle bir etki, böyle bir tarihi süreklilik de söz konusudur.

Şeyh Said Hareketi’nin mücadele mirasını ve değerlerini yaşatmak için günümüzde Kürt hareketlerine ve yeni nesillere nasıl bir görev düşüyor, bu konuda neler yapılabilir?

Ulusal kurtuluş hareketleri kendi uluslarının anti sömürgeci, anti işgalci miraslarına sahip çıkar, bu miras üzerinden yükselir iseler sağlıklı bir yol izelemiş olurlar. Dünyadaki bir çok ulusal kurtuluş hareketi bu miras yaşatmak için kendilerini tarihteki anti işgalci hareketler ile isimledirmışlerdir. Örneğin Nikaraguadaki hareketin adı‚‘‘Sandinist Ulusal kurtuluş Hareketi“, Kübadakinin adı‚‘‘Jose Martin“, Meksikadakilerin ismi „Zapatist Hareketi“ dir. Elbet bu hareketler tarihteki hareketler ile aynı ideolijiyi paylaşmıyorlar, ama o hareketlerin anti-sömürgeci, anti-işgalci miraslarına sahip çıkıyorlar. Biz de Şeyh Said ya da diğer Kürt hareketleri ile aynı ideolojiyi paylaşmak zorunda değiliz, ama onların anti – işgalci miraslarını yaşatmalıyız.

Pratik olarak da basın yayın aracılığı ile seminer ve konferanslar ile bu hareketi yeni nesillere tanıtmalıyız. Bugün sayısını bilemediğim kadar Kürt TV kanalı var. Bu TV‘ler sürekli bu konu ile ilgili programlar yapmalıdırlar, dökümanter filmler çekilmeli, röportajlar yayınlanmalı, tartışma ve bilgilendirme programları yapılmalı, yerel kaynaklardan derlenen bilgiler yayınlanmalı. En önemlisi Şeyh Said hareketi ve diğer hareketleri anlatan sinema filmleri, diziler yapılmalı. Bu hareketlerde yer almış tarihi şahsiyetleri anlatan filmler çekilmelidir.   

Bildiğiniz gibi Şeyh Said’in mezarı bilinmiyor. Benzer şekilde devlet Dersim İsyanı’nın lideri Seyit Rıza ile Said-î (Nursî) Kurdi’nin de mezarlarını sakladı ya da ortadan kaldırdı. Siz devletin bu gayri insani politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir rejim mezarlardan neden korkar ve onları saklama, ortadan kaldırma gereği duyar?

Mezarlar ulusların tarihi hafızalarını oluşturmada büyük bir yere sahiptirler. Mezarlarda, mezar taşlarında halkların tarihi saklıdır. Kaldı ki Kürt liderlerinin mezarları belli olsaydı, bu mezarlar birer mabed haline gelirdi ve sürekli ziyaret edilirlerdi. Bu Kürtlerin tarihi hafızasını sürekli canlı tutardı. Devletin korktuğu budur. Çünkü devlet Kürterin balık hafızalı olmasını istiyor ve olanların unutulmasını istiyor. Böylece Kürtlerin daha rahat asimile edebileceğine inanılıyor. Bügünlerde ortaya çıkan bir MAH belgesi Seyid Rıza ve arkadaşlarının yakıldığını ortaya çıkarıyor. T.C devleti Kürtleri her şeyleri ile tarihe gömmeyi planlamıştır. Kürt liderlerinin mezarlarının olmamasının nedeni budur.

Size sormak istediğimiz son bir soru şu, son  yıllarda bazı kesimler Şeyh Said Hareketi’ni özünden saptırmak amcıyla onun için bir Zaza harekti diyorlar, bu konuda ne diyebilirsiniz?

Şeyh Said Hareketinin başladığı ve yayıldığı bölgeler daha çok Zazakî konuşan Kürtlerin yaşadıkları bölgelerdir. Hareket önce bu bölgelerde yayılıyor, dolayısı ile hareket de Zazaların(Kird û Kirmanc, Dımıli Kürtleri) daha çok yer almaları doğal ve spontandır. Yani önceden organize edilmiş bir durum değildir. Hareket başladıktan sonra Çewlîg`den hareket ile Şeyh Şerif ve Yado önderliğinde Elazığ üzerine yürünüyor. Bu güzergahda da daha çok Zazalar yaşıyorlar. Ancak harekete katılım sadece Zazalardan oluşmuyor. Cibran, Hesenan, Zirikî gibi kurmanc aşiretler önderleri ile birlikte, Licê`den, Bismil ve Farqîn`den(Silvan) kurmanc aşiretler önderleri ile birlikte ve bu bölgelerin şeyhleri harekette çok önemli roller oynuyorlar. 

Bunlardan, Sadîyê Telha, Seyîdxanê Ker, Kamîl ve Baba Begler, Selîm Beg,Cemilê Seyda, Seyh Fahri gibi kurmanci konuşanlar uzun süre Yado ve diğerleri ile birlikte partizan savaşı sürdürüyorlar.

Ayrıca Şeyh Said ailesinin kendisi kurmançdır. Hareket Kürdistan`ın bütün bölgelerine yayılamadan bastırıldıği için Kürdistan`ın diğer bölgelerindeki kurmancça konuşan Kürtler harekete aktif olarak katılamıyorlar. 

Yukarda verdiğim objektif bilgiler hareketin sadece zazaca konuşan Kürtlerin değil, bir ortak Kürt hareketi olduğunu gösteriyor.

Değerli açıklamalarınız için teşekkür ederiz.

Ben  de bu konuyla ilgili görüşlerimi kamuoyu ile paylaşmama fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim.

(Röportaj Deng Dergisi 98. Sayıdan alındı).

 

Yorumlar

Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dünyada önde gelen terör sponsoru ülkeler haline geldiler. 

Türkiye'nin Suriye'deki yeni gözbebeği, Tekfirci terör oluşumu Nusra Cephesinin önderlik ettiği şeriatçı 'fetih ordusu oldu'! Seçimlerden bir müddet evel Suriye'ye gönderilen 20 civarında MİT elemanının çabaları ile bir araya getirilen Cihatçılar, TC subayları denetiminde bir saldırı ile İDLİB'i ele geçirdiler. TC tarafından kendilerine “Fetih Ordusu” adı verildi...Nusra Cephesi “Fetih Ordusu”na öncülük eden AL-KAİDA'nın suriye koludur... Erdoğan'ın niyeti, HALEP'i seçim öncesinde almak idi. Böylece AKP, seçimde bunu kullanarak rant sağlayacaktı!! AKP rejimi bu şekilde yeni bir Yavuz Sultan Selim ruhu hortlatarak cahil halkı galeyana getirecekti... TSK'nin ana hedefi, bu şeriatçıların Halep'i işgal ederek, Türkiye yanlısı Müslüman kardeşler rejimini inşa ve Kürtleri etkisiz hale getirmeleri idi.

Irak ve Suriye’de faaliyet yürüten terör örgütleri siyasi ve ideolojik temellere göre IŞİD, El Nusra cephesi, Tevhid ve Cihat örgütü, Suriye İslamî kurtuluş cephesi, özgür Suriye ordusu gibi önemli örgütlere ve Irak mücahitler konseyi ve Ensarul sünne gibi küçük çetelere ayrılıyor. Ancak hepsi radikal selefi düşüncelere, vahabi tekfirci ve Kürt Alevi, hiristiyan karşıtı ideolojilere şekillendikleri gözleniyor.

Söz konusu terör örgütleri İslamî şeriat ve İslamî devlet iddiasında bulunarak zehirli düşüncelerini ön plana çıkarıyor ve bu düşünceleri terör eylemleri ile hayata geçirmek istiyor. Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye yönetimi, Suriye’de vahşi ve cinayetkar tekfirci teröristleri Kürt-Alevi ve Hıristiyanlara karşı katliamlar yapmaya sevk etmiş bulunuyor.
Bugün Suriye’de TC destekli tekfirci teröristlerin katliamları yüzünden milyonlarca Suriyeli komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı. TC, hem bunu kızıştırıyori hem de kaçanları bahane edereke kendi 'tampon bölgeler' planını gerçekleştirmek istiyor.

Kürt hareketinin kendi topraklarına saldıran Cihatçılara karşı direnişi karşısında paniğe kapılan Türk devleti, saldırmak için kılıflar arıyor.
İŞİD, TC sayesinde kuruldu. Türkiye, Kürtleri bu türden örgütlere boğdurmak amacı ile, onlara modern silahlar gönderdi, kadrolarını eğitti...İlk etapta başarı sağlayan şeriatçılar, zaman aşımında TC'nin istediği gibi, ana hedefleri olan Kürtlerin tasfiye edilmesi işinde başarılı olamadılar ve Kürtler bunları püskürtmeye başladı! TC, burada önemli bir yenilgi aldı! Şimdi işler tersine dönünce, sanki kendileri de İŞİD'e karşı mücadele verecekmiş manevrası ile suriye Kürdistan'ına kendileri girmeye çalışıyorlar.
Petrol dolarları ve enerji kaynaklarını elde etme beklentisi içinde hareket eden TC, Ortadoğu Kürt halkına halkına karşı Cihatçıların saldırılarını desteklemeye devam ediyor...
Türkiyenin Suriye'de desteklediği terör örgütleri, insanların, Sunni olmamalarından dolayı kafalarının kılıçlarla kesilmesi eylemlerini meşrulaştırdılar. TC'nin her alanda destek verdiği bu vahabi-şeriatçı terör gurupları, ''muhalif'' denilerek maskelenmiş,Kırşehir kamplarında sakalları taktiksel olarak kesilmiştir.

Bilindiği gibi başta Türkiye, Arabistan ve Katar olmak üzere sunni devletlerinin her türlü destek sağladığı, adlarına 'muhalif' denilen şeriatçı katiller tarafından Suriye'de başta Kürt,Nasturi ve Aleviler olmak üzere İslam dışı topluluklara yönelik Ortaçağ islamist Cihat yöntemleri temelinde vahşi metotlar uygulanmaktadır...Adlarına muhalif denilen bu şeriatçı katiller, Türkiye'den gelen en modern silahlarla,Ortaçağ'ın en ilkel katliam yöntemlerini simule ediyorlar. İslam'ın ilk yayılma dönemlerinde kullanılan bütün vahşi metotlar, piskolojik savaş yöntemleri yeniden devreye sokuluyor..

Vahabiler, Bedeviler Suriye’de kafa keserken, Kürt düşmanı AKP, 'tampon bölge' dediği, işgal alanlarını kurmak için bu şeriatçı terör militanlarını Türkiye’de eğitip, donatmaya devam ediyor. Amaç bunların, köy koruyucuları örneğinde olduğu gibi Kürtler'e karşı kullanmaktır.

SEVDA SUNER, 7-7-2015, LYON.
  

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News

Siyaset

Askeriye, siyaset ve hukuk katmanları üst üste geldi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG), uluslararası koalisyonun katkıları ile IŞİD'i Suriye'de artık askerî olarak yendi.

Analiz

“Biat etme” terimi, muhalif dile epeyce yerleşmiş bir kalıp. Kimisine “biat etti” diye kızılıyor, “biat ettirmek istiyorlar” ikazı yapılıyor, “biat etmeyiz” diye meydan okunuyor.