ala kurdistan
Ey Reqîb

YPG, ABD Için Taktiksel Bir Müttefik mi?

Uluslararası politika ve eleştiri dergisi Telos'un yazarlarından Fabrice Balanche, Suriye ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde meydana gelen jeopolitik değişimleri, Tahran-Beyrut arası açılan Şii koridoru ve ABD-YPG ilişkilerine dair bir makale kaleme aldı.

Balanche’ye göre Beşar Esad’ın Suriye’de tekrar iktidarını perçinlemesi, Lübnan’da Hizbullah’ın giderek kuvvetleniyor olması ve son olarak da Irak’ta İran yanlısı güçlerin hem siyasi hem de askeri zaferleri kesin olarak gösteriyor ki İran artık Doğu Akdeniz’de üstün bir güç haline geldi.

Telos'un yazarı Balanche'in makalesine göre bu jeopolitik eksenin gücü Tahran ile Beyrut arasında var olan, Şam ile Bağdat üzerinden geçen coğrafi eksene dayanıyor. “İran koridoru” veya “İran köprüsü” tabiriyle anılan bu bölge doğrudan İran ordusu veya ona bağlı örgütlerin kontrolünde.

Şii milisler 2017 Mayıs ayında Suriye-Irak sınırına vardığından beri İran koridoru bölgenin her iki tarafında yer alan ABD askerlerine rağmen El Tanaf bölgesinde ve kuzeydoğu Suriye’de genişlemeye devam etti. Batılı ülkeler 2017 bahar aylarına kadar bu gerçeği görmezden gelmeyi tercih etti ancak o aylarda doğu Suriye’de Şii milisleri engellemek artık imkansız hale gelmişti ve İran koridoru böylece kurulmuş oldu.

Kara üzerinden inşa edilen bir koridor/köprü, akıllara Fransız-İngiliz güçlerin Afrika sömürgelerinde yaşadıkları zorluklar hakkında teoriler üreten Friedrich Ratzel’i getiriyor: Fransızlar o dönemde İngilizlerin “Cape Town - Kahire” hattına karşılık “Dakar - Cibuti” koridorunu açmak istiyordu.

Günümüzün küreselleşen dünyasında jeopolitik de dahil olmak üzere bağlantılar kurmak önem olarak toprak sahibi olmanın ötesine geçmiş durumda. Bu nedenle İran’ın toprak elde etme üzerine kurulu olan stratejisi, Soğuk Savaş döneminde ABD’nin başarıyla uyguladığı stratejide olduğu gibi bağlantı şebekelerinin gücüyle mağlubiyete uğratılabilir olmalı.

Fransız bilim insanı Bertrand Badie, ABD’nin türünün tek örneği coğrafi bir güç olan Sovyetler Birliği’ne karşı nasıl üstün geldiğini bu kavramla açıklıyor. Öyleyse Ortadoğu’da İran ile ABD’nin karşı karşıya gelmesi benzer sonuçlar doğurabilir mi? İran’ın kara üzerinden kurduğu köprü ekseni doğası gereği başarısız olmaya mahkum mu? Öyle düşünülebilir ancak Sovyet bloğunda olduğu gibi yarım yüzyıl beklememiz mi gerekecek?

İran şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’nin olduğu durumu yaşıyor gibi görünüyor. İran ve müttefikleri IŞİD’e karşı kazanılan zaferi haksız yere üstleniyorlar ve terör örgütünün geride bıraktığı toprakları sahiplenmeye çalışıyorlar.

Uluslararası politika uzmanı analist Fabrice Balanche

Ortadoğu’da İran ekseni: Jeopolitik yapı

Suriye’de IŞİD’in sonunun gelmesiyle beraber jeopolitik sorunlar tekrar gün ışığına çıkıyor. İran Beirut ile Tahran arasında Bağdat ve Şam üzerinden geçen bir koridor inşa ediyor. Şii hilali adı da verilen İran ekseni İran’ın doğu Akdeniz’de ve hatta belki de ortadoğunun tamamında en büyük amacı.

Yemen’deki Houthi isyanına verdikleri destek yüksek olasılıkla Suudi Arabistan’ı Suriye ve Lübnan’dan siyasi olarak uzaklaştırmak için yapılan bir dikkat dağıtma hamlesi. İran ekseni projesinin geçmişi İslam Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına kadar uzanıyor. Humeyni İran’ı çevreleyen kuşatmayı yıkmak ve İslam Devrimi’ni yaymak istiyordu ve Saddam Hüseyin’in İran’a savaş açmasıyla birlikte batı cephesine odaklanmak zorunda kaldı.

Suriye lideri Hafız Esad ile yaptığı ittifak sayesinde Saddam’ı arkasından vurma şansı elde etti. O dönem için Aleviler ile Şiiler arasındaki ittifakın dini bir boyutu olduğunu söyleyemeyiz. İran 1982 yılında İsrail ve Irak’a destek veren Fransa ve ABD’ye karşı yeni bir cephe açmak için Hizbullah’ı kurdu.

İsrail'e karşı mücadele

İsrail hem stratejik hem de ideolojik nedenlerden ötürü İran rejiminin ilk hedefi haline geldi ve sonuç olarak İran-Irak savaşı bittiğinde İran İslam Cumhuriyeti’in hedefinde İsrail olmaya devam etti zira ideolojik motivasyon ağır basmaya başlamıştı.

İran ekseninin kurulması Tahran’ın ideolojik doktrinlerinden birini sabitleştirdi: İsrail’le savaş. İran Batılı ülkeler tarafından sürekli kınanıyor ve Sovyetler döneminde olduğu kadar İsrail karşıtı olmayan müttefiği Rusya’yı utandırıyor. Ancak İran 1979 yılındaki devrimin ayakta kalan belki de son sütunu olan İsrail karşıtlığından vazgeçmeye hazır değil.

2005 yılından bu yana Tahran’da anti-siyonizm söylemleri özellikle tutucu Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın da katkılarıyla sürekli artış gösterdi. İran’daki rejim devamlı olarak devrim sonrası doğmuş ve daha fazla özgürlük isteyen neslin meydan okumalarına maruz kalıyor.

Bunlara cevap olarak Ahmedinejad siyonizme karşı mücadeleyi öne çıkarıp İran milliyetçiliğini harekete geçirerek ulusal bütünlüğü korumaya çalıştı. Söz konusu ideolojik boyut, İran’ın “gurur” kaynaklarından biri olan nükleer silah programı kadar ulusal bütünlük için önemli. İran etkisinin batıya doğru yayılması, öne sürdüğü anti-siyonist söylemlerin sadece demeçler ve karikatürlerden daha önemli olduğunu göstermesi açısından önemli.

Ahmedinejad’ın anti-siyonist düşünceleri Dini Lider Ayetullah Humeyni’nin Filistin’e verdiği güçlü destek sayesinde de kuvvet buldu. Humeyni cihatçılığın fikir önderlerinden ve anti-siyonizmin liderlerinden Sait Kutb’un takipçisi ve tercümanı. Humeyni’nin İsrail hakkında son açıklamaları gayet açık: “İsrail ortadan kaldırılması gereken kanserli bir tümördür”.

Bu söylemlerini İsrail’in emperyalizmin Ortadoğu temsilcisi olduğunu ve İslam düşmanı olduğunu öne sürerek destekliyor. Bu sebeplerden ötürü de İran İslam Cumhuriyeti’nin görevi Yahudi devleti yok olana kadar mücadele etmektir. Bu mücadele de, doğrudan savaşa katılabilmek için İsrail karşıtı güçleri (Hamas, Hizbullah ve Suriye devleti) kullanarak İsrail sınırlarına kadar uzanan bir koridor kurmaktan geçiyor.

Hizbullah’ın güney Lübnan’da yaptıkları ve güney Suriye’nin ele geçirilmesi sonrasında, 2018 ilkbaharından itibaren İran İsrail’le yüzleşme ve Filistin haklarını savunma konularında neredeyse tekel haline gelme hakkına sahip oldu. Hatta diğer Sünni Arap ülkelerini bu mücadeleye katılmamak ve tam tersine İsrail’in tarafını tutmakla suçlayabildi.

Filistin meselesinin Sünni halklar arasındaki popülerliği Sünni-Şii arasındaki uçurumdan büyük ve bu sayede İran Şii-Farsi izolasyonundan kurtularak Sünni Araplar arasında sempatizanlar kazandı. Bu sayede, İsrail ile ittifak kurarak İran’ın yayılmacı politikalarına dur demek isteyen en başta Suudi Arabistan olmak üzere Sünni körfez ülkelerine karşı Filistin ve anti-siyonizm kozlarına sahip oldu.

Tüm bu nedenlerden ötürü İsrail’e karşı savaş Sünni dünyasında bölünmeler yaratmak için harika bir kaynak. Sünni dünyası zaten bölünmüş halde ve İran Şii toplumların bütünlüğüne güvenebilir durumda. İsrail ile savaş Sünniler ile Şiiler arasındaki bölgesel sorunların tam ortasında yer alıyor.

Saddam'ın düşüşünden Esad rejiminin yeniden kurulmasına

Saddam Hüseyin’in devrilmesi ve 2004 meclis seçimlerinde Şii partilerin elde ettiği şaşırtıcı olmayan zafer sonrası Irak, İran mandası altına girmek için hazır konumdaydı. Tahran’ın tek yapması gereken, Şii yanlısı isyancı Muktada Sadr ve El Kaide grupları destekleyerek ABD’nin bölgeden çekilmesini beklemekti.

Tıpkı 1917 yılında Rusya’ya geri dönebilmek için kurşun yüklü bir at arabası içinde İsviçre üzerinden Almanya’yı geçen Lenin gibi, el-Kaide üyesi terörist Ayman el Zavahiri de 2004 yılında Irak’taki ABD kuvvetlerine karşı gerilla mücadelesi organize etmesi için Tahran’ın direktifiyle Afganistan’dan İran’a geçti.

ABD’nin 2011 yılında askerlerini geri çekmesi sonrası doğu Akdeniz’de İran eksen kurulması önündeki son engeli kaldırsa da, devamında yaşanan Suriye’deki iç savaş ve IŞİD’in kurulmasıyla İran’ın bölgedeki planları ertelenmek zorunda kaldı.

Tahran hükümeti 2011-2016 yılları arasında öncelikli olarak Suriye’deki rejimin korunmasında destek oldu. Ancak rejimin durumu sağlamlaştıktan ve Halep’te 2016 Aralık ayında yaşanan zaferden sonra, İran asıl hedefine geri döndü: Tahran ile Akdeniz arasında kendi kontrolünde bir toprak koridoru.

Bu koridorun açılabilmesi Batı ülkelerinin Suriye hakkındaki başarısız değerlendirmeleri ve uluslararası jeopolitik sahneyi tanımamaları sayesinde oldu. En çok görmezden gelinen Esad rejiminin dayanma gücü ve Rusya ile İran’ın ona destek olma isteğiydi. Doğu Suriye’de 2017 ilkbahar aylarında yaşanan askeri hareketler, ABD’nin Suriye rejim güçlerinin bölgeye dönmeyeceğini düşündüğünü gösteriyor.

YPG-ABD ilişkisi

Batı ülkeleri genellikle, Kürdlerin ABD’nin güvenilebilir dostları olduğu ve Sünni nüfusun çoğunlukta olduğu doğu Akdeniz ülkelerinde Şii nüfusa sahip İran’ın çok fazla etki edemeyeceğine inanır.

Ancak, başka bir makalemde de belirttiğim gibi, Sünnilerin üstünlüğü hem gerçekçi hem de karşılaştırmalı anlamlarda gereğinden fazla abartılıyor çünkü Şii nüfuslar tek bir vücutken, Sünniler her an bölünüp kavga ederek kendilerini zayıflatma kapasitesine sahip. Kürdlere gelecek olursak, Afrin’in 2018 başında Türkiye tarafından işgaline ve Kerkük’ün 2017’de Irak güçlerine bırakılmasına ses çıkarmayan ABD yüzünden özerkliklerinin garanti altında olduğunu artık düşünmüyorlar.

Şu anda Suriyeli Kürdler ABD ordusunun yakın zamanda bölgelerinden çekilmesini bekliyor. Aynı şekilde, özerklikleri ABD bölgeyi terk ettikten sonra düşmanları olan İran ve Irak’a karşı savunmasız kalacak olan Iraklı Kürdler de ABD askerlerinin ayrılma tarihini hesaplıyor.

2017 Mart ayında Iraklı Şii milisler Sincar’a (Şengal) hareket ederek PKK’nın Suriye uzantısı YPG kontrolünde topraklara vardılar. Musul’un batısında, Türkmen Sunni-Şii nüfusun birlikte yaşadığı Tel Afer kentini Iraklı Şii milislerin ele geçirme hızı, konunun Musul’un geri alınmasından daha derin olduğunu gösterdi.

Analizcilere göre, Suriye ordusu zaten Mencip ile Halep arasındaki yolu açtığı için, İran’ın Akdeniz’e ulaşması için önü açılmıştı. YPG, ABD açısından IŞİD’e karşı mücadelede sadece taktiksel bir müttefik. Bu nedenle eğer gelişen şartlar dahilinde kontrolündeki toprakları açması istenirse Tahran ve Şam ile yeni anlaşmalar sağlayabilir.

2017 Mayıs ayında Şii milisler Suriye-Irak sınırında ABD El Tanaf üssü ile Elbu Kamal şehri arasında buluşarak Beyrut ile Tahran arasındaki ilk kesintisiz rotayı tamamladılar. Buna ek olarak isyancıların kuzeye geçişine engel olarak Elbu Kamal’i elde tutmayı başardılar. Elbu Kamal’in Kasım 2017’de IŞİD’den Suriye Ordusu ve Hizbullah sayesinde geri alınması doğu Akdeniz için büyük önem taşıyor.

İran ile Akdeniz arasındaki koridor net biçimde kurulmuş oldu. Koridor İran yanlısı Şii milislerin kontrolünde ve İran artık Sünni Arap nüfusa yönelik söylemlere başladı. Sırada tüm Irak-Suriye sınırını ele geçirip ABD ve müttefiklerini bölgeden tamamen kovmak var.

IMPNEWS

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News