ala kurdistan
Ey Reqîb

Çatışmalı Süreçte Düşünenlerin Düşüncesi-Hülya Yetişen

Son günlerde yoğunlaşan ve katliam düzeyine varan çatışmalı durumla ilgili bilimadamı,yazar,sanatçı ve eski gerilla komutanı gibi kişi ve çevrelere güncel durumla ilgili tek bir soru sorduk.

Sorum şu: Türkiye'deki çatışmalı durum 1990'lı yıllardaki düzeyi kat be kat aşmış durumda. Devlet böylesine yoğun çatışmalı süreci neden başlattı? Sizce sonuçları ne olabilir? Bu çatışmalı süreç nasıl durdurulabilir? Bu sürecin 1 Kasim seçimlerine etkisi ne olur?

 

Muzaffer Oruçoğlu: 1947 Kars doğumlu. 68 Kuşağı önderlerinden yazar ve ressam.Rize öğretmen okulu ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na devam etti.Fen Fakültesi matemetik astronomi bölümünü bitiremeden 1969,1970 ve 1973’te İstanbul’da hapis yattı ve TKP-ML adlı örgütün kurucusu olmaktan ömür boyu hapse mahkum edildi.13 yıl 4 ay hapis yattıktan sonra çıktı askere gönderildi ve askerdeyken, 1986’da Yunanistan’a kaçtı.Fransa’da iltica etti.Roman yazmaya ve resim yapmaya başladı.Çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı.1988’te Avusturalya’ya yerleşti.Bu kıtada iki yıllık Resim ve heykel kolejini bitirdi ve Royal Melbourne Teknoloji Enstitüsü’nde Kamu sanatı bölümünde 3 yıl resim ve heykel eğitimi gördü. Şimdiye kadar toplam altı ülkede 40’tan fazla kişisel sergi açtı.13’ü roman 7’si şiir,2’si masal olmak üzere 28 kitabı yayınlandı.Devrimci demokrasi adlı gazate’de köse yazarlığı yapmaktadır.

Cevap: Ateşkes, her iki taraf için de kaçınılmaz bir hal almıştı ve Kürt direniş güçlerine, toparlanma, alan hâkimiyetini genişletme ve derinleştirme olanağını sundu. Ateşkes sürecinde, Kuzeyde gerilla birlikleri çoğaldı. Şehirlerde gençlik, öz savunma mekanizmaları oluşturdu ve bunu adım adım tahkim etti. Tabi bu süreç içinde, beylik ortaçağ tarzıyla tüm insanlığa meydan okuyan, Arap faşizmi yükseldi. Kürtler, kadınlar başta olmak üzere tüm insanlığın derin bir tiksinti ve nefretle lanetlediği bu yükselişe karşı Kobani ve Şengal'de, kadınların da önemli bir rol aldığı haklı bir direniş baş gösterince, dünya çapında bir sempati oluştu. İş bununla kalmadı, aynı sempati, Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarında da katlanarak kendini gösterdi. Tabi bu durum, Kuzeydeki direniş güçlerinin halkla daha bir iç içe geçmesine ve parlamenter alanda güçlenmesine yol açtı. Türk savaş kurmayına savaş kararı aldıran durum, işte kaba hatlarıyla çizmeye çalıştığım bu durumdur.

Durum, bu bakımdan doksanlı yıllardan farklıdır. İsrail ve Mısır'la çatışan, Suriye savaşına dolaylı olarak katılan, dünyanın nefret ettiği islamcı faşist güçleri destekleyen ve kendi içinde bölünen, birlik kuramayan bir Türk devletiyle karşı karşıyayız. Halk, devleti bu haliyle, doksanlı yıllardaki gibi desteklemediği gibi ordu da devletin bir kanadı tarafından "gadre uğraması" nın da etkisiyle, savaşı, doksanlı yılların davullu zurnalı heyecanıyla yürütmüyor. Savaş şahinlerinin kafa ezme, sonuna kadar savaşma ve şehitlik nutukları, halkta artık eskisi kadar karşılığını bulmuyor. Cenazelerde mırın kırınlar, homurtular ve Erdoğan'ın deyimiyle, "karekter yoksunu şehit babaları"nın asi davranışları ortaya çıkıyor.

Bu durumun sonuçları ne olabilir? Devlet, Kürt direnişini bertaraf edemeyeceğinin bilincindedir. Devletin bir kanadı Saray, bu direnişi geriletmek, zaafa uğrayan hâkimiyetini parlamenter bir atılımla sağlamlaştırmak ve Kürt direnişiyle yeniden müzakere masasına oturmayı planlamaktadır. Böylesi bir durum, direniş ne kadar darbe yerse yesin, Kürtlerin başarı hanesine yazılacaktır.

Halk, sağ duyusu güçlü bir yaratıktır. Kafa ezenlerin, ezilen kafalarla müzakere masasındaki karşılıklı oturuşlarını sağ duyusuna taşıyıp, orada değerlendirmesini bir kez daha yapacaktır. Devlet, savaşı cephede kazanamayacağı gibi halkın sağ duyusunda da kazanamayacaktır. Orta yerde bin yıllık bir efendilik ve kölelik vardır. İçinde bulunduğumuz yüz yılın yakıcı gerçekliği ve ruhu, bu efendilik ve kölelik ruhuyla çatışıyor. Bu yüz yıl, kaçınılmaz olarak, Kürtlerin bağımsızlığına yol açacak. Ne sınıflı toplum şartları, ne de tarihte yaşananlar ile onların biçimlendirdiği karmaşık toplumsal ruh, tam hak eşitliği altında birlikte yaşama olanağını tam anlamıyla sunmuyor.

Ulusların insanlık ulusuna doğru birliği, onların her alanda gelişmiş, tutarlı demokratizmle biçimlenmiş, doyuma ulaşmış bağımsızlıklarından geçiyor. Bugünkü söylemi ve niyeti ne olursa olsun, Kürt ulusu da tarihin bu kaçınılmaz varoluş güzergâhında, bağımsızlığa ve oradan da insanlık ulusuna doğru kendi tarzıyla yürümek zorundadır. Bağımsızlığa yönelen bin yıllık bir esaret yolunun, dolambaçlı, uçurumlu, çetin, kanlı ve kansız, açık ve gizli serüvenlerle, akıl almaz badirelerle yüklü olmasına şaşmamak gerekir. Asıl şaşılacak şey, bir esaretin bin yıl sürmüş olmasıdır.

 

Ömer Faruk Gergeroğlu: 1965 Karağaç doğumluyu. Tıp doktoru. Göğüs hastalıkları uzmanı olarak 2000 yılından beridir İzmit'te yaşıyor. 2003 yılında MAZLUMDER Kocaeli şube başkanı oldu.Daha sonra 2007 yılından  2009' a kadar Genel başkanlık görevini üstlendi. Şu an T24 sitesinin yazarlarındandır.. Ayrıca Çözüm sürecinin başlarında farklı kesimlerin bir araya gelmesiyle oluşturulan Kocaeli Barış Platformu’nun da  sözcüsüdür. Evli ve 3 çocuk babası.

Cevap:  İkibuçuk yıl, devletin genetiğine işlemiş olan millet-i hâkime anlayışının değişmesi için çok kısa bir süreydi. Zaten Kürtlerin gasp edilmiş doğal hakları bir "ihsan" mantığıyla veriliyordu. 2.5 yıl önce karşılıklı iyi niyetlerle ama farklı hedeflerle başlayan sürecin aksamaya uğrayacağı belliydi.

Devlet silahın bırakılmasına odaklıyken, PKK kalıcı anayasal değişikliklerle hak iadesinin sağlanmasına endekslenmişti. Yılların getirdiği anlayışlarla farklı duruşlarını koruyan iki taraf giderilmesi gereken güvensizliği azaltmak bir yana arttırdılar. Teferruattan öte giderilmesi gereken güvensizlik bu hale gelince karşılıklı atılan tüm olumlu adımlar anlamsızlaştı ve sürecin altı oyulmaya başlandı.İki taraf da barış değil savaş hazırlıklarına uzun süredir başlamıştı zaten. Uzun bir süredir önce devletin sonra PKK'nın buzdolabına aldığı sürecin bir gün aksayacağı belliydi. Süreç "ipler koparsa kopsun" anlayışına terk edilmişse bir gün ip kopar ve öyle oldu.

Arada yaşanan olayları teferruat olarak değerlendiriyorum ve genel değerlendirmenin esas olduğunu düşünüyorum. Yıllar sonra zor başlamış bir çözüm sürecinin iyi korunması gerektiğini, kesintiye uğramasının bir daha herhangi bir süreci başlatmada büyük zorluklar yaşatacağını 2.5 yıl boyunca hep söyledik ve korktuğumuz başımıza geldi.

Yapılması gereken PKK'nın ateşkes ilan edip görüşmelere hazır olduğunu beyan etmesi devletin de çözüm sürecinin başındaki gibi masayı kurması, izleme kurulunu oluşturup diyaloğu başlatmasıdır. Masada sonrası için mutabakatın sağlanması ve bunun bir sağlam güvenceye bağlanması gerekir. Ancak görünen o ki başlatılan savaşı iki taraf da sağlam güvenceler almadan bitirmeyecek. Devlet sınır dışına çekilme ve silahların gömülmesi, PKK da kalıcı anayasal değişiklikleri görmeden ateşkes ilan etmeye yanaşmayacaktır.

Devlet Kandil'in gücünü ve umudunu azaltıp dize getirmeyi ve sonra Öcalan'ın devreye girmesini bekliyor. PKK da gelinen son noktada her açıdan öncesinden daha iyi mevziler kazandıktan sonra konuşmayı düşünüyor. Ancak iki tarafın hesabı her zaman tutmaz. Olaylar kontrolden çıkabilir ve iki tarafı da aşabilir. O zaman iki taraf da geç kaldığı için pişman olabilir.

Süreç için ABD'nin devreye girmesini beklemekten ziyade her iki tarafı da anlayacak ve sözleri kabul görecek sivil toplumun devreye girmesi gerekir. Ancak şu anda böylesine bir 3.gözün kabul bile görmesi son derece zordur. Kobani olayları sırasında telaşlanarak olayları durdurmaya çalışan devletin şu anda kılını kıpırdatmadığı ve "teröre lanet" mitingleri düzeltmeye devam ettiği görünmektedir.

Toplumsal kaosun patlama oluşturacağı son hale kadar sabretmeyi, böyle bir hal oluşacağını düşündükleri an müdahale etmeyi düşündüklerini zannediyorum. Karşılıklı bu düşünceler olsa da bilmediğimiz bir zamanda adına çözüm süreci veya başka bir ad takılmış yeni bir sürecin başlayacağına ve inişli çıkışlı bu süreçte yeni mesafeler alınabileceğini düşünüyorum. Bu sürecin kısa vadeli seçime yansıyan sonuçlarında Ak Partinin kazançlı çıkacağını düşünüyorum. Şu anda bile oluşan kaos ortamının vatandaşı nasıl tedirgin ettiği bellidir. Ekonomik, sosyal her açıdan istikrar arayan çoğunluk Ak Partiye olan desteğini arttırır. Ayrıca Ceylanpınar'da öldürülen polisler yüzünden sürecin PKK tarafından bozulduğu ve sürece "ihanet" edildiği imajı toplumsal tabanda yaygın bir görüştür.

Bu yüzden Ak Parti tabanda şu anda avantajını koruyor. Ak Parti'nin artan oy oranının ona kılpayı bir iktidarı sunabileceğini düşünüyorum. HDP'nin oylarında biraz düşüş olabilir ama bu barajın altında kalmasına yol açmaz. CHP ve MHP'nin de oylarında sonucu çok etkilemeyecek küçük artışlar olacaktır diye tahmin ediyorum. Bir Ak Parti iktidarının mentalitesini değiştirmeyeceği için sorunlara kalıcı çözüm bulmada zorluk yaşayacağını düşünüyorum. Çünkü ortada Erdoğan'ın otoriter anlayışı yüzünden oluşmuş çok sorun var.

 

Haluk Gerger:1948 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde uluslararası ilişkiler öğretim üyesiyken YÖK'le beraber görevine son verildi. İHD Kurucu Üyesidir. Çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptı. Özgür Gündem, Özgür Barış, Özgür Politika gibi Kürt yayın organlarında da yazdı. Almanya'da iki üniversitede misafir öğretim üyeliği yaptı. Kürt Sorunuyla ilgili olarak Terör Yasasından çeşitli maddelerden mahkumiyetler aldı, 1994-95, 98-99 yıllarında hapis yattı. ABD’nin Kara Kitabı, ABD-Ortadoğu-Türkiye, Türk Dış politikasının Ekonomi Politiği. Adlı kitapları olan Gerger’in  ABD Komünist Partisi Tarihi başlıklı yeni kitabının birinci cildi yakında okurlarla buluşacak. Gerger şu anda kitabının  ikinci cildi üzerine çalişma yürütüyor.

Cevap : Bugünkü durumda tarafların davranış ve pozisyonlarının nedenlerine ilişkin pek çok şey söylenebilir ve bunlar belirli tutumları açıklayabilir. Ne var ki, böylesi dar perspektifli açıklamalar yeterli değil.Bugün artık doğrudan çıplak gerçek üzerinden stratejik bir bakışla büyük resime bakmak lazım.

Geldiğimiz noktada durum şöyle:

Kürtler/PKK talep çıtasını olabilecek en aşağı düzeye çekmiş durumdadırlar.Bu kendi nesnelliği içinde Kürtlerin talepler skalasındaki Minimum’udur ve ötesi (aşağısı), bütün öznellikleri aşan nesnelliğiyle, mümkün değildir.Bir milli varlığın geri döndürülemez biçimde ulaşmış olduğu bilincin belirlediği momentte, “özyönetim hak ve talebi” biçiminde özetleyebileceğimiz gerçekliğinin, bağımsızlık-konfederasyon-federasyon-özerklik skalasıyla ortaya çıkan formların dışına düşmesi, ağır yenilgilerle erteleme dayatılabilse bile, tarihsel olarak olanaksızdır. 

Türk toplumu/devleti açısından ise, bugün itibariyle geri çekilebilecek en uç nokta, yani onun “çözüm” adına razı olduğu Maksimum’u, AKP’nin en son gelmiş olduğu kavşaktır.Yani, son dönemdeki açılımlarla birlikte artık “Kürt Sorunu yoktur”, herkes gibi “Kürt vatandaşların da sorunları vardır” noktası.

Çıplak gerçek işte burada yatmaktadır: Kürdün minimumu ile Türk toplum ve devletinin maksimumu arasındaki mesafe. Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekir: Kürtlerinki nesnel karakterlidir, Türkiye’ninki özneldir.Bu nokta önemlidir çünkü belki anahtar buradadır.

Kürtlerin minimumunu oluşturan özerklik talebi, kuşkusuz basit bir belediyeciliğe indirgenemez, iyi tanımlanmış bir özyönetim formu olarak anlaşılmalıdır.Bu haliyle özerklik genel/evrensel olarak, kabaca, anayasal temelde tanınmış ve tanımlanmış bir milli kimlik üzerinde, a) kendi coğrafyasında kendi temsilci, kurum ve simgeleriyle kendini yönetme; b) doğal kaynak ve zenginlikleri üzerinde hak ve tasarruf yetkisi; c) başta dil, kültürünü, kurumlarını geliştirme imkanı; c) genel üst yönetime yine kendi temsilcileriyle ve tam yetkiyle katılma hakkı ile somutlaştırılabilir.Bu aynı zamanda elbette yukarıda saydığım başka özyönetim formlarını da dışlamayan biçimde anlaşılmalıdır.Bir sosyal kontrattır, işlediği ölçülerde geçerlidir.   

Bu çerçeve içinde baktığımızda, normal koşullarda ve ülkelerde,özgürlükçü zeminde demokratik süreçlerle ele alınabilecek bir olgunun, bugün olduğu gibi, derinleşme ve topyekünleşme dinamikleri taşıyan bir çatışma/savaş sarmalına kaptırılmasının iki sonucu olur.Birincisi, PKK bakımından bu türden bir talebin savaş yöntemiyle sürdürülmeye çalışılmasının çelişkisi ancak talebin ya da çıtanın yükseltilmesiyle aşılabilir.Zaten iki taraf içinde ve arasında ortaya çıkması kaçınılmaz travma ve yarılmalar da bunu harekete geçiren dinamikler yaratır.  Bu aşamada da iradeyi aşan nesnelllik hükmünü icra eder.Türkiye bakımındansa bu yıkıcı şiddet dalgası, ancak maksimumdaki bir geri çekilmeyle, yani Kürtlerin minimumuna yakınlaşmayla engellenebilir.Ne var ki, savaşın yıkıcılığının etkileriyle, bir tarafın minumumu yukarı hareketlenirken ötekinin onun önceki talebine yaklaşması, aradaki mesafeyi kapatmaya yetmez, açıklık/kopukluk uzunluğu aynı kalır.Yani Türkiye ileri adım atsa da geç kalmış olur.Bu, savaşın derinleşmesi, yaygınlaşması, tırmanması demektir.

Nesnel olanla öznel olan arasındaki fark da zaten burada ortaya çıkmaktadır.Nesnel dinamikte, insani/kurumsal tercih ya da müdahalenin rolü çok sınırlıdır.Buna karşılık, öznel olanın belirleyiciliğinde nesnel sınırlılıklar etkindir elbette ama nihai olarak insani/toplumsal/kurumsal tercihler öndedir.Bu gerçeklik Türkiye’yi işaret ediyor ve topu onun sahasına bırakıyor ama savaşın derinleşmesi burada da çeşitli biçimlerde engelleyici nesnel dinamikler yaratabiliyor, toplumu ve devleti kendi yarattığı tuzak içine hapsedebiliyor.

Elbette bir savaşta, kaygan, her an değişebilen iç ve dış koşullar, hedefler ve bunlara uygun yöntemler oluşturulur. Taraflar bakımından bunların analizi, hem elimizdeki verilerin eksikliği, hem de bu soru-cevap formatının sınırlılıkları nedeniyle şimdi mümkün değil. Spekülasyon yapmayı, cahil cesaretine sahip olanlara, dar çıkarcı Türk soluna, tuzu kuru liberallere ve insanları gaza getirmekten nemalanmayı alışkanlık haline getirmiş kimi sorumsuz, bencil Kürt kalem erbabına bırakıp somut çıplak gerçekliğin yol açabileceği ihtimaller üzerinde durmak daha doğrudur.

Bu durumda, savaşan taraflar, PKK ile Devlet bakımından üç olasılıktan sözedebiliriz: Birincisi, bütün korkunç sonuçlarına ve acılarına karşın insanı incitici bir soğukkanlılıkla denebilir ki; taraflar yeniden “barış”a giden yoldaki masaya ellerini güçlendirerek oturmanın son hamlelerini yapmaktalar ve nihai anlaşmaya giderken geçici bir tırmanmanın sonuçlarını yaşamaktayız. İkinci olasılık olarak denebilir ki, bu gidişle taraflardan birinin iradesinin kırılmasına kadar sürecek bir şiddet dalgasının anaforunda kalınacaktır. Bunun sonunda bir taraf için zafer, öteki için de hezimet sözkonusu olacak, mazlumun ya da zalimin barışı inşa edilecektir. Ya da, üçüncü olarak, şu olasılık akla gelebilir: birbirlerini yenemeyenler, kurumsallaşmış şiddet ortamı içinde barbarlığa sürüklenilen bir ortamda birlikte çözülmeye mahkum olacaklardır. 

Peki halklar ne olacaktır? Mazlumlar, yiten canlar, sönen ocaklar?

Sömürgeci olmayan bir insan, yanıtını ve eleştirisini kendi toplumu ile onun kurumları/devleti üzerinden oluşturur. Benim kişisel düşüncem şöyle; Türk tarafı, sadece devletiyle, siyasal kurumlarıyla değil, toplumuyla, o toplumun ezilenleri ve mazlumlarıyla da henüz, tanımlanmış, somutlaşmış bir Kürt özyönetimine ve onun sosyal, psikolojik, hukuki, politik sonuçlarına hazır değil.Bugün geçmişe göre yaygın biçimde Kürtlere destek pozisyonuna geçmiş Türk sol ve liberal entelijansyasına güvenmek de aymazlıktır. Yine de, “PKK terörünü kınamıyorsunuz, destek oluyorsunuz” diye bir zamanlar bizlere kan kusturanların bugün geldikleri noktayı, içinde farklı asimilasyon projelerini barındıran kulağı kesik sinsilikler olsa dahi, tümüyle yadsımak elbette çok yanlış olur.Burada ve genel olarak toplumsal düzlemde ve siyasal alanda önemli mesafeler alınmıştır elbette. Bilekler mi bükülmüştür, iknalar mı çalışmıştır, bükülemeyen ellere mi sarılınmıştır, düşünsel dönüşümler mi gerçekleşmiştir, kariyerler mi kurulmuştur,taş kalpler mi yumuşamıştır, artık her neyse, bunları belki geride bırakmak lazım. Ama şunu da bilmek gerekir: Tanımlanmamış, somutlaştırılmamış ve dolayısıyla içi boş “barış çağrıları’nın anlamı kalmamıştır ve en fazla sırtında yumurta küfesi taşımayanların günü kurtarma kurnazlıklarına hizmet eder.

Evet her alanda epeyi yol alınmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında eksik başlayan ama yolu açan milli taleplerle, Şeyh Sait’ten Koçgiri’ye, Dersim’e isyanlarla, 1960 ve 70’lerdeki direngen uyanışla, son 30 yılın direnişinin ulusal aydınlanmasıyla, nihayet her parçadaki mücadeleler ve kazanımlarla çok yol alınmış, mesafeler katedilmiştir, Yolun sonuna henüz ulaşılamadığı koşullarda, sorun şudur: Özyönetimin en azından özerklik hedefi yolunda geriye kalan mesafe, bütün riskleriyle, savaş yolunda mı katedilmeye çalışılacaktır; yoksa, geçmişin kahramanlıklarıyla elde edilmiş kazanımların bugünkü olanaklarıyla zorlu siyasal/sosyal süreçlerle  tamamlanması yolu mu seçilecektir?  Ya da, daha ileri hedeflere, onlara uygun yöntemlerle yürüme stratejisine mi geçilecektir?BunaKürtler karar verecek. Türkler ise“ya barbarlık ya adil ve onurlu barış”arasında bir tercihle yüzyüze kalmış durumdadırlar. Kürtler onların sağlıklı bir karar vermelerini 80 küsur yıldır beklemektelerTarih bir ulusa her zaman bu Kadar cömert davranmayabilir. Kürtlerin kardeşlik duygularının ve iyi niyetlerinin daha fazla suistimal edilmesi artık mümkün değil.

Çıplak gerçeklik üzerinden stratejik kararlar verilmediği sürece de, 1 Kasım’da sandıktan bir MHP-AKP koalisyonunun mu, tek başına AKP iktidarının mı çıkacağının ya da HDP’nin biraz daha az veya çok Türk solcu ya da Kürt siyasetçi vekil kazanmasının hiç bir anlamı olmayacakır.

 

Profesör İbrahim Kaboğlu: 1950’de Artvin Borçka’da doğdu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan vekilliğini yürüttü.Halen: Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı(1991-Konuk öğretim üyesi  statüsü ile başta Fransa olmak üzere birçok yabancı ülkede ders veriyor.Kitapları :Hangi Anayasa- İmge Yayınları, 23'e 12 Kala 12 Soruda Hangi Türkiye- İmge Yayınları: Anayasa ve Toplum-2000 İmge Yayınları, Anayasa Yargısı- 2004 İmge Yayınlarım Hangi İnsan Hakları- 2013(2.ci baskı) İmge Yayınları, Le droit constitutionnell turc, Entre le Coup d’Etat et Démocratie-Harmattan Yayinevi- Paris- İbrahim Kaboğlu ve Eric Sales. 

Cevap : Neden başladı? 1) Önce, bölgesel koşulları hatırlamalı: barıştan çok savaş ortamının süreğen olduğu bir bölge Türkiye’nin Güneyi veya Aşağı Mezopotamya. Öyle ki, bölgesel ve uluslararası güçler sanki barış için değil, sürekli savaş hedefinde “işbirliği” halinde. Bu bölgesel ve dış faktörün iyi tahlil edilmesi gerekir.

2) Sonra, sürecin iki tarafının (AKP ve PKK) iradesine bakmak gerekir. Öyle anlaşılıyor ki, “barış süreci”, “barış müzakereleri” , “savaşın sonlandırılması” gibi, geniş kitleleri olumlu anlamda etkileyebilecek deyimlerin arkasında, her iki taraf, “kendi cephesini tahkim” niyet ve faaliyetine öncelik tanıdı.

Bu açıdan, Hükümet tarafı (AKP), sorunu hukuk zeminine  oturtmaktan kaçındı veya oturtamadı.  Burada bilinen başlıca husus, AK Parti’nin TBMM’yi, barış süreci dışında tutmak için hayli kararlı davranmış olduğudur.

Sürecin mimarı olarak  görülen zamanın Başbakanı ve bugünün Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, önceliği müstakbel kişisel iktidarına yönlendirdi: başkanlık rejimi. Öyle ki, bu yolda, Anayasal rejimi ve çözüm sürecini askıya almaya bile cüret etti.

7 Haziran seçimleri sonrasındaki söylem ve eylemleri, Erdoğan’ın kendini  “başkanlık rejimine koşullamış” olduğunu açıkça ortaya koydu. AKP-CHP koalisyon hükümetinin kurulamamış olması olmasında da kendisi belirleyici oldu (…)

PKK’ya gelince;  bölgeyi “silah deposu”na  çevirmiş olması nasıl açıklanabilir? PKK, barış sürecine inanmadığı için mi, yoksa AKP’ye güvenmediği için mi bunu yaptı? Bu sorunun ciddi olarak tartışılması gerekir.

3) Nihayet, AKP-PKK (veya AKP-İmralı-Kandil) ekseni,  toplumun soruna ve duyarlı diğer kesimlerini dışladı; toplumun değişik kesimleri, hatta katkı verme konusunda hayli istekli olan hatırı sayılır CHP’li kesim ile kimi zaman HDP’liler bile “eksen dışı tutuldu” ya da “eksen dışına kaydırılmak” için çaba gösterildi. “Dolma Bahçe mutabakatı” nın gerçek  veya sanal  bir durum olması arasındaki gel-gitler ile çatışmacı ortam arasında bağlantı yok değil.

Kısacası, HDP’nin “Türkiyelileşme”  slogan ve hedefine “barış süreci” eşlik etmedi (…)

Nasıl durdurulabilir?

Önce, Ankara, Anayasal devlete ve hukuk devletine dönmeli. Başta Hükümet ve TBMM olmak üzere anayasal kurumlar hemen ve tam olarak işletilmeli. Güvenlik bölgeleri gibi Anayasa dışı uygulamalara son verilmeli. Gücünü, daha büyük tehlike olan IŞİD’e yönlendirmeli…

Sonra, Türkiye sorunlarını, insan hakları ve demokrasi ekseninde tartışmaya devam edebilmeliyiz. Ama silahlar eşliğinde bunu yapmamız çok zor. PKK, “elini tetikten derhal çekmeli”. Bu konuda, HDP ve HDP’li seçilmişler iradelerini daha açık ve görünür biçimde koymalılar.

Nihayet, iktidarı ve muhalefetiyle siyasal partiler ve STÖ temsilcileri, toplumsal barış söylemi ve eylemini kendi başlarına ve mümkünse birlikte ortaya koymalı, koyabilmelidir. Olası bir iç savaş, sadece belli kesim veya kesimlerin değil, “bütün Türkiye’nin intiharı” anlamına gelir. Anadolu bir kan gölüne döner; herkes kaybeder. Bu tehlike görülmeli ve gerçekleşmemesi için derhal harekete geçilmelidir.  Siyasal düzlemde, böyle bir mobilizasyona en yatkın ve hazır parti konumunda CHP görünüyor…

Sonuçları ve 1 Kasım seçimlerine etkisi ne olur?

Sonuçları ne olur, sorusu bir önceki soruda yanıtlanmış oldu. O nedenle, burada daha çok “1 Kasım seçimleri”ne etkisi üzerinde durmak isterim.

Olayların akışı o denli hızlı ki, bugünden 1 Kasım için tahminde bulunmak çok zor.

AKP’nin “PKK şiddeti”ni, HDP’yi barajın altına düşürmek için başlıca koz olarak kullanacağı muhakkak. CB Erdoğan,  seçilmiş belediye başkanları  için “hendek kazıcıları” nitelemesiyle, PKK-HDP özdeşliğini seçim kampanyasında  “ana tema” olarak kullanacağının işaretini verdi.

Bu bakımdan,  başlıca sorun, HDP’nin ne ölçüde “AKP ve PKK” kıskacından kurtulabileceği sorunsalında düğümlenmektedir. Bu kıskaçtan çıkabilmesi ölçüsünde HDP, seçim performansı gösterebilir. Aksi halde, AKP, “savaş nemaları”nı toplar.

İlk iki soruya verilen yanıtlar da, 1 Kasım seçim sonuçları üzerinde tahmin için veri olarak kullanılabilir.

Daha sağlıklı bir tahmin ölümlerin bir an önce durması; ölümün hiçbir kesim tarafından kutsanmaması gerektiği, tam tersine sadece yaşamın kutsanması gerektiği kabul edilmeli.

Aksi halde; yaşamı kutsayamadıkları için sadece  “ölümde mutabakat” sağlamış görüntüsü veren partiler arasındaki oy dağılımı ne kadar önemsenebilir.

 

Yusuf Turhallı (Dr. Ali): 1969 Yılında doğdu. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okurken 1990’da gerillaya katıldı. Amed- Botan sahalarında çeşitli düzeylerde sorumluluklar üslendi. 2008’de PKK’den ayrıldı. Güney Kürdistan’da yaşıyor.

Cevap: Daha önceleri defalarca tanık  olduğumuz gibi bu son saldırılarda da gördük ki  dincisinden ateistine, ulusalcısından demokratına, liberalinden sosyalistine kadar Türk siyasi parti, şahsiyet ve oluşumların Kürd ve Kürdistan sorununu çözme gibi bir derdi ve bir projesi yoktur.

Kürd sorununun çözümü demek, en basitinden Türk’ün sahip olduğu bütün haklara Kürd’ün de sahip olması demektir. Bu hak, Kürdlerin kendi ana dilleriyle konuşması, eğitim görmesi ve Bağımsız Kürdistan'ı kurma hakkı dahildir. Kısacası, Kürdlerin kendi kaderlerini tayın hakkı Kürdlere aittir.

Kürd sorununun silahsız çözümü, Türk halklarının Kürdlerin ayrılma ve bağımsız devletlerini kurma hakkını bila kaydu şart ile kabul etmesi ile mümkün olabilir. Oysa kendisine solcu, sosyalistim diyenlerden tutalım, ümmetçiyim diyenlere kadar,  devletin klasik yaklaşımının yanında saf tuttukları ve ona payende oldukları görülüyor. Bu da Türkiye'de Kürd sorununun barışçıl çözümünün ne kadar zor ve meşaketli olduğunun göstergesidir.

Açık yüreklilikle diyebilirim ki "çözüm süreci" denilen olay bende de bir umut yarattı. Geçmişte hırpalanmış bir zeminden gelen dindar ve ağırlıklı olarak Anadolu’ya dayanan AKP’nin, dış ve iç koşulları da iyi okuyarak buna el atabileceğini düşündüm. Ama gelinen nokta, genetik kodlama gibi tüm kesimlerin devlet kodlamasına geldiği görülüyor.

Sürecin şiddete evrilmesinin en temel nedeni, bir sürü kire-pasa ve hırsızlığa bulaşmış AKP’nin iktidarı kaybetmek istememesi ve Erdoğan’ın iktidar kaybını ölümle eşdeğer görmesidir. İkinci büyük nedeni de, özellikle Rojava’da IŞİD’e karşı mücadelenin uluslararası alanda Kürdlere sağladığı avantaj ve bunun Türk devlet aklında yarattığı derin kaygılardır.

Dolayısıyla denilebilir ki "Çözüm süreci" yoktu/yoktur ve daha uzun bir süre de olmayacaktır. Ancak "çatışmalı-çatışmasız süreçler" vardır. Bir süre daha tahterevalli gibi bir aşağı, bir yukarı çıkıp  ineceğiz. Mücadele yöntemini zaman ve zemin belirler. Yerine göre silahlı mücadelede yerine göre silahsız mücadelede ısrar edilir. Örneğin Rojava’da silahsız bir siyaseti savunmak felaket getirir. Ancak Rojava'da geçerli olan bu durumun tüm parçalar için geçerli olduğu söylenemez.

Ben Kuzey Kürdistan'da silahlı gücü korumakla birlikte "çatışmasız-ellerin tetikten çekildiği bir sürecin" daha verimli olacağını düşünüyorum. Zaten bunun sonuçlarını da hep birlikte gördük.  Bu nedenle adı ne konursa konsun, ister barış ister çözüm diyelim, özünde çatışmasızlık olan süreçlerin daha yararlı olduğu görülüyor.

Burada önemli olan, Kürd tarafının, devletin gel gitlerine veya İmralıyla yapılan görüşmelerden çıkan sonuçlara göre değil, iç ve dış koşulları  iyi okuyarak bir siyaset ve strateji oluşturmasıdır. Strateji böyle kurulunca, çatışmalı sürecin de, çatışmasız sürecin de bir anlamı olur. Yoksa her zaman kandırılma ve oyalanma sorunları yaşanır.

Devlet hiçbir şeyi kendiliğinden vememiştir/ vermeyecektir. Bütün kazanımlar bu halkın mücadelesi, fedakarlığı cesareti ve bilgeliği ile alınmıştır. Bunun yolunun barışçıl olup olmayacağını ise dönemin siyasal gerçeği ve halkın moral değerleri belirler.

İşte tam da bu noktada Kürdistan ulusal mücadelesinde dış dinamiklere de kısaca değinmek istiyorum.

Hem Küresel sürecin getirdiği durum hem de Ortadoğu'da Kürdlerin gelmiş olduğu düzey artık uluslararası bir ilişkilenmeyi gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz süreç ve mücadelenin gelmiş olduğu düzey iç dinamiklerle-dış dinamiklerin geçişkenliğini de beraberinde getirmiştir.

Slopi, Cizre, Yüksekova, Lice olaylarına bir bakalım. Adeta bir vahşet yaşanmıştır. Görülüyor ki Kürdlerin sadece iç dinamiklerle bunu durdurmaya güçleri yetmiyor. Dolayısıyla dış dinamiklerin de devreye gireceği bir çalışma esasının benimsenmesi gerekiyor.

Bu vahşete karşı Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, AGİK, dünya ve bölge devletlerinin desteğinin alınması gerekiyor. Hukuk ve diplomatik mücadele hiçbir şey yapmazsa bile bir katliamı önleyebilir. Dünya, Türkiye'ye "Kürdlere yönelik katliam yaparsan, bu katliamı önleyecek tedbirler geliştiririz" diyebilmelidir.

Nedir bu tedbirler?

Ekonomik ambargodan hava saldırıları ile konvansiyonel (Tank-top-füze gibi) silahları etkisizleştirecek karşı tekniğin ve tedbirlerin devreye konulmasıdır. Böylesi bir durumda Kürdler kendi iç dinamikleriyle saldırıları püskürtecek bir düzeye de ulaşmış olurlar.

İçinde başarma umudu olmak kaydıyla zor olsa da barışçıl yöntemler tüm zaman ve zeminler için her zaman daha iyidir. Ağır aksak da olsa, Kuzey’de barışçıl temelde yürüyen çatışmasız sürecin faydası ve kazanımları daha fazla olmuştur. İçinde ölümün ve yıkımın olmadığı her süreç daha kutsaldır. Ama bu hiçbir zaman Kürdlerin ötelenip-kakılcağı bir sürece de dönüşmemelidir.

Bence gerekli mesajlar, bedeli ağır da olsa verilmiş ve alınmıştır. Çatışmalı sürecin daha fazla derinleştirilmesinin anlamı karşılıklı olarak da yoktur. Varılacak ciddi bir sonuç da yoktur.

Cizre örneğinde görüldüğü gibi bir katliam tehlikesi her zaman için vardır. Öncelikle bunun önüne geçilmelidir.

HDP öncülüğünde ortaya çıkan kazanımlar ve hatta çizgi de önemlidir. Kitleler bunun heder edilmesine izin vermemelidir. Şiddetin başlamasıyla HDP’nin rolü azalmamış, aksine daha da artmıştır. İki gündür devam eden Cizre yürüyüşünde bunu rahatlıkla görebiliyoruz.

Ancak bu, söylendiği gibi "Kandil’e kafa tutsunlar" dayatmalarında değil, tüm sorunların barışçıl yöntemlerle, demokrasi ve insan hakları temelindeki çizgisiyle olur. Kandil’den bir Gandi çıkmaz. Çıkması da beklenmemelidir. Ancak bütün dayatma ve provokasyonlara rağmen siyasal kadrolardan böyle bir tutum beklenebilir/beklenmelidir.

Çatışmaların yeniden başlamasında, Ortadoğu’daki konjüktürün bir  etkisi olsa da, ciddi bir dış etkinin olduğunu sanmıyorum. Yani AKP ve devlet tarafının iddia ettiği gibi, çatışmaların uluslararası güçlerin bir planı olduğu iddiası propagandik bir söylemdir. Hatta İncirliği verme karşılığında ABD’den bir "saldırılara göz yumma" sözü alındığı, söylenebilir. Türk devletinin Kürdlere pervasızca yöneliminde bunun etkisinin büyük olduğu  belirtilebilir.

AKP,  başlattığı savaşı daha fazla derinleştirmeden sürdürmek ve 1 Kasım seçimlerine böyle gitmek isteyecektir. Ama fırtına bir kez kopmuştur, fırtınayı durdurmak artık çok zor. Mesele fırtınayı görüp tedbirler almak ve bunu en az zararla atlatmaktır.

HDP koruduğu disiplinle hareket ederse kazançlı çıkar. Ama AKP illa da tek başına iktidar için, Kürdlerin oyunu imha edip HDP’yi baraj altına itmede ısrar ederse o zaman gerçekten önü kolay alınamayan bir çatışma sürecine girilir ve her türlü şiddetin sergilenmesine nerdeyse meşruiyet kazandırılır. Umarım böyle olmaz ve umarım taraflar daha bir sağduyu ve vicdanla olaylara yaklaşır ve bunun için çalışır.

 

Av. Aydın Erdoğan: 1958 Yılında Malatya'da doğdu.1979 Yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu.1980 yılında Avukatlık yapmaya başladı.Darbe sonrasında siyasi davalara avukat olarak katıldı.Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Genel Başkanlığını yaptı.Halen İnsan Hakları Derneği Merkez Yönetim Kurulu üyesi.33 yıl sonra gündeme gelen 12 Eylül darbecilerinin yargılanması davasına müdahil olarak katıldı Av. Aydın Erdoğan 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin Malatya’dan birinci sıradaki adayıydı.

Cevap: Kürt Sorunun,  kaynaklı çatışmanın, silahlı yöntemlerle taraflardan birisinin diğerine üstünlük sağlaması yoluyla çözülemeyeceği, mutlaka müzakere yöntemiyle çözülmesi gerektiği anlaşıldığı düşünülerek çözüm süreci başlatılmıştı. Bu sebeple Devlet yetkilileri Oslo'da PKK temsilcileriyle görüşmelere başlamışlardı. Bu süreç hatırlanacağı üzere deşifre edilerek engellendi.   Sonrasında çatışmalar yaşandı. 

AKP, iktidarının ilk yıllarında, Askerin, vesayetini sürdürmenin bir aracı olarak çatışmayı galibiyetle sonlandırmak istemediğini düşünüyordu. Komuta kademesinde kontrolü sağladıktan ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar  Büyükanıt'la mutabakat sağladıktan sonra 2011 Şubat Ayında kış  operasyonu başlattı. Bu operasyon, askeri yöntemin,  Asker istemediğinden değil, mümkün olmadığından başarılamadığını  gösterdi ve bir kez daha, çözümün, barışçı yöntemlerle olabileceğini kanıtladı. 

Son süreç, kesintilere, gerilimlere rağmen çatışmasızlık bakımından olumlu gelişiyordu. Ancak, süreci çözümle bitirmek için, tarafların samimi olarak barışı istemesi gerekir. AKP, barışı sağlamak yerine, çatışmasızlık süreçlerini, kendi iktidarını sürdürme yönünde araçsallaştırmak istedi. Seçim öncesi çatışmasızlık öne çıkartılırken, seçimler sona erdikten sonra çözüm yönünde adım atmak istemedi. AKP'nin bu tutumuna  Suriye'de gelişen durumda eklendi ve  belirleyici olmaya başladı. AKP ve TC Devleti, Suriye'de Kürtlerin Kantonlar oluşturmasını kabul etmedi. İçeride Kürtlerin hak talepleri kabul edilmezken, dışarıdaki Kürtlerin daha ileri haklara sahip olmaları Devletin hazmedemediği bir durumdur. Bu sebeple Güney Kürdistandaki  (Irak) gelişmeler düşmanlıkla  karşılanmış, önlenemeyince işbirliği yolu seçilmişti. Suriye'de ise  Kürtlerin kazanımlarının engellenmesi için IŞİD desteklendi ve Kobane'nin üstüne salındı. Bu dönemde 6 - 7 - 8 Ekim 2014 olayları yaşandı. Her şeye rağmen, Öcalan'ın olaylara müdahalesiyle, çözüm sürecine dönüldü. 28 Şubat 2015 Dolmabahçe Deklarasyonuyla, sürecin gelişmesi beklenirken,  7 Haziran 2015 seçimlerine giderken, AKP, daha doğrusu Cumhurbaşkanı  Erdoğan  seçim öncesi çatışmasızlık tutumundan vazgeçti. AKP, umduğu oyu alamayacağını görüyordu. Erdoğan, oy kaybının sebebinin, çözüm süreci olduğunu, çatışma ortamı yaratılması halinde, milliyetçi kesim oylarını koruyabileceğini hatta artırabileceğini hesaplıyordu. HDP'nin, Erdoğan'ın "başkan" olma heveslerini desteklemeyeceği, dahası engelleyeceğine dair net tutumu da, bireysel hırs ve isteklerin yön verdiği anlaşılan AKP siyasetinde keskin bir dönüşe neden oldu, müzakere masası devrildi ve çatışma ortamının fitili ateşlendi. Seçim sürecinde HDP'ye kayda geçen 200 civarında, kayda geçmeyen yüzlerce irili ufaklı saldırı oldu. Ağrı Diyadin tertibiyle çatışma tırmandırılmak istendi, ancak başarılı olmadı. 5 Haziran 2015 Diyarbakır HDP mitinginde patlatılan bombayla seçim engellenmek istendi. Bütün provokatif girişimlere rağmen barış isteyen halk, HDP'ye güçlü bir destek verdi. 

Erdoğan, seçim sonuçlarını kabul etmedi ve çatışmanın tırmandırılmasıyla, yapılacak yeni bir seçimde, AKP'nin umduğu oya ulaşacağını düşünerek, koalisyon kurulmasını önledi. Bu ortamda, 20 Temmuz 2015 günü Suruç katliamı gerçekleştirildi.Katliamı takiben, Ceylanpınar'da  iki polis, henüz tam olarak bilmediğimiz kişi veya kişilerce öldürülünce çatışma sürecine dönüldü. IŞİD'e karşı hava harekatı başlatıyoruz dendi ama PKK hedef alındı. 

Gelinen aşamada, sivil halka dönük, yakma, yıkma, yağmalama, öldürme, katliam yöntemleri uygulanmaya başlandı. Askeri yasak bölgeler, operasyon bölgeleri, sokağa çıkma yasakları ilan edilerek çatışma sürdürülmektedir. Cizre, Silopi, Lice, Nusaybin, Diyarbakır, Şırnak, Doğubeyazıt, Ağrı başta olmak üzere, sokaklarda halk direnmekte ve mahallelerinde operasyon yapılmasına, evlerinin aranmasına, gözaltılara karşı çıkmaktadır. Çocuklar, çatışmayla ilgisi olmayan insanlar hedef olmakta yaşamını yitirmektedir. İnsani bakımdan kabul edilmesi mümkün olmayan bir şekilde, cenazelerin defnine, yaralılara yardıma izin verilmediği görülmektedir. Suriye'de IŞİD'e karşı savaşırken yaşamını yitirenlerin toprağa verilmesine izin verilmemektedir. Bu sebeple cezaevlerinde açlık grevleri yapılmaktadır. Halbuki devletin yurttaşının ölü ya da diri ülkesine gelmesine / getirilmesine izin vermeme hakkı yoktur. Dini bakımdan da bir ölünün defni engellenemez. Her türlü hukuki, ahlaki, dini değerin ihlal edildiği bir çatışma  süreci devam etmektedir. 

7 ve 8 Eylül 2015 günlerinde PKK'nin asker ve polisi hedef alan ve büyük kayıplarla sonlanan eylemlerinin ardından, bu kez HDP merkezleri, Kürt yurttaşlar, Kürt illerine sefer yapan otobüsler, iş yerleri hedef olmaya başlamıştır.        

Çatışmaların sona ermesi, halkın, annelerin "barış" isteyen; HDP'nin, Sn Selahattin Demirtaş'ın  "Bir koşul öne sürülmeden, ellerin tetikten çekilmesi" talebinin kabul görmesiyle olacaktır. 

Bu süreçte, PKK'nin dinleyeceği tek kişi olan Öcalan'a uygulanan  tecrit kaldırılarak, katkısı alınmazsa çatışmasızlık haline dönmek mümkün görünmemektedir. Bu sebeple, önceki çatışma süreçlerini sonlandırdığı gibi, bu kez de Öcalan'ın müdahalesine imkân sağlanmalıdır.

Bu süreçten ders çıkartılmalı ve önceki hatalar tekrarlanmamalı ve güven sağlayacak tedbirler alınarak çözüm geliştirilmelidir. 

Seçim sürecini etkilemeye dönük bu savaş,  Sarayın isteği ve organizasyonuyla başlatılmıştır ve  tırmandırılmak isteniyor. Ancak, Erdoğan ve AKP bu konuda yanılıyor. AKP'nin desteği, savaşmadığı için değil, barışmadığı için; çözüm adına yaptığı  şeyin aldatmaya dönük, samimi olmayan, iktidarı sürdürme hatta belki kendisine başkanlık yolu açacak bir yöntem olarak gördüğünün, halk tarafından  anlaşılması sebebiyle azaldı. Dolayisıyla, bu savaş, ülkenin, halkın, askerlerin, polisin savaşı değil, Sarayın savaşıdır ve halk nezdinde kabul görmemektedir. 1 Kasım 2015 seçimlerinde AKP daha çok kayba uğrayarak, HDP'de temsil edilen barış cephesi, seçimden güçlenerek çıkacaktır. Halk, savaşa, saraya ve AKP'ye cevabını 1 Kasım seçimlerinde verecektir. 

7 - 8 ve bu satırların yazıldığı 9 Eylül günü, halka dönük, saray organizeli saldırılar yapılmaktadır. Ancak bu halklar arası bir çatışma değildir ve halk tarafından desteklenmeyecektir. Bu anlamda en iyi cevabı asker ve polis aileleri vermeye başlamıştır. Cenaze törenlerinde Hükumet, AKP temsilcilerinin istenmemesi, protesto edilmesi, kimin savaşının yapıldığının  gayet iyi görüldüğünü kanıtlamaktadır. 

Halklarımız, barış, eşitlik ve adalet istiyor. Halklarımızın  değiştirme  dönüştürme gücünü durduracak bir güç bulunmamaktadır.

 

 Nuray Bayındır : 1955’de İzmir’de doğdu, 1974-78 arası Boğaziçi Üniversitesinde okudu, 12 Eylül darbesinden sonra yurt dışına çıktı. 90’lı yılların başından itibaren Toplumsal Kurtuluş, Zülfikar Dergisi, Semah ve Alevilerin Sesi dergilerinde köşe yazarlığı yaptı. 1993’ten itibaren Özgür Gündem, Özgür Ülke, Yeni Politika ve Özgür Politika gazetelerinde çalıştı. Yazarın, „Yaşamdan Kesitler, Adımlar Aıtlmazsa (1 ve 2)  ve Alevilik (Tarih, inanç, kültür, açılım) isimli dört kitabı bulunmaktadır.

Cevap : Bu yoğun çatışmalı süreci başlatan, sivil bir darbe ile iktidara el koyan Erdoğandır.  7 Haziran seçimleri ile 13 yıllık iktidarını tek başına yürütemez hale gelen AKP, bu durumu hazmedemedi ve bir koalisyon hükümetine bile olanak tanımayarak, 45 gün sürdürülen bir tiyatro sonunda erken seçim kararı alarak, iki yılı aşkın bir süredir süren çatışmasızlık sürecine de son verdi.  Erdoğan Seçimlerden hemen sonra MHP’nin de desteğiyle meclisi çalışamaz kılmış, geçmişte ele geçirdiği yargı kurumunu yanına yasamayı ele geçirmiş ve yetkisiz ve meşruiyeti olmayan bir başbakan atayarak ta yürütmeyi fiilen ele geçirmiştir.

Bunlara ek olarak Erdoğan, devletin tüm haber alma ve mali kaynaklarını ele geçirmiş; tüm baskı cihazının kontrolünü ele almış bulunuyor.

Erdoğan için geri dönüş yoktur.  Her adımda daha ileri gitmek zorundadır. Durması veya geri adım atması, sonu uzun yıllar sürecek hapishane veya tımarhane ile bitecek bir sürecin başlaması demektir. Erdoğan bunu biliyor. 13 yıllık iktidarı süresince kendisi ve çevresi içinden çıkamayacakları bir yolsuzluk ve rüşvet batağına batmıştır. Bu yüzden bu kadarı da olmaz dedirten uygulamaları hayata geçirmeye başlamış bulunuyor.

Seçimlerden önce anayasayı değiştirecek bir çoğunluk isteminde bulunan Erdoğan, şimdilik hükümet olabilecek bir çoğunluğa razı görünüyor. Bunu sağlamanın yolunu ise HDP’yi baraj altına itmek, olmaz ise MHP’ye giden oyları alarak hedefe varmak istemektedir. Bugün Türkiye’de milliyetçi dalgayı yükselten de, Kürdistan’da 90’ları kat be kat aşan saldırıları yapan Erdoğan ve çevresidir.  Şimdiki hedef meclis çoğunluğu ile meşruiyet kılıfı giydirilmiş islamo-faşist bir rejimdir.

Tüm bunlardan dolayı  HDP’ye ve özellikle Kürt seçmene karşı baskı ve provokasyonlar artarak sürecektir.Ancak tüm bunlara rağmen Kürt halkının, demokrasi güçlerinin kararlı karşı koyuşu sağlanabilirse  bu politika ters tepebilir. Hemen hergün seçim anketleri yaptıran Erdoğan, seçimler aracılıyğıyla tek parti hükümeti kuramayacağını gördüğünde değiştirmek istediğini söylediği mevcut anayasanın 120. maddesi gibi maddelere dayanarak Olağanüstü hal rejimine geçip, seçimleri erteleyebilir.

Erdoğan bu tutumuna en büyük desteği de, sahte sağduyu çağrısı yapan ve ardından da sıkıyönetim talep eden Bahçeli’den almaktadır. Nitekim Bahçeli’den açık çek alan Erdoğan Kürdistan’da ve Türkiye’de daha büyük saldırı ve provakasyonlar yapmaya başlamıştır. Kuzey Kürdistanın hemen tüm illeri ve ilçelerinde sıkıyönetimi aratmayacak uygulamalar aracılığıyla sivilleri hedef alan katliamlar yapan AKP iktidarı, Türkiye’nin batısında ise HDP binalarına saldırmakta, Kürtlere yönelik linç kampanyaları organize etmektedir. Bu pervasızlığının nedeni 13 yıllık iktidarını artık en azından tek başına yürütemeyeceğini görmesindendir.

Erdoğan asker cenazeleri vasıtasıyla tepkileri HDP’ye çekeceğini sanırken, tam tersine birçok yerde kendisine karşı gösterilere dönüşmektedir.  Şimdi HDP’yi hedef yapmış ve dikkatleri buralara çekerek kendisine karşı oluşan tepkileri bertaraf etmeye çalışmaktadır. Arkalarına polis aracılığıyla devlet gücünü alan bu lümpenler takımı karşılarında oluşan güçlü bir direniş görebilirlerse hemen dağılırlar.

Bu lümpenler, arkalarında polis ve devlet gücü olmadan hiçbir şeye cesaret edemezler. Erdoğan’ın rejimi artık şiddet bağımlısıdır. Bu yüzden saldırılarının dozunu hergün dünden daha  fazla arttırarak sürdürmek zorundadır.  Bu açıdan bugün sıradan Kürt halkına ve HDP binalarına yöneltilen saldırılar yerini  HDP yöneticilerine, vekillerine ve üyelerine yönelik öldürmeler ve fiziki saldırılara dönüşebilir.  

 Bu  sebepten bu azgın saldırılara karşı yapılacak bir tek şey vardır. Halkın kendi öz savunmasını örgütlemesi, Türkiyeli demokratik güçlerin sokakları teslim almaya çalışan lümpen sürülerine karşı aktif direniş örgütlemesi.

Selahattin Demirtaş’ın da dediği gibi, “Biri sizi linç etmek için geliyorsa kendinizi savunun. Size saldırmaya gelenleri ananızdan doğduğuna pişman etme hakkınız vardır. Yasalara uygun olarak herkes meşru müdafaasını etme hakkı vardır.“

Her yerde, her mahallede, her sokakta yaşam hakkımızı ve özgürlükleri Erdoğan ve onun emrindeki devletin ve çetelerin gaspına karşı savunmak üzere öz savunma grupları kurmak gerekir. Bu süreç ancak böyle aktif bir savunma ile durdurulabilir. Her geri adım faşizmin alan kazanmasını sağlayacaktır.

Erdoğan’ın hesaba katmadığı bir şey var. Türkiye halklarının büyük bölümü oynanan oyunun farkındadır ve dikkat edilirse HDP binalarına yönelik yakma eylemlerine katılanlar AKP gençliği, yine MİT ve AKP eliyle kurulan Osmanlı Ocakları, Alp Erenler ve ne kadar inkar etseler de Ülkü Ocakları çevresinde örgütlendirilmiş serseri gençlerden ve lümpenlerden oluşmaktadır.

Bu saldırılara karşı bir demokratik direnişin örgütlendirilmesi gerekmektedir. Yoksa süreç içinde bugün AKP’ye tepkili olanlar bile  „güçlü“ olanın peşine takılmaya başlar ve sesini çıkarmaz olur.

 

Çetin Çeko(Ceyhun Arslan): ) 1965 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Muş, Adana ve İstanbul’da tamamladı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ardından 1982’de Rizgarî davasından İstanbul Metris Askeri Cezaevi’nde bir yıl tutuklu kaldı. Hakkında tekrardan soruşturma başlatılınca Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’ndeki öğrenimini yarıda keserek 1984’de İsveç’e iltica etti.1986 yılında Stockholm’de yayın hayatına başlayan Kurdistan Press ve Kürt Haber Ajansı’nın kuruluşunda yer alarak gazeteciliğe başladı. Stockholm Üniversitesi Kütüphanesi Bilgi İşlem Bölümü’nde çalışan Arslan, serbest gazeteci olarak Çetin Çeko mahlasıyla birçok Kürt ve Türkiye’deki medya sitelerinde haber ve röportajların yansıra köşe yazıları yazmaktadır.

Cevap: Silahlı çatışma ortamına dönüşün temel nedeni 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin yüzde 10 barajını aşarak 80 milletvekiliyle parlamentoya girmesi ve Türk sistem partilerinin Türkiye’de ve Kürdistan’da Kürtleri temsilde azınlığa düşmeleridir.

Devlet, Kürt hareketini Kürtlerin temsilcisi olarak kendi çizdiği legal çerçeve ve uluslararası kamuoyunun kabul ettiği meşru alanda potansiyel bir güç olmasını hiçbir zaman istemedi. Kürt hareketini ‘’terör’’ kavramı ile eş tuttu ve meşruiyetini tartışma konusu yaptı. 7 Haziran seçimleriyle devletin bu argümanı darbe yedi.

Görünürdeki çatışma, PKK ve Türk Silahlı Kuvvetleri arasında olsa bile asıl hedef HDP'dir. HDP yerine başka bir sistem partisi parlamentoya girseydi AKP, CHP ve MHP koalisyon hükümetine yaklaşımda ve erken seçim kararı alınmasında daha farklı bir yol izlerlerdi. HDP tecritli  bir yol ve yöntem izlenmesi onun Kürt ağırlık yapısından kaynaklanmaktadır.

Devletin legal Kürt siyasal hareketlerine yaklaşımdaki  parametreleri değişime uğramıştır. Artık özerkliği, federasyonu ve bağımsızlığı savunan Kürt hareketleri, sistemi etkileyecek ve kilitleyecek potansiyel güce ulaşmadıkları sürece, şu veya bu şekilde sınırlı da olsa  kendilerine ifade ve örgütlenme alanı tanınmaktadır. Örneklersek, devlet açısından bireysel kültürel vatandaşlık haklarını savunan ama sistemi etkileme ve kilitleme gücüne sahip bir Kürt hareketi, sistemi etkileme ve kilitleme gücüne sahip olmayan bağımsız birleşik Kürdistan’ı savunan radikal bir hareketten şuan için daha tehlikelidir.

Bunun nedeni Kürtlerin ve Kürdistan’ın hiç bir statüsünün olmayışıdır. Eğer Kürtlerin ve Kürdistan'ın bir statüsü olsaydı o zaman devlet kültürel özerklik, siyasal özerklik, federasyon ve bağımsızlık isteyen güçler arasında kendisi için en makul olanının tercihini yapacak ve sisteme entegre olma veya sistemden ayrılma gücüne göre bu yapılara tavır geliştirecekti. Bugün için talep edilen statünün niteliği değil, Kürtlerin yığınsal temsilini yapan gücün  potansiyeli belirleyici olmaktadır.

PKK gibi silahlı bir gücün tabanına yaslanmayan HDP dışındaki legal Kürt partileri, örneğin HAKPAR, PAK, TKDP vb. seçimlerde yüzde 10 barajını aşarak 80 milletvekili ile parlamentoya girselerdi ve  AKP yerine başka bir Türk sistem partisi iktidarda olsaydı farklı bir senaryoyla bu partilere de devlet tarafından operasyon yapılırdı. Kuşkusuz çatışmalı ortamın yaratılmasında Erdoğan faktörü  belirleyicidir. Erdoğan'ın başkanlık ihtirası bu operasyonu daha kanlı ve keskin hale getirmiştir.

Devlet,  Kürtlerin  temsilinin Türk kurumsal yapıları içinde kalmasını isteyerek, statüsüz Kürt ve Kürdistan siyasetini sürdürmeye çalışmaktadır. HDP'nin ‘Türkiyelilik’ söylemine rağmen cumhuriyet tarihinde bu yoğunlukta ve nitelikte Kürtlerin temsili ilk defa Kürt ağırlıklı bir parti tarafından parlamentoda gerçekleşmiştir. Devlet bunu Kürtlere ve Kürdistan’a statü talebinin ciddi ve tehlikeli bir adımı olarak görüp algılamaktadır.

Bu nedenle çatışmalı kaos ortamı yaratılarak mevcut potansiyeli 7 Haziran öncesine çekmeye, legal Kürt hareketini terör söylemi ve algısıyla marjinalize etmeye çalışmaktadır. PKK ise devletin bu tuzağına HDP'nin yüzde 80-90 civarında oy aldığı kentlerde "devlete karşı değiliz, ama devlete rağmen öz yönetimler ilan ediyoruz" diyerek cevap vermektedir. PKK’nın bu yaklaşımı birçok nedenle açıklanabilir. Ama şu bir gerçek ki, bu tavır 7 Haziran seçimlerinden başarı ile geçen ve zaten  bölgesel özerkliği savunan HDP'nin  özerklik talebi deforme edilerek elinden alınmış ve özerklik isteminin kulvarı değiştirilerek HDP'nin eli zayıflatılmıştır.

Devlet çatışma merkezli bir siyaseti önüne koymuştur. Bunun boşa çıkarılması ve akan kanın durdurulması için  PKK gerçekten savunma pozisyonuna geçmeli tek taraflı ateşkes ilan etmelidir. Bu Kürt halkının,  Kürt legal sivil hareketlerinin, Türk demokratlarının ve uluslararası kamuoyunun talebidir. Bunun hayata geçmesi için PKK lideri Öcalan’ın çağrısını beklemek yanlıştır. Göstermiştir ki, çatışmasızlık ortamı ulusal demokratik hakların savunulmasında legal Kürt hareketinin güçlenmesine katkı sağlamıştır.

1 Kasım seçimlerine bunun etkisi ne olur sorunuza gelirsek; 1 Kasım Seçimlerinin şuan ki şartlarda Kürdistan’da nasıl gerçekleşebileceğini, gerçekleşebilmesi durumunda ise ne kadar adil ve serbest bir seçim olacağı kuşkuludur. Ayrıca 7 Haziran seçimlerinde HDP'ye gelen yüzde 4,5 civarında Kürt muhafazakar oyları kristalize olup HDP’de kalma şansı varken, şimdi bu potansiyelin 1 Kasım seçimlerinde nasıl bir rota izleyeceği önemli bir soru işaretidir.

Gerek çatışma ortamının son bulmasında, gerekse 1 Kasım seçimlerinde Kürt hareketleri asgari müştereklerde bir araya gelebilmenin şartlarını yaratarak ulusal bir blok oluşturabilirlerse, bunun birçok sorunun aşılmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum.

 

Sedat Ulugana: 1985 yılında Adilcevaz Bitlis’te doğdu,  Selçuk üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra Artuklu üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü, Kürt Dili ve Kültürü Anabilim dalında Tezli ve Tezsiz Master programını bitirdi. Master tezini Bitlis Mirliğine dair, “ Evdal Xan û Di Dema Wî de Mîrektiya Bitlîsê” (Abdal Han ve Onun Döneminde Bitlis Mirliği) adı altında hazırladı. Tezi aynı zamanda Türkiye’de, Kürt tarihi ile ilgili Kürtçe yazılan ilk master tezidir. Tezsiz Yüksek lisansını, efsanevi Kürt Dengbêjî Evdalê Zeynikê‘nin  Kürt dengbêjliğindeki  geleneğine dair hazırladı.(“Tradîsyona Evdalê Zeynikê” ). Ayrıca Sinemayla da uğraşan Ulugana, Zilan katliamı’na dair ilk belgesel filme yönetmenlik yaptı (“Newala Xwînê”).Birçok projede yönetmen yardımcılığı yaptı.3 yıl gazetecilik,biryıl Van’da ilkokul öğretmenliği yapan Ulugana, daha sonra Mardin Artuklu Üniversitesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak Kürtçe ders vermeye başladı. 2014 yılından itibaren Fransa’da EHESS’te doktora eğitimine başladı. Birçok dergi ve internet sitesinde Kürt tarihi, edebiyatı ve kültürü ana temalı  makaleleri bulunan yazarın ayrıca  basılmış  şu kitapları bulunmaktadır :  Ağrı Kürt Direnişi ve Zilan Katliamı (1926-1931) Cezalı Delikanlı (Yılmaz Güney’in Konya Sürgünü) Anadolu’da Kürdistan Orduları (12.-13 YY)  Alman ve İngiliz Ajanların Kürdistan Seyahati (1911) Tarih İçinde Konya’daki Kürtler-Peri yayınları 2015

[email protected]

Cevap : Devlet, “Kürtlerin Rojavadaki kazanımlarını baltalamak” amacıyla çatışmalı ortamı tekrar yarattı. Burada Kürtlerin temel yanılgısı şu, HDP’nin 8 Haziran zaferi, genel kazanımın bir parçasıdır, kazanımların bütünü değildir, HDP’nin  8 hazirandaki başarısı, Kobani özelinde Rojava’nin askeri gücü YPG ve YPJ’nin yaratmış olduğu yüksek moral ve özgüvenin  sonucudur. Bütünün diğer bir parçası ise, Uluslararası arenada  politik ve askeri bir güç haline geldi Kürtler; dolayısıyla Ortadoğu’da Batı dünyasının  en cesur ,en yaşamsal ve en güvenilir müteffiği olarak belirginleşen portrelerinin  Lozan Antlaşması’nı ciddi anlamda sorgulatması ve yapay sınırları ortadan kaldırması , Türkiye kadar , İran’ı da korkuttu, nitekim İran’ın Kandil’de PJAK’a aynı anda saldırması tesadüf değildir, Diğer iki sömürgeci odak olan  Şii Irak ve Nusayri Esad rejimi, bu süreçte eskisi kadar Kürtlerle uğraşamayacaklar,Zaten uğraşabilecek güçte de değiller. ilginçtir, YPG, Tilebyad yani Girê Spî’yi özgürleştirdiği gün Arap medyası “ Fırat nehri de Kürtlerin kontrolüne girdi “ diye başlıklar attı.Bu cümlede  bağlaç olarak “de” bağlacı  önemlidir,  Yani “ daha önce Dicle Nehri Kürtlerin elindeydi, İşte Fırat  da onların eline geçti “ anlamına geliyor bu bağlaç

Son tahlilde bu iki  nehir  bir bütün olarak Arap coğrafyasını besliyor, Ve  kapitalist tarihin öngürdüğü gibi gelecekte petrol bitecek artık su savaşları başlayacaktır. Ortadoğu’nun can damarı bu iki nehir Kürdistan dağlarından doğuyor, Kürdistan dünyanın önemli bir su rezervine sahiptir, Kuzey’de devletin hem bu suyu stoklaması hem de stoklamak için kurduğu barajları bir silah olarak Kürtlere karşı kullanması, ve tarih miraslarını  suya gömmesi , tahayyül ettiğimizden daha da tehlikeli bir projenin ürünüdür işte, peki Kürtler bunun farkında mı ?Maalesef farkında çok değiller.Farkında olsalardı bir an bile düşünmeksizin Ulusal Kongreyi toplarlardı.

PKK ile  devletinin anlaşabileceklerini sanmıyorum. Birincisi Devlet, Kürtleri hiçbir şekilde yönetime ortak etmek istemiyor. Haliyle anadilde eğitim, Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınması ve benzeri temel hakları yapay adımlarla geçiştirme yoluna gidiyor.

İkincisi devlet, zihniyet olarak  PKK’yi  onaylamıyor;basit olarak anlatacak olursak, PKK seküler referansları olan bir harekettir,  Devlet ise,hızla muhafazakâr bir yapıya dönüşüyor . Halkı Sünni-Türki hülyalarla “Osmanlı” sevdasına sürüklüyor. Burada kimse yanılmasın, Osmanlı halksal bazda çok renkli olabilirdi ama hukuk ve yönetimde tek renk vardı o da “Sünni-Türklük”tü. Özetlersek ; “İllericilik”’te ısrar eden bir yapıya karşı “Gericilik”te ısrar eden bir yapı duruyor… Her iki yapının da büyük düşleri var, Devlet Bütün Ortadoğu’yu, Osmanlı’nın da yaptığı gibi  İstanbul merkezli Sünni bir çatı altında toplamak isterken, PKK Ortadoğu’da özyönetime dayalı konfederal bir sistem kurmak istiyor. Düşler büyük olunca savaş da kaçınılmaz olarak büyük olacak, taktiksel ateşkesler ve çözüm süreçleri asla kalıcı olmayacak, bu savaşta Batı dünyasının tavrı, savaşın kazanılmasında belirgin olacak.

Kürdistan çok 1 Kasımlar gördü. HDP bir vitrindir. Bu vitrinin güçlü bir arkaplanı vardır, Oy oranını soruyorsanız, oy oranının düşeceğini sanmıyorum. çıplak halde Atatürk büstü öptürülen adam, Cizrede cenazesi buzluğa konulan kızın annesi,  oyunu HDP’ye verecek, bunu izleyen her Kürt ve Kürt halkının gerçek kardeşi  diğer halklardan herkes oyunu HDP’ye verecek, bu böyledir.

Yorumlar

Orada sivil yontemlerle Kurdlere hak kazandirmak, 2 asir da gecse mumkun gorunmuyor. Heriflerin amaclari Kurdleri silahsizlandirmak ve sorun bitti demek. Kurdlere savasmaktan baska alternatif kalmiyor. Karsimizda islam ve turk fanatizmiyle bencillesmis, medeniyetten uzak bir toplum ve devlet var.
Telefonda Kurdce konusani oldurmenin normal sayildigi bir ulkede, Kurdlerin dogal haklarinin kayitsiz sartsiz taninmasini savunmak ancak sayili 'radikallere' mahsus bir davranis olurdu.

Kısa ve öz olmasından mıdır yoksa askeri tespittenmidir bilmiyorum ama beni tatmin eden tahlil Doktor Ali arkadaş dan geldi. Ben çözüm sürecine inanmadığımı hep söyledim. Fakat güney ve rojava daki durum nedeniyle kuzey'de çatışmasız durumun devam etmesi gerekiyordu. Zaten Tayyip savaş istediği içinde çatışma ortamına PKK nin birden dalması profesyonelce değildi. Fakat çatışma başladı ve artık dönülmez bir durum aldığı için PKK nin yarın ben çatışmayı durdurdum demesi beklenemez ama öyle bir şey yaparsa bu daha büyük bir hata olur.

Türk devleti PKK silah yığdı büyük hazırlık yaptı söylemleri tekrar başlattığı savaşa haklılık kazandırma çabasıdır. Ben PKK nin ahım şahım bir hazırlık yaptığını görmüyorum. Hatta savaşa hazırlıksız yakalandı. Özellikle havadaki saldırılara karşı füze edinmediği gibi elinde tanksavarda yoktur. Eğer t.c ye karşı güçlü bir gerilla hamlesi başlatmak istiyorsa PKK nin bunlara ihtiyacı olduğunu benden çok kendileri biliyordur. Bunlar yapılmadığı gibi hala çözemediğim öz yönetimlerin ilanıda boş bir hamle olup enerji kaybıdır. Dikkat ederseniz Rojava birden bire gündemden düştü. Ve hatta 20 küsür günden beri Kobani den kuzeye geçmesine müsaade edilmiyen YPG cenazeleride unutuldu. Ben şahsım adına defin edildiler mi onu da bilmiyorum.

Bana sorulsaydı önerin nedir? Tayyip in savaş isteğini boşa çıkarmaya çalışırdım. Efendim çok saldırı oluyordu. Elbette oluyordu ama teminatsız bir söylem için gerillayı sınır dışına çekerken 600 e yakın gerilla şehid verdik. Aynı sabırı yine göstermek gerekiyordu. Çünkü bu sefer teminatsız değil hem kendi kamoyunu ve hemde dünya kamoyunu arkana alıyordun. Ikincisi ise Rojava öncelik kazanıyordu. Kuzeyde yine hazırlık yapardım ama Tayyip istedi diye savaşmak yerine eğer Türk ordusu cerablusa girdiyse ben savaşı ilan ederdim. Kısacası PKK nin yerinde olsam böyle yapardım. Fakat çatışma kızıştı ve geri adım atmakta Karayılan ın dediği gibi imha olmaktır.

quick loans bracket quick online payday loans quick payday loans loans quick approval

 Bu son sawaş Türk -KÜRD sawaşı değil;   ERDPĞAN   (AKP de değil) -  KÜRD seçmeni sawaşıdır. Ne zamana kadar? ERDOĞAN'ın önüne 1 Kasima kadar seçim anketleri peyderpey gelecektir, ne zaman ki HDP oy kaybına uğradı ya da baraj altı kaldı ve AKP iktidarı yakaladı İşte o zaman bu sawaş ERDOĞAN tarafından durdurulacaktır.  

Not;  Dünyanın ve yılların tecrübeli örgütü PKK nin kendi düşmanları arasındaki çelişkilerden hala yararlanmayarak hawa sistemi ve TANKlara karşı hala sawunma sistemini elde edememiş olmasınına hayret ediyorum. Unutmayalım ki bu inançla,  KÜRD'ün düşmanı  Türk dewleti olmayıp da, bugün dünya gezegeninde yer alan 200 dewletten 150 sine kadar hangi ülkeye karşı sawaşmış olsaydı şimdiye kadar belki elli tane KÜRDİSTAN kurulmuştu. Ama  awukatsız Bir halkın karşısında NATO ABD, AB, RUSYA ve de dünyanın sayılı büyük güşleri artı WAHŞET, BARBARİZM, kural tanımamazlık war...

kürt partileri hepsi biran evvel ulusal kongreyye gitmeliler kürdistanda kürt partileri birlıkte hareket etmeliler kürdistan ordusu kurulmali berzanide biran evvel kürdistani ilan etmeli  suriye meselesi hal olmadan kürdistan ilani olmali suriyede demokrasının beşıyi kürt partileridır önculerde kürtler olmali ırakta hiç bir yabnancı güç olmamali berzanide bunu kabul etmemeli 100yıldır kürtler katliama oğruyorlar bu artık kabul gormez kürdistan mutlaka kurulmali iran ırak suriye türkiyedeki tum partiler birlıkte hareket etmeliler kürdistyan ulusal kongresi kurulmali biran evvel kürtler nerde saldırıya oğruyorsa tüm kürt kurum parti kuruluşlar orya yonelmeli yeni bir ulke doğmali orta doğu cehennemınde buda kürt aydınlığı olmali kürdistan ilani hiç vakit kaybetmeden ilani gerçekleşmeli tüm kürtlerde desteyıni ilan etmeliler her kürdistan parçasi o ulkenın şartlarına gore olabılır yada tüm kürdistan tek bir devlet ilanida olabılır hıç kımsede engellıyemez kürtlerde buna artık musade etmezler hade hayırlkisi allahtan olsun edi bese berx wedan jiyane kürdistan azad lazıme bo kürda kürdistana azad herbıji kürdi kürdistan

 

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News