ala kurdistan
Ey Reqîb

Özgürlüğün Tadı-Aydin Selcen

En karanlık gecenin bile bir şafağı vardır ve unutmayın, tanın ağarmasına en yakın an, gecenin de en karanlık anıdır. Selo da çıkar, Osman da. Barış Akademisyenleri pasaportlarını da geri alır, işlerini de. Hamit, istibdadının sonunu getiren tohumu kendi zihninde taşıyordu.
Doğru, özgürlük denli, kamu düzeninin korunması adına canını verecekler de çoktur her toplumda. Ama hem “vur ensesine tokadı” hem “al ağzından lokmayı” kafasıyla hiçbir ülke sonsuza dek yönetilemez. Hiç yoktan, biraz tokat, yanında karın doyuracak kadar da lokma lazım ama.

“Toplum” dedim. Öteki açı, değerli Kadri Gürsel’in veciz tanısıyla artık “toplum” niteliğini yitirip, (epeydir) “toplam” mı olmaya evrildiğimiz sorusu. Gürsel’in bildik nezaketini terk edersek, bir güruhtan mı ibaret olduğumuz artık doğrudan sorulabilir.

Üçüncü bacak ise toplamın (da) devleti olur mu, olan kalır mı, olursa ne kadar, nereye kadar, ne menem olur sorusu. Yıkmak kolay, yapmak zor. Mimar olmak için gereken eğitim, deneyim ve birikim, hafriyatçıda aranmaz. Hafriyatçının pazarladığı yapı hülyasının elbet bir sonu vardır. Gerçeklikten sonsuza dek kaçılamaz.

Geriye, “ahir ömrümde gün yüzü göremeyecek miyim?” sorusu kalıyor. Her şeyin bir bitimi var. Yaşamanın bitimi olmasa, anlamı kalmaz. Ne zaman biteceği bilinse, hiç yaşanamaz. Yaşamanın anlamı özgür olmaksa, eylemi anlama uydurmak zorunlu. Tekrar dene, tekrar yenil, daha güzel yenil hikâyesi.

Toplumun kimyası bozulup, toplama dönüşme yoluna girdiyse, o toplamın içinden ayrı ayrı toplumlar türeyebilir. Ancak her yıkım, içinde yeni bir doğumun, kendiliğinden taze bir başlangıcın güvencesini barındırmıyor. Buna karşılık, yıkımın yakınladığı kimi tarihsel anlarda, dayanışma içgüdüsü, insancıllığın ve alçak gönüllülüğün yaygınlaşması, toplamı yeniden toplum olma yönüne çevirebiliyor. O kritik anlarda, toplamın hepten vahşileşerek, ilkelleşerek, birbirinin kurduna dönüşmesi de karanlık olasılık.

Vizyon sahibi olmak (İngilizce ama), “having a vision.” Çoğullaştırıp, (böyle bir deyiş yoksa da) vizyonlar sahibi olmak derseniz, “having visions”, sanrılar görmek anlamına geliyor. At sahibine göre kişnermiş, yahut muhterem imam yestehlenirse, cemaat de hacet giderirmiş ya, işte sanki düzen bozukluğunun da, sinir bozukluğunun da ardında yöneten(ler)in vizyon sandıkları hülyalarıyla sanrıları arasındaki git-gelleri yatıyor.

Güney Kore’nin uyguladığı başarılı tarımda dönüşüm politikalarını, Şah zamanında İran da benimsemiş. Buna karşılık, Koreli çiftçi kalkınırken, İranlı fakirleşmiş, hatta Şah’ın devrilmesindeki başat unsurlardan beri bu uygulanan tarım politikası olmuş. Zira, Şah kurgunun toplumsal yönünün ihmal etmiş, belki işin o yönüne bakmayı gerekli görmemiş.

Biz ise ta 2019 yılına geldiğimizde, halen dahi yanlış sulamadan ötürü tuzlanmayı, sığırları yaşatmayı becerememeyi, her yıl Belçika büyüklüğünde tarım arazisini nadasa bırakmayı, Hollanda büyüklüğünde tarım arazisinde ekim yapmaktan vazgeçmeyi konuşuyoruz. Ankara’da Ziraat Fakültesi 1933’de kurulmuş, bugün kırk fakülte var. Mühendis, uzman, çiftçi, arazi, su, tohum eksiğimiz yok. Plan da var, Avrupa Birliği’nden almışız, planı uygulamak üzere kurumlar da oluşturmuşuz. Ve tanzim-satış kuyruğundayız. Neden?

IMF kapısından uzak durma nedenimiz, “acı reçete” adı altında başlayacak zorunlu ıslahat. Suriye’de Fırat’ın doğusuna askeri müdahale hevesimiz, yüzyıllık Kürt meselemize siyasi çözüm bulmaktan kaçınmak. Kutuplaştırmanın nedeni, iktidarda kalmak. Ekonomik çöküntünün nedeni, sayı saymaktan aciz olmak. Biz, hayaller kurarız, kabuslar görürüz. Tasarlamayız, plan yapmayız, önlem almayız.

Sakın ola umudunuzu yitirmeyin. En karanlık gecenin bile bir şafağı vardır ve unutmayın, tanın ağarmasına en yakın an, gecenin de en karanlık anıdır. Selo da çıkar, Osman da. Barış Akademisyenleri pasaportlarını da geri alır, işlerini de. Hamit, istibdadının sonunu getiren tohumu kendi zihninde taşıyordu. Pembe dizisini bir yıl da uzatsanız, Hamit’in ardından Enver ve İttihat ve Terakki, onun da peşinden Kemal ve Cumhuriyet geliyor, isterseniz diziyi iki yıl uzatın.

Bıraksalar, Aşiyan’da bir Fikret misali, yumruğu şakağa dayayıp enginlere dalmak mümkün. Ahmet Haşim’in “göllerde bu dem bir kamış olsam” melankolisine, Orhan Veli “bir de rakı şişesinde balık olsam” neşesiyle yanıt vermiş. Ne Fikret, ne Haşim, ne Orhan Veli, sanmam ki bugünün gençlerine esin versin. Ama Bağcılar’da, Yozgat’ta, Keçiören’de yaşayan bir genç kız ihtimaldir Neslihan Demir, Lara di Lara veya Seda Bakan’a öykünür.

Hem MIT (Boston tarafındaki Yenimahalle değil) diplomalı hem beş vakit namazında hem tarih bilgisi Hamit dizisine dayanan bir genç adam tezgâhta modeli çizilen öyle mi? O ceket pot yapar. Bakınız Barbaros Şansal gibi bir terzi yetiştirebilmişiz. Piyangodan para çıksa, Sayın Şansal’a potur mu diktirirsiniz, mintan mı? Oysa basit gözüküyor değil mi? Ceket dört parça, ikisi arkada, ikisi önde. Kol boyu baş parmağınızın başladığı yere dek, orkestra şefi gibi hareketler yapın ayna karşısında, ceketin eteği yukarı aşağı oynamayacak. Beli, omuzları oturacak. Ama zor iş, bir ceket kolay dikilmiyor, bir Şansal kolay yetişmiyor.

Acemi terzinin gerçek ötesi anlatımıyla, kolları uzun, omuzları vatkalı, sırtı pot yapmış ceketiniz, paçaları “dökümlü” pantolonunuzla gülünçlüğünüzü, er geç ağlamaya başlayıncaya dek sürdürebilirsiniz. Hiçbir pilot yerden tekerlek keserken alkışlanmaz da, inişten sonra alkışlanır. Ve hiçbir uçak, ilelebet havada kalmaz: Ya iner ya düşer. Geçen gün Dünya Bonobolar Günü’ydü. Bonobolar, gorillerden çok insanlara yakınmış. Yetişkinleri de günlerini oyunla geçirirmiş. “Maymun ağaca çıktıkça, poposu daha iyi görünür” derler.

Aydınlanmayı aceleye getirebilir miyiz? Post-modernizmden, moderniteye geri dönüş yolu var mı? Aydınlanmanın ivmesine katkı yapabilecek eylemler, dağarcığımızda bulunuyor mu? Bulunmuyorsa, biz kendimiz bunları icat edebilir miyiz? “Çayeli’nden öteye / Gidelum yali yali / Sirtindaki sepetun / Ben olayim hamali.” Sepet kimin sırtında, bizim hamallık önerimiz kabul görür mü? Kıyı kıyı gitmesek, bunun dağdan aşıran kestirmesi yok midur?

“Genellikle İspanya diye anılan şey İspanya değil, aslında onun başarısızlığa uğramış halidir. Büyük, elem dolu bir yangında o cansız, geleneksel sureti, olagelmiş İspanya’yı yakmamız gerekir. Bu yolla iyice elekten geçmiş küller arasında yanardöner mücevher misali olmuş olması mümkün İspanya’yı buluruz.” Ortega y Gasset 1914’de 31 yaşındayken yazmış* bunları. Bugün, “İspanya” yerine “Türkiye” yazıp, okusak yeniden?

Ortega y Gasset, 1883’te Madrid’de doğmuş. 1812’de bizde Hamit’in yaptığı gibi VII. Ferdinand meşrutiyeti feshetmiş, 1868’de devrim ve kısa ömürlü I. Cumhuriyet’in (1873-74) ardından, yeniden krallık (restorasyon), General Primo di Rivera darbesi ve yönetimi (1923-31) ve II. Cumhuriyet (1931-36), İç Savaş (1936-39), tekrar krallık ile birlikte tabii General Franco (1939-75). Özetle, iç savaş patladığında önce Fransa’ya, oradan Arjantin’e giden ve nihayet 1945’te ülkesine dönüp 1955’te Madrid’de ölen hazret ahir ömründe pek gün yüzü görmüş sayılmaz.

İç Savaş başlamadan önceki son 1936 seçiminde, Primo di Rivera’nın oğlunun başkanlığındaki “Falanj” ancak yüzde 0.7 oy alabilmiş. Mahdum Bey aynı yıl idam edilmiş. Franco, iç savaşın ardından devraldığı Falanj’ı milliyetçi-mukaddesatçı bir koalisyona dönüştürmüş. Falanjizm, toplumda otorite, hiyerarşi ve düzene vurgu yapan, anti-komünist, anti-liberal, anti-demokratik bir yaklaşım. Derken Franko nam paşa 36 yıllık idarenin ardından 1975’te yatağında cavlağı çekmiş, ne falanj kalmış ortada, ne bilmem ne.

Nihayet geçtiğimiz yıl (2018) İspanyol hükümeti Franco’nun anıt-mezarına feth-i kabir kararı aldı. Merhumun kemiklerini gömecek yer aranıyor. Ailesi, diktatörün kalıntılarını Madrid’in merkezindeki bir katedrale defnetmek istiyor, ortalık karıştı. Bugün İspanya gibi bir başka yarımada ülke Türkiye’de Ortega y Gasset kendini okutur, heyecanlandırır, iç geçirtir. Franco’ya ise ancak kadeh kaldırılır, “Tanrı hiçbir kuluna kabir azabı nasip etmesin” denilir.” Falanjlaşma düşleri görenlere de masa altından “bak falanj burada” diye gösterilir. Gedikli akşamcı merhum pederin rakısını (Altınbaş içerdi) kaldırırken dediği gibi: “Sıhhatinize, iyi günlere!”

*”Quijote Üzerine Düşünceler”, José Ortega y Gasset, YKY, çeviren: Mehmet Sait Şener

**Her ikisi de benzer konulara kafa yoran güncel sinema şaheserlerinden, içiniz kapansın diye “Soğuk Savaş”ı önce, “Asla Gözlerini Kaçırma”yı içiniz açılsın diye sonra, ama her ikisini de görmenizi acizane öneririm. Bu zevzek yazıyı biraz da bu iki film üzerine yazmış bulundum.

Editorun notu: yazinin fotografi "El Coloso – Francisco de Goya"

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News