ala kurdistan
Ey Reqîb

General Muğlalı ve Kürdler - Yusuf Ziya Döger

Mustafa Muğlalı’nın zihin dünyasının şekillenmesi

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı sonrasında toplumsal alanda farklı olana yönelik ortaya çıkan inkârcı, tekçi ve dayatmacı uygulamaları gerçekleştiren kadrolar arasında ortak yaşamsal, eğitimsel ve zihinsel bir geçmişin olması ilginçtir. Anadolu’da farklılık (etnik ve dinsel) arz eden gruplara karşı gerçekleştirilen katliamların altında imzası olan bu kadroların tümünün benzer eğitim tedrisatıyla yetiştirilip aynı zihinsel donanımla donatıldıkları bir realitedir. Geçirdikleri zihinsel donanım süreci dikkate alındığında gün geçtikçe yaşananlar etkisiyle tekçi bir mantığa evirildikleri gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Anadolu da kurulan/kurdurulan yeni rejimin resmi anlayışını yansıtan paradigmayı benimsemeyen/benimsemekten imtina eden her kesime yönelik şiddet ve zorbalık uygulanarak rejimin ayakta tutulmaya çalışıldığı ortaya çıkan veriler üzerinden günümüzde herkesin malumudur.

Anadolu’da Cumhuriyet'in ilanından sonra uygulamaya konulan resmi anlayış temelde tekçiliğe dayalı inkârcı bir uygulamadır. Bu anlayışın yansımasına örneklik oluşturan en önemli dayatma ve uygulamalar doğrudan doğruya Kürdlere yöneltilmiştir. Çünkü toplumsal alanda görünürlük bazında ele alındığında Anadolu’da Kürdler önemli bir yekûn oluşturmaktaydılar. Bu durum yeni rejimin benimsediği anlayışın toplumsal alanda uygulanması önünde engel teşkil etmekteydi. Yeni rejimin kurucu kadroları ve ‘Kürdlere yönelik inkâr ve imha eylemlerinde rol alan aktörlerin bu durumun farkında oldukları gerçekleştirdikleri uygulama ve katliamlarla sabittir. Kürdlere yönelik uygulamaları gerçekleştirenlerin ortak özelliği, ayni zihinsel ve eylemsel tutuma sahip olmalarıdır. Ki gerçekleştirilen uygulamaların insani ve vicdani olmaktan uzak, acımasızlık örneği teşkil eden eylemler olmuştur. Bugün artık tarihsel verilerle ortaya konulan bu acımasız uygulamaların belgelerce sabitleştirilmesi bunun kanıtıdır. Söz konusu bu uygulamalar Cumhuriyet öncesindeki uygulamalardan farklılık arz etmektedir. Cumhuriyet öncesinde dinsel ve etniksel farklılık taşıyanların siyaset, tehcir ve soykırımlarla ortadan kaldırıldıkları da yine bilinen bir gerçekliktir.[1]

4 Mart 1919 da 15. Kolordu komutanlığına atanan ve 3 Mayıs 1919 da Erzurum’a ulaşan Kazım Karabekir Paşa, “velayeti sitteye” karşı kurulmuş Müdafi Hukuk Cemiyeti Reisi Rauf Hoca ile yaptığı görüşmede Kürdler hakkında ileri sürdüğü şu bakış açısı yukarıda ifade edilen uygulamaların dayandığı zihinsel donanımın işaretidir. "Dikkat edeceğimiz önemli bir meselede Kürdi cereyandır. İstanbul’da bu hususta büyük faaliyet gördüm. Ben mıntıkamızdaki aşiretlerini nizama koyup ve beylerini bizzat tarafıma çekerek onları tutabilirim. Nasıl mi? Bütün Kürd mıntıkasında en mühim manevi kuvvet dindir. Kürdistan’ın Ermenistan olacağını anlatırız olur biter"[2]demiştirKazım Karabekir tarafından sarf edilenin bu anlayışın altında yatan mantık gelecekte kendilerine uymak veya itaat etmek istemeyenlerin sonunu zımnen de olsa açığa çıkartmaktadır.

Anadolu’da kurulan Cumhuriyet rejiminin o dönemde toplumsal karşılığının olup olmadığının tartışılması konumuzun dışında kalmaktadır. Bunun yerine yeni rejimin aynı zihinsel donanımla yetiştirilen kadrolarca topluma dayatıldığı gerçekleştirilen uygulamalarla sabit olmasını dikkate alacağız. Uygulamaları gerçekleştiren bu üst düzey yöneticilerin ortak özelliklerine bakıldığında aynı askeri eğitimden geçtikleri ve aynı siyasi düşünceden beslendikleri görülür. Ki bu kadroların büyük çoğunluğu Anadolu’nun kültürel dokusuna yabancı bir anlayışa sahip olup, Anadolu’yu Anadolu yapan çoğulcu yaşam tarzına tezat oluşturan Balkan kökenli göçmenlerden oluşmaktaydılar. Balkan kökenli olmayanların da Manastır Askeri Ekolü’nün tedrisatından geçtikleri ve ayni eğitim ve siyasi geleneği benimseyerek benzer zihinsel mantıkla donatıldıkları görülmektedir.

Cumhuriyeti kuran kadrolar İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ya doğrudan üyesi ya da onların siyasi düşüncelerinden etkilenmiş kişilerdi. Yine bunlar çoğunlukla Balkan savaşlarında görev alan kadrolardan oluşmaktaydı. Balkan travması yaşayan bu ekibin duygusal ve zihinsel olarak tek ulusçuluğu referans alan bir yapılanmayla Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarama çabasında oldukları bilinen bir olgudur. Bunu başarma imkanı bulamayınca dönemsel konjonktür üzerinden Cumhuriyet ile birlikte faal hale getirmenin çabası içinde olmuşlardır. İttihatçıların çoğu 1913’ten sonra kaybedilmiş Osmanlı, Balkan coğrafyasında doğmuş, ilk görev yerleri orası olmuş, orada sosyalleşmiş insanlardı. Asker kökenli olanlarının neredeyse tamamı ilk görev yerleri, Makedonya dağlarında Bulgar, Rum veyahut Sırp çeteleri kovalamaktı. Yani milliyetçiliğin nasıl işlediğini yerine görmüşler ve 1913’ten sonra doğdukları toprakları bu milliyetçi grupların muzaffer siyasetine kurban gitmesine engel olamamışlardı. Osmanlı Rumelisi’nin kaybı onlar için büyük bir travma olmuştu[3].

Manastır Askeri Ekol’ünden gelenlerin Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Anadolu genelinde üst düzey yöneticiliklere, askeri makamlarına atandıkları görülür. Bunlardan biri de Mustafa Muğlalı’dır. Muğlalı’nın biyografisi incelendiğinde; “1882 yılında Muğlada doğduğu, Harp okulunu (1901), Harp akademisini (1904) bitirdiği ve Balkan savaşında görev aldığını görürüz. Birinci dünya savaşı sırasında ise Adana bölge komutanlığı kurmay başkanlığı atandığını görmekteyiz. Tümen komutanı olarak kurtuluş savaşına katıldığı ve (1921) 1922'de albay, 1927'de tümgeneral, 1931'de korgeneral ve 1942'de orgeneralliğe yükseltilmiştir.[4]” Cumhuriyet'in diğer yönetici aktörleri gibi onun da askeri tedrisatını Manastır Askeri İdadisinden yapması ve Balkan Savaş yenilgisini yaşamış olması Türk olmayanlara karşı hınç duygusuna sahip olduğunun delilidir.

Yaşam kronolojisi ve aldığı eğitim onun da Jön Türklerce geliştirilen ve sonradan ittihatçılığa evirilen zihin dünyasıyla donatıldığına delalet etmektedir. Siyasi anlayışının şekillenmesinde ittihatçı geleneğin etkisi altında olduğu ve bu anlayışla davrandığı görülmektedir. Dolayısıyla yaşamı incelendiğinde ‘muhalif hiçbir tutumlara müsamahalı davranmayan sert tedbirlere başvuran ve rejim için tehlike gördüklerini anında imha etmekten çekinmeyen biri’ olması tesadüfü değildir. Geldiği askeri ve siyasi ekolun zihin dünyasını yansıtan bir örneklik teşkil etmektedir. Dolayısıyla görevlendirildiği her olayda yargısız infazlara yönelerek kendince ‘kestirme yollarla çözüm üreten biri olarak karşımıza çıkması tesadüf olarak tanımlanamaz.

Manastır Askeri Ekolü’nden gelen ittihatçı kadroların -askeri bürokrasinin- neredeyse tümü Balkan Savaşlarında yer alıp orada yenilgi yüzü görenlerden oluşmaktaydı. Balkan yenilgisinin bu kadroların zihin dünyasında ve bilinçaltlarında şekillenme oluşturduğu kuşku götürmeyen bir gerçekliktir. Söz konusu yenilginin bu kadroların zihin dünyası üzerinde farklılıklara tahammül etmeyi törpüleyerek tekçi bir mantığa evirilmelerinde etkili olduğu aşikârdır. Bu nedenle her farklılığın günün birinde düşman olacağı varsayımıyla hareket etmişlerdir. Zihinlerinde yer edinen bu algı onların tekçi uygulamalara yönelmelerine yol açmıştır. Bunun göstergeleri ise otoriteyi ele geçirdiklerinde gerçekleştirdikleri uygulamalardır[5].

Balkan yenilgisini yaşayan bu ekolün uygulamalarından çıkartılması gereken sonuç, “farklı inanç ve etnik kökene” sahip olanlara yönelik hınç -öç alma- duygusuna sahip olduklarıdır. Bu duyguyla hareket ettiklerini gösteren ve bunu destekleyen verilerden biri de, Anadolu’da Cumhuriyet öncesi ve sonrasında farklı inanç mensubu olan Rum, Yahudi ve Ermenilere karşı sergilenen mübadele ile temizlik ve kalanlara karşı geliştirilen itibarsızlaştırma tutumlardır. Ki yukarıda alıntılanan Kazım Karabekir ile Rauf Hoca arasında geçen “Kürdistan’ın Ermenistan olacağını anlatırız olur biter” cümlesi farklılık arz edenlere karşı itibarsızlaştırmanın hangi argümanlarla gerçekleştirildiğine yönelik bir göstergedir. Ki Balkan savaşları sonrasında özellikle Batı Anadolu’da Haziran 1914 Rumlara yönelik tedhiş hareketlerinde yaklaşık 200 bin Rum Yunanistan’a sığınmak zorunda kalmıştı. Cumhuriyet sonrasında ise dinsel ve etniksel farklılıklar yok edildiğinden geriye sorun olarak etniksel farklılık oluşturan Kürdler kalmaktaydı. Cumhuriyetle birlikte söz konusu yönelimin Kürdlere dönmesi oluşturulmak istenen tekçi ulus mantığı çerçevesinde yadırganmayacak bir uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.

Son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli özelliklerinden biri gayrimüslimlerin ilk önce iktisadi daha sonra da demografik açıdan tasfiye edilmesiydi. Balkanlar’da kaybedilen topraklardan gelen kitlelerin Anadolu’yu kendileri için son sığınak kabul edip bu anlayışla resmi ideolojik bakışın emrine amade olmaları tekçi ve inkârcı ulus yapılanmasına giden yolda en önemli etkenlerden biri olmuştur. Günümüzde ise Kürd ve Kürdistan sorunu karşısında en sesli muhalefetin bu kesimlerden yükselmesi o kesimin hala kendilerini güvencede hissetmekten uzak olduklarını gösteriyor. Göçmenlerin bu mantığın etkisinden kurtulmaları zordur. Ötekileştirilecek her toplumsal kesimin varlığı aynı zamanda onlara kendilerini güvence altında hissetme duygusu vermektedir. Eğer ötekileştirilecek bir kesim yoksa bir gün ötekileştirilecek kesimin kendileri olacağının farkındalığı onları aşırı Türk milliyetçiliğine dayalı söyleme yöneltmektedir.

Kurulan yeni rejimin bu kesimle birlikte ayaklarının yere sağlam basmaya başladığını gören bu kadrolar artık inanç benzerliğe sahip olduklarına yönelikte Cumhuriyet öncesi İttihatçıların benzer tutumunu sergilemekten imtina etmemişlerdir. Türklerle olan inanç birlikteliklerine rağmen farklı etnik kökene sahip olan ve hak iddiasında bulunan Kürdlere karşı benzeri bir tutumu sergilemekten kaçınmamaları tekçi zihinsel ve siyasal anlayışlarına örneklik oluşturmaktadır[6].

Cumhuriyet dönemine sarkan dinsel azınlıklara karşı gerçekleştirilen nüfus mübadeleleri dikkatle incelendiğinde İttihatçı siyasi gelenekten gelenlerin amaçladığı şeyin tekçi bir yapı oluşturmak olduğu açıkça görülür[7]. Balkanlar’daki yenilgiler sonrasında her şeyini kaybetmiş olan Türk kökenlilerin Anadolu’ya getirilerek bunlardan yeni rejim için taban oluşturmanın amaçlandığı görülür. Getirilen bu kesim için Anadolu; sığınılacak son kale işlevini gördüğünden rejime taban olmaktan çekinmedikleri ve rejimin uygulamalarını desteklemekten imtina etmedikleri görülür. Mübadeleden umulan bir diğer amaç ise aynı zamanda içeride kalıp sorun çıkarma potansiyeli olanları sürmekten imtina edilmeyeceğinin ifadesiydi. Böylece hem kalanlara gözdağı verilmiş olunuyordu hem de ileride uygulanması düşünülen ‘tek tipleştirme’ amacının alt yapısı oluşturuluyordu.

Tek tipleştirme kadrosunun uygulayıcılarından olan Mustafa Muğlalı’nın Cumhuriyet rejimi açısından önemi, Kürdlere yönelik olarak gerçekleştirdiği uygulamalarda gizlidir. Muğlalı ile ilgili yazanlardan bir olan Ayşe Hür’ün onu ‘devletin demir yumruğu[8]’ olarak tanımlaması Kürdlere yönelik gerçekleştirdiği mezalimin hangi boyutlara vardığını görme açısından anlamlıdır. Yapılan bu tanımlama onun acımasız ve yargısız uygulamalarını sarih biçimde yansıtmaktadır. O, yeni rejimin inşa sürecinde Elazığ, Tunceli, Diyarbakır ve Bingöl’deki uygulamalarıyla Kürdlere travmalar yaşatarak bu yöreler üzerinden devletin acımasızlığının hangi boyutlara varacağını tüm Kürdlere göstermiştir. Böylece gelecekte gerçekleştirecekleri herhangi bir kalkışma durumunda akıbetlerinin ne olacağını fiili olarak ortaya koymuştur. Konumuzu oluşturan Muğlalı’nın yeni rejim uygulamalarının gerçekleştirilmesinde devlet nezdindeki karşılığını anlamak için Barış Ertem’in tezinden[9] onu için yazılanları okumanın faydası vardır. Böylece Muğlalı’nın yeni rejim için önemi daha kolay anlaşılabilir.

Geçmişimizde, Cumhuriyet’in kurulmasında, iç düzenin sağlanmasında, inkılâpların kabul edilmesi ve korunmasında, ülkenin bağımsızlığının korunmasında, ülke savunmasında ve rejimin temellerinin bu temellere zarar vermek isteyenlere karşı korunmasında, kısacası Cumhuriyet’in bugüne gelmesinde emeği ve hizmetleri olan tanıdığımız birçok isim vardır. Bunların bazılarını çok iyi bilir, bazılarını da sadece bu çok iyi bildiğimiz kişilerin çevrelerinde olan, onlara yardım eden kişiler olarak ikinci planda tanırız. Bu sebeple tarihimizde, henüz çok iyi tanımadığımız, sözünü ettiğimiz olayların ve kişilerin gerisinde kalmış, ön plana çıkamamış ya da çıkmak istememiş ama yaşadığımız ortama gelinmesinde katkısı bulunan birçok isim vardır. Mustafa Muğlalı da bu isimlerden birisidir. Tek başına, birçok kişi için çok fazla şey ifade etmeyen bu isim, aslında tarihimizde birçok kişinin iyi bildiği ya da bilgi sahibi olduğu bazı olayların içinde etkin rol oynamıştır. Bu olayların gelişiminde ve sonuçlanmasında etkili olmuştur.[10]

Barış Ertem’in bu açıklamasında söz konusu ettiği olayların başında ‘Koçuşağı Tedip Harekâtı, Pêçar -Bicar- Tedip ve Tenkil Harekâtı, Menemen Olayı -Menemen de kurulan Mahkemenin Reisidir- ve Van Özalp ‘ta Temmuz 1943 yılında gerçekleştirilen Otuz Üç Kurşun’ olaylarıdır. Muğlalı bu olayların tümünde başkahraman olarak yer almış ve acımasız -yargısız- uygulamalarıyla ön plana çıkmış biridir. ‘Otuz Üç Kurşun’ olayının DP muhalefeti ve iktidarı döneminde yargıya taşınmasıyla, hakkındaki yargılama sırasında 'Bana bu işi yaptırana iki defa yazdım, cevap bile vermedi’ şeklindeki ifadesi Ertem’in onun hakkında ileri sürdüğü ‘olayların ve kişilerin gerisinde kalmış’ yorumunu destekleyen önemli bir veridir. Ki o kişinin İsmet İnönü olduğu hem mahkeme kayıtlarında hem de ona gönderilen mektuplarda sabittir.

Mustafa Muğlalı’nın yeni rejimin kuruluş sürecine giden yolda üstlendiği rolü ve bu rolün yeni rejimle birlikte nasıl sahnelendiğini anlamak için organize ettiği yapılarla onu tanımaya devam edelim.


[1] 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım, Hazırlayanlar: Fikret Adanır, Oktay Özel Tarih Vakfı, Yurt Yayınları 2015 İstanbul adlı çalışmaya bakınız.

[2] Kazım Karabekir’in İstanbul’dan ayrılmadan önce konuyu Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ile mütalaa ettiği anılarında geçmektedir.

[3] Erol, Emre’nin Makalesi “Balkan Savaşları: Mülteciler, Muhacirler ve Şiddet” 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım Tarih Vakfı Yayınları s.311

[4] Bir Generalin Dramı 20 Kasım 2011 Uludağ Sözlük.

[5] Bu konuda hem Osmanlı da iktidara yerleşen İttihat Terakki’nin hem de Yeni rejimin kurucusu olduğunu ifade etmekten çekinmeyen Cumhuriyet Halk Fıkrasının ortaya koyduğu uygulamalarına bakılabilir. Konu için 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım Tarih Vakfı Yayınları s.293-303’te yer alan Çetinkaya F. Doğan’ın “ Balkan Savaşları: Boykot, Propaganda ve Ötekileştirme adlı makalesine bakınız.

[6] 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılarak 1924 Anayasası’nın devreye sokulması söz konusu tutumun temel göstergesidir. (Yusuf Ziya Döger)

[7] Erol, Emre ve Çetinkaya F. Doğan’ın “ 1915 Siyaset, Tehcir, Soykırım Tarih Vakfı Yayınları 2015 basımında yer makaleleri bu konuda net veriler ortaya koymaktadırlar.

[8] Hür Ayşe, 10 Mayıs 2009 tarihli ‘Devlet’in Demir Yumruğu Muğlalı Paşa’ Taraf gazetesindeki yazısı

[9] Barış Ertem, 1980 yılında İstanbul’da doğdu. İlkokul, ortaokul, lise eğitimini İstanbul’ da tamamladı. 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde lisans eğitimine başladı. Bu bölümden 2003 yılında mezun oldu. 2004 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine başladı. 2006 yılında bu bölümden mezun oldu. Aynı Üniversitenin Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Tarihi Anabilim Dalı Cumhuriyet Tarihi bilim dalında Türkiye’de “Kürtçülük” (1950-1984) Doktora tezini hazırladı.

[10] Ertem, Barış, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın Askeri Kişiliği Yüksek lisans Tezi. Marmara Üniversitesi 2006 tezin giriş yazısı s.VI

 

*****

GENERAL MUĞLALI VE KÜRDLER - 2 

Mustafa Muğlalı ve Karakol Cemiyeti

Birinci Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı’da devlet yönetimini elinde bulunduran siyasi anlayış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Osmanlı’nın yaşadığı savaş yenilgisinin baş sorumlusu kabul edilen bu yapının liderliğini sürdürmüş kadroların bir süre ortalıkta olmaması düşünüldü. Bu nedenle ittihatçı mantığa dayalı eylem ve faaliyetlerin başka bir isim altında yürütülmesi zorunluluk haline gelmişti. İttihatçı çalışmaların başka örgütlenme ve yapılarla sürdürülmesi kararlaştırıldı. Bunun sonucunda ise yeni yapılanmalar ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri de Karakol Cemiyeti’dir.

Karakol Cemiyeti bu çerçevede ittihatçı mantığın gizlenmesini sağlamak ve bu mantık çerçevesinde yeni çalışmaların yürütülmesi için kurulan gizli bir teşkilatlanmadır. Karakol Cemiyeti’nin kurulmasında eski ittihatçı kadroların ön saflarda yer alması[1] cemiyetin ittihatçı mantığı yeni dönemde kurumsallaştırma amacında olduğunun göstergesidir.

Karakol Cemiyeti’nin kuruluş ve organizasyonunu gerçekleştiren isimlere bakıldığında kurucularının ve idarecilerinin eski ittihatçılardan oluştuğu görülmektedir. “Reis: Kara Vasıf, Miralay Şevket, Onuncu Kafkas Fırkası Kumandanı Kaymakam Kemalettin Sami, Kaymakam Edip, Binbaşı Ali Rıza, Mütekait Yüzbaşı Baha Sait, Dava vekili Refik İsmail, Dr. Abdülhak Adnan (Adıvar) ve Erkan-ı Harp Kaymakamı Çolak Selahattin Beylerden oluşuyordu.”  İttihatçı mantıktan beslenen bu kadroların ön planda olması Karakol Cemiyeti’nin ittihatçı bir yapılanma üzerinden oluşturulduğunu kolaylıkla belirlemektedir.

Cemiyetin kuruluşu 20 Ekim 1918’de İstanbul'da gerçekleşmiştir[2]. Kuruluş amacı şöyle ifade edilmektedir: “Bir tanesi, Türk halkını ve özellikle liderleri ülkeyi terk ettikten sonra ülkede kalan ittihatçıları, itilaf devletlerinin ve Hristiyan azınlıkların misillemelerinden korumaktı: Bunu yapmanın en emin yolu da, bu kişileri, itilaf kuvvetlerinin işgalindeki yörelerden (özellikle İstanbul'dan) Anadolu'ya geçirmekti. Bu aynı zamanda karakolun ikinci amacının gerçekleşmesine de yarıyordu: Ülkenin işgal altında olmayan kısımlarında bir direniş hareketi kurmak ve bir kadro oluşturacak en yetenekli kişileri Anadolu'ya göndererek bu hareketi olabildiğince güçlendirmek.”[3]

Kuruluş gerekçesini ifade eden bu belirtme öncelikle şunu açığa çıkartmaktadır. Hristiyan unsurlardan kast edilen Ermenilerdir. Bu durum ittihatçıların tehcir olayındaki suçlarını ve sorumluluklarını kabul ettiklerini ve karşı önlem alma girişimine kalkıştıklarının göstergesidir. Bunun yanında Anadolu’da adına direniş hareketi denilen yapılanmaya kadro oluşturmaktan kasıt ittihatçıları yeniden devreye sokmaktır. Ki Anadolu’daki yapılanmanın öncü kadrosuna bakıldığında ittihatçı askeri ve siyasi eğitimden geçenlerin olduğu görülür. Bu kadrolarında ittihatçıların tedrisatından geçenlerle eski ittihatçılar olduğu yukarıda Karakol Cemiyeti’nin amacında açıkça belirtilmiştir. Karakol Cemiyeti’nin amaç ve çalışmaları sayesinde ittihatçı mantıktan beslenen ve tekçi ulusçuluğa dayanan Türk milliyetçiliğini temel hedef haline getiren bu kadroların büyük bir kısmı İstanbul'dan kaçarak Ankara'ya gelmeyi Karakol Cemiyeti’nin yapılanması sayesinde başarmıştır.

Karakol Cemiyeti’nin 1. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu üzerinden örgütlenmeye çalışan ittihatçı mantığın hem dünya kamuoyundan gizlenmesini sağladığı hem de Anadolu’daki kadrolara lojistik destek sağlanması amacıyla faaliyete geçirildiği şu belgeyle sabittir. Sivas Kongresi’nin gerçekleştirildiği günlerde Mustafa Kemal Paşa ile Kara Vasıf Bey arasında geçen konuşmada, Mustafa Kemal Paşa'nın Kara Vasıf'a; "Ben Mondros Mütarekesi üzerine İstanbul'a gelince kurulmuş olan bu Karakol Teşkilatı'nın hedefini çok iyi öğrendim. Galip devletlerin' nazarından İttihat ve Terakki'nin faaliyetlerini gizlemek için bulduğunuz usul budur[4]..." dediği belirtilmektedir. Bu da Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal’in bu yapılanmayla ilişkisinin olduğunu açıklamaktadır. Dolayısıyla Cumhuriyeti kuran kadroların ittihatçılar tarafından örgütlendirildiğinin işaretidir.

Cemiyet’in bizzat Enver ve Talat Paşaların emri ile kurulduğuna dair kanıt ise şu belgeye dayanmaktadır. "Büyük Harbin son senesi ve son aylarında bir gün, Kuruçeşme'deki Enver Paşa'nın, yalısında giderayak Talat Paşa'dan talimat alan ittihatçıların Meşhur Kara Kemal'i, gene eski ittihatçılardan Erkan-ı Harp Miralayı Kara Vasıf Bey'i evine gizlice davet etmiş ve kendisine; "Vasıf" demişti, "Talat Paşa'dan giderken aldığım emir mucibince, ittihatçılıkta sebat edecekler, gizli bir teşekkülle birbirlerine bağlanmalı ve bir parola kabul ederek bu suretle birbirlerini tanımalıdırlar.[5] Buradan anlaşılan İttihatçı mantığın devamını sağlamak aynı zamanda İttihatçılar arasında haberleşme ve irtibatın sağlanması amacıyla böyle bir yapılanmaya ihtiyaç duyulduğudur.

Cemiyet’in amaçlarına ulaşmak için çalışmalarını gerçekleştirmek için beş başlık seçtiği ve bu başlıklar altında çalıştığı görülmektedir.[6]Cemiyetin faaliyet alanlarına bakıldığında Anadolu’daki kadroların her türlü lojistik ihtiyaçlarını karşılamayı hedeflediği ve önüne çıkması muhtemel engelleri kaldırmayı vazife edindiği görülür. Betül Aslan Azerbaycan’daki belgelere dayanarak Cemiyet’in Dâhiliye şubesine bağlı olarak çalışan “Terör” şubesinin bulunduğunu ve bu şubenin verilen görevleri ‘layıkıyla’ yerine getirdiğini de ifade etmektedir. Terör şubesi için ‘Şimdiye kadar bu vazifeyi layıkıyla ifa ettiği’ cümlesi cemiyetin amaçlarının gerçekleştirilmesi önünde engel gördüğü kişilere yönelik tedhiş eylemlerine başvurmaktan kaçınmadığını göstermektedir.

Cemiyetin amaçları önünde engel olarak gördüğü kişilere veya yapılara yönelik tedhiş eylemlerine yönelmesi aynı zamanda Anadolu’da oluşturulan yeni rejimin imhacı ve tek tipleştirici anlayışının altında yatan mantığın nereden kaynaklandığını da temellendirmektedir.  Yani,“benimle birlikte değil isen karşımda yer almaktasın ve bundan ötürü de yaşamam için senin yaşam hakkını elinden almam gerekir” anlayışıyla hareket edilmiştir.

Cemiyet’in İstanbul dışında da örgütlenmiş olması Anadolu’daki İttihat ve Terakki Fırkası’na ait eski teşkilatlardan faydalanma yoluyla çalışmalar yaptığını ortaya koymaktadır. Bununla amaçlanan ise, gelecekte ikame edilmesi düşünülen siyasi anlayışın tabandan gelebilecek reflekslere karşı yerel dinamiklerle denetlemesi ve karşı çıkanların yerel dinamikler eliyle tasfiye çalışmalarında destek oluşturulmasıydı. Ki bu amaçların istenilen biçimde gerçekleştirildiği ise, Anadolu’nun herhangi bir yöresinde Cumhuriyet kadrolarına karşı baş gösteren çıkışa diğer yörelerin destek vermekten imtina etmelerinden anlaşılmaktadır.

Şu dikkate alınmalıdır. Cumhuriyet döneminde ve öncesindeki ayaklanmaların tümünün yerel ölçek dışına çıkamamasında oluşturulan bu teşkilatlanma anlayışında gizlidir. Hatta iddia edilebilir ki, Cemiyet’in Kürdistan coğrafyasında da -bu çalışmalardan faydalanarak- oluşabilecek sorunlar karşısında kimlerle işbirliğine gidilebileceğinin fizibilete çalışmalarını yaptığıdır. Ki sonradan ortaya çıkan karşı duruşların Kürd toplumu içerisinde genele yayılmaması da bu sayede başarılmıştır. Tıpkı Abdülhamit gibi ittihatçılarda Kürdler içerisinde zaafları olanlar tespit etmiş ve ortaya çıkan sorunlara karşı bunları devreye sokmuşlardır.[7]

Devletin Demir Yumruğu ünvanlı Mustafa Muğlalı Karakol Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. O dönemde kurmay yarbay olan Mustafa Muğlalı cemiyetin Üsküdar Şubesi Reisi olarak görev yapmıştır. Cemiyet’in çalışmalarında Üsküdar şubesine tevdi edilen menzil hattı -bir noktadan başka bir noktaya gizlice ve güvenli bir şekilde asker, malzeme, silâh ve cephane göndermek için seçilmiş ve kullanılan yol- ile Anadolu’daki ittihatçılarla bağlantılar kurmuştur.[8] Muğlalı’nın bu cemiyetle ilişkisi olduğu hakkındaki belge, Hasene Ilgaz’ın,[9] 1981 yılında yayımlanan makalesinde geçen şu isimlere dayandırılmaktadır. “Kurmay Albay Kara Vasıf Bey, Kara Kemal, Davavekili Refik İsmail Bey, Emekli Yüzbaşı Bahâ Said Bey dışında, Beşiktaş’ta Resne Kadısı Halil İbrahim ve muavini Binbaşı İsmail Hakkı (Şinanay), İstanbul tarafında Muğlalı Mustafa ve Kaymakam Hâfız Besim ve arkadaşları, Üsküdar’da Jandarma Binbaşısı Remzi, Topçu İhsan (Eski Bahriye Nazırı)”

Karakol Cemiyeti’nin yürüttüğü çalışmalar ve Üsküdar şubesine tevdi edilen görev, çalışmalardaki gizliliğin titizlikle korunması gerektiğini açıkça belirlemektedir. Bu nedenle Mustafa Muğlalı’nın cemiyet içerisinde haberleşme ve bağlantıları gerçekleştirme konumunda olduğunu göstermektedir. Bu da onun cemiyetin zihin dünyasını oluşturan ittihatçı mantığın “Teşkilatı Mahsusa” yöntemleriyle çalıştığını ve ona bağlılığını belirlemektedir. İttihatçıların Teşkilatı Mahsusa aracılığıyla gerçekleştirdiği eylemlerde farklılıklara tahammül konusunda tavizsiz oldukları görülür. Bu durum dikkate alınınca, Muğlalı’nın Cumhuriyet rejiminin kurulmasından sonra ifa ettiği görevlerdeki müsamahasız tutumunun altında yatan gerekçe rahatlıkla anlaşılır. Örneğin Muğlalı Cumhuriyet döneminde atandığı her görevde baskı ve imha ile çözüm üreten biri olarak karşımıza çıkması onun zihin dünyasının nasıl şekillendiğini açıklamaktadır.

Zabitan Grubu ve Mustafa Muğlalı

Karakol Cemiyeti bir süre sonra Anadolu’da çalışan Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir ile ters düşmeye başladı.  Özellikle Cemiyetin Başkanı olan Bahâ Said Bey’in Bolşeviklerle Mustafa Kemal’in bilgisi dışında anlaşma yapması, Anadolu grubunca tepkiyle karşılanmış ve bu tepki Kazım Karabekir ile Mustafa Kemal arasındaki yazışmalara yansımıştır.[10] Bununla birlikte cemiyetin el altından dağıttığı ileri sürülen bildirilerde Cemiyet’e karşı gelmenin tek cezası olduğu ve bunun da ölüm olduğunun belirtilmesi Anadolu grubu nezdinde kuşku uyandırmıştı. Bunun yanında Hintli Mustafa Sagîr[11] olayın da oluşan kuşkularında etkili olduğu ileri sürülebilir. Ki kanaatimize göre Mustafa Kemal ve ekibi Cemiyet’in el altından dağıtığı bildirilerin bir gün kendi bireysel amaçlarını gerçekleştirme önünde engel oluşturacağı endişesine kapıldıklarıdır. Ki burada iddia edilen bu gerekçeler Karakol Cemiyeti’nin lağvedilmesinde etkili olmuştur.

Lağvedilen bu Cemiyet yerine Mustafa Muğlalı hemen kolları yeniden sıvayacaktır. Yeni bir yapılanmayla yola devam edilmesi gereğince Zabitan Grubu kurulacaktır. Dönemin Erkân-ı Harp Kaymakamı olan MuğlalıMustafa Bey başkanlığında 23 Nisan 1920 tarihinde Zabitan Grubu namıyla yeni bir yapılanma oluşturacaktır.[12]Tarihin seçimine dikkat edilmeli ve bunun yeniden koordineli bir çalışma içine girilmiş olduğu izlenimi verdiği göz ününde bulundurulmalıdır.

Muğlalı’nın başkanlığında faaliyet gösteren Zabitan Grubu’nun başlıca üyeleri: Ali Rıza Artungal, Levâzım Binbaşısı İbrahim Bey, Yüzbaşı Filibeli Halim Bey, Mitralyöz Yüzbaşısı Fatihli Latif Bey, Süvari Yarbayı Nidai Bey, Hafız Besim Bey, İstihkâm Yarbayı Kasım Bey, Beykozlu Yarbay Reşat Beydir. Seçilen ekibin asker olmasında kuşku götürmeyen bir açıklıkla ittihatçı mantığın başka bir yapılanmayla yeniden sahne almasıdır. Kurucuların büyük çoğunluğunun asker olması yapılanmanın da adından anlaşılacağı gibi sorunların askeri mantıkla çözümlenmesini amaçladığını göstermektedir. Askeri mantıkla çözüm arayan bir yapılanmanın sivil çözümlere kapalı olduğu ve karşı duruşları affetmeyen anlayışla şekillendiği söylenebilir.

Muğlalı’nın bu yapılanmada söz konusu tarihte tekrar karşımıza çıkışı onun Mustafa Kemal ve ekibinin emrine hazır olduğu mesajını ifade etmektedir. Grubun kuruluşunun Ankara’da meclis açılışıyla aynı güne denk getirilmesi bu nedenle manidardır. Muğlalı bu grup üzerinden İstanbul’daki çalışmaları 20 Eylül 1921’e kadar sürdürmüştür. Bu tarihten itibaren İstanbul’dan ayrılarak Anadolu’ya geçmiştir.

Ortaya çıkan belgelerde Zabitan Grubu’nun çalışmalarında Karkakol Cemiyeti’nin mührünü kullandığı belirtilmektedir. Zabitan Grubu’nun Ankara’ya gönderdiği Hintli Mustafa Sagîr’ın İngiliz ajanı çıkması grupla Ankara ekibi arasında bazı sıkıntılar doğurmuştur. Ankara ekibince Hintli Mustafa Sagîr’ın ajan olduğunun tespit edilmesiyle grup gözden geçirilmiştir. Bir müddet sonra da adı değiştirilerek yine Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam ettirmiştir.[13]

Lakin Yavuz Grubu’nun çalışmalarında da bazı sıkıntıların ortaya çıkması[14] Ankara ekibinin Mustafa Muğlalı’ya yönelik tutumunda güvensiz bir yaklaşımım oluştuğuna yönelik izlenimlerin ortaya çıkışına yol açmıştır. “Mustafa Muğlalı’nın Yavuz Grubu, Ankara’nın olumsuz düşüncelerine rağmen, İstanbul’daki çalışmalarına devam etmeye çaba harcamıştır. Ancak bu çalışmalar Ankara’nın Grup’la ilgili fikrini fazla değiştirmemiştir. Fevzi Paşa’nın Yavuz Grubu ve Muğlalı ile ilgili gönderdiği iki şifrede, grupla ilgili görüşleri bu durumu açıkça göstermektedir. Anadolu’ya gönderilen subayların bazılarının İtilâf Devletleri’ne hizmet etmelerinin anlaşılması, kendilerine tepki gösterilmesine sebep olmuştur. Anadolu’ya gönderilen bu kişilerden en çok ilgi çekeni ise, İngiliz ajanı olarak çalışan Hintli Mustafa Sagîr’dir. İstanbul’a gönderdiği bir mektubun ele geçirilmesi sonucu özel kimyasallar kullanarak şifreler halinde bilgi ve Mustafa Kemal’e suikast düzenleme suçundan yargılanıp idam edilmiştir[15].”

Yavuz grubu adına Muğlalı tarafından Ankara ekibine gönderilen iki şifreli mektuba Fevzi Paşa’nın verdiği tepki, Muğlalı’nın Ankara ekibi nezdindeki imajının sarsılmana yol açmıştır. 20 Eylül 1921’den Cumhuriyet’in kurulması aşamasına ve sonraki süreçte Muğlalı’nın pekte görünür olmaması bu üç Gruptaki çalışmaların getirdiği olumsuzlukların etkili olduğu ileri sürülebilir. Muğlalı için sıkıntı oluşturan bu geçmiş onun Ankara ekibi nezdinde gözden düşmesine yol açmıştır. Bu durumun Muğlalıyı yeniden kendisine verilen şansları nasıl değerlendirmesi gerektiğine inandırmış ve kendisini bu konuda ispata zorladığı düşünülebilir. Kİ 1925 ve sonrasındaki tutumu buna dair göstergeler sunmaktadır.

Muğlalı, zihin dünyası olarak Ankara ekibiyle aynı düşünceye sahip olduğunu ispatlama şansını ancak Elazığ Havali Komutanlığına atanmasıyla mümkün olabilmiştir. 1920 ile 1925 sürecinde sahada pek görünmeyen Muğlalı Elazığ havali komutanı olarak atanınca 1925 süreci sonrasındaki olaylarda baş aktör olarak rol alma imkânı bulmuştur. Ki hem Koçuşağı hem de 1926 yılında Şeyh Fahrettin ve Umer-i Faro komutasındaki Kürd savaşçılarının 25, süvari alayını yok etmeleri, Muğlalının önünü açan ve kendisine aradığı imkânı sunan durumu oluşturmuşlardır.[16]

Buradaki uygulamalarıyla -Koçuşağı ve Peçar Tenkil Harekâtlarındaki- kendisine verilen şansı tepmek istemediği ve kendisini tekrardan ispat etme isteğinde olduğu görülmektedir. Bu durumun açık delili ise görevlendirildiği Koçuşağı ve Pêçar Tedip ve Tenkil Harekâtlarındaki acımasız uygulamalarıyla ün yapmasıdır. Ki sergilediği acımasız tutum nedeniyle Ankara nezdinde güven tazeleyerek tümgeneralliğe terfi ettirilmesi bunun açık delilidir.[17] Konu Muğlalının Komutanlığında sürdürülen Koçuşağı ve Peçar (Bicar) Tenkil ve Tedip Harekatlarıyla devam edecektir.

Yazının birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.


[1]Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler, İstanbul, 1952 adlı kitabının 520. Sayfasında şu bilgileri aktarmaktadır. Cemiyet; Kasım 1919'da kuruldu.  Kuruluş yeri ve merkezi, Baha Sait Bey’e ait olan "Bab-ı Ali Caddesindeki Resme Fotoğrafhanesidir. Kurucu ve idarecileri ise; Reis: Kara Vasıf, Miralay Şevket, Onuncu Kafkas Fırkası Kumandanı Kaymakam Kemalettin Sami, Kaymakam Edip, Binbaşı Ali Rıza, Mütekait Yüzbaşı Baha Sait, Dava vekili Refik İsmail, Dr. Abdülhak Adnan (Adıvar) ve Erkan-ı Harp Kaymakamı Çolak Selahattin Beylerden oluşmaktaydı.

[2]Yrd. Doç. Dr. ASLAN, Betül, Yeni Belgeler Işığında Karakol Cemiyeti, Uşak Kongresi ve Karakol Cemiyeti’nin Bolşeviklerle Yaptığı Anlaşma s.32 (Betül Aslan bu bilgi için şu dipnotu kullanmıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti Merkezi Devlet En Yeni Tarih Arşivi (Azerb. Cum. MDEYTA), Fond (F): 894, Opis (Qp); 10, Delo (D.): 17, List (L): 5.)

[3]Zürcher, Milli Mücadele'de İttihatçılık, s.128. (Bu bilgi Yrd. Doç. Dr. ASLAN a,g.e. s.34’te yer almaktadır.)

[4]Yrd. Doç. Dr. ASLAN, Betül Yeni Belgeler Işığında Karakol Cemiyeti, Uşak Kongresi Ve Karakol Cemiyeti’nin Bolşeviklerle Yaptığı Anlaşma s.31

[5]Ertürk, Hüsamettin, İki Devrin Perde Arkası, Hatıraları Kaleme Alan: Samih Nafiz Tansu, İstanbul, 1996, s.204-205.

[6]Yrd. Doç. Dr. ASLAN, Betül Yeni Belgeler Işığında Karakol Cemiyeti, Uşak Kongresi Ve Karakol Cemiyeti’nin Bolşeviklerle Yaptığı Anlaşma s.37 (Cemiyetin şu başlıklar altında çalıştığı belirtilmektedir. 1-Siyaset, İstihbarat ve Hariciye Dairesi, 2-Milli Ordu, Muharebe Çeteleri ve Seferberlik Dairesi, 3-Sevkiyat, Nakliyat, Muhabere ve Muvasal Dairesi, 4-Maliye Dairesi, 5-Muamelat-ı Zatiye ve Propaganda Dairesi)

[7] Atatürk’ün Cemile Çeto ve Diyap Ağa ile kurduğu ilişkiler bunun delili olarak kullanılabilir. (Yusuf Ziya Döger) Kazım Karabekir’in bu açıklaması da delil olarak kullanılabilir. "Dikkat edeceğimiz önemli bir meselede Kürdi cereyandır. İstanbul’da bu hususta büyük faaliyet gördüm. Ben mıntıkamızdaki aşiretleri nizama koyup ve beylerini bizzat tarafıma çekerek onları tutabilirim. Nasıl mı? Bütün Kürd mıntıkasında en mühim manevi kuvvet dindir. Kürdistan’ın Ermenistan olacağını anlatırız olur biter”

[8] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler 1859-1952, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1952, s.521

[9]VII. Dönem Hatay, VIII. Dönemde Çorum Milletvekilliği yapmış olan Hasene Ilgaz, makalesini yazarken o dönemde General olan Mustafa Muğlalı ile de görüşmüştür. (Bu bilgi; Ertem, Barış, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın Askeri Kişiliği Yüksek lisans Tezi. Marmara Üniversitesi 2006 s.2 ve 3’te yer almaktadır)

[10]Ertem, Barış, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın Askeri Kişiliği Yüksek lisans Tezi. Marmara Üniversitesi 2006 s.4

[11]Anadolu’ya gönderilen Hintli Mustafa Sagîr’in İngiliz ajanı olduğu ve Mustafa Kemal’e suikast düzenleme suçundan tutuklanarak yargılanıp idama mahkûm edilmiştir.

[12]Hüsnü, Himmetoğlu, Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul ve Yardımları, Ankara,1975, s.86

[13] Ertem, Barış bu bilgi için şu dipnotu kullanmıştır. (Zeki Çevik, a.g.e, 504; ayrıca Mesut Aydın da, Ankara’nın denetimi dışında ve İttihatçı kökenli olarak görülen bir grup olduğu için ve grup içine İngiliz ajanları sızdığı ve bunların çoğunun Ankara’ ya gönderildiği için, Ankara’nın Zâbıtan Grubu’ndan yararlanmaktan kaçındığını belirtmiştir. Mesut Aydın, Milli Mücadele Sırasında T.B.M.M. Hükümeti Tarafından İstanbul’ da Kurulan Gizli Gruplar Ve Faaliyetleri, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1992)

[14] Barış, Ertem’in a.g.e. 8/9/10. sayfalarına bakılabilir.

[15] Barış, Ertem’in a.g.e. s.8

[16] Yusuf Ziya Döger, Şeyh Said Hareketi Sonrası PÊÇAR TENKİL HAREKÂTI/1927, NÛbihar Yayınları, s.70 ve sonrasında yer alan “Lis Dağı Çatışması” başlığı altındaki açıklamalara bakınız.

[17]1882 yılında Muğla’da doğdu. Harp okulunu (1901), Harp akademisini (1904) bitirdi. Balkan savaşında görev aldı. Birinci dünya savaşı sırasında Adana bölge komutanlığı kurmay başkanlığı yaptı. Tümen komutanı olarak kurtuluş savaşına katıldı. (1921). 1922'de Albay, 1927'de Tümgeneral, 1931'de Korgeneral ve 1942'de Orgeneralliğe yükseltildi

 

*****

GENERAL MUĞLALI VE KÜRDLER - 3

 

Koçuşağı ve Pêçar Tedip ve Tenkil Harekâtlarında Mustafa Muğlalı[1]

Muğlalı’nın Elazığ Havali Komutanı olarak ne zaman görevlendirildiği konusunda yazılı bir metne rastlamak mümkün olmadı[2]. Lakin Doğu cephesi komutanlığı emrine 18 Şubat 1922 tarihinde atandığına dair bilgiler yaşam öyküsünde yer almaktadır. Ancak “19 Eylül 1926 tarihinde karar verilen Koçuşağı tedip harekâtının icrasına, Elâzığ ve Havalisi Komutanı Kurmay Albay Mustafa Muğlalı memur edilir[3]” ifadesi onun daha önceden bu göreve atandığına ve yöreyi tanıdığına delalet etmektedir. (Yerel anlatımlarda Şeyh Said Harekâtı sırasında Elazığ’da görevli olduğu ifade edilmesine rağmen yazılı kaynaklarda bu konuda herhangi bir bilgiye rastlamak mümkün olmadı. Eğer o dönemde burada görevli ise de kendisine üst düzeyde sorumluluk verilmediği için kaynaklarda ismi geçmemektedir.) Kendisine tevdi edilen bu görevin icrasına 7 Ekim’de başlayıp 30 Kasım 1926[4] da bitirmiştir. Muğlalı, Koçuşağı Tebdil Harekâtı’nda devletin yöre üzerindeki gücünü pekiştirmeyi hedefleyen ve istediği prestije ulaşmak için halka yönelik uygulamalarda sınır tanımayan bir Miralaydı.

Miralay rütbesiyle görev yapan Muğlalı bu dönemde devlet nezdinde oldukça önemli görevlere imza attı. Bu olaylardan bir tanesi de Dersim (Çemişgezek ve Hozat) bölgesinde etkin olan Koçuşağı Aşireti'ne yönelik 'tedip' (uslandırma, terbiye etme) harekâtıydı. Devlet, özellikle 1925'teki Şeyh Said hareketinden sonra bölgede nüfuz sahibi olan etkili Kürt aşiretlerine şüpheyle bakıyordu ve bu aşiretlerin devletle ilişkileri zaten sorunlu olması ise onlara daha da şüpheyle bakmasına yol açıyordu.

Koçuşağı Aşireti’nin yörede özerk davranma eğiliminde olması devlet nezdinde terbiye edilmesi gerekenler sınıfına dâhil edilmişti. Koçuşağı Aşireti yıllardan beri belli bir özerklik içinde ve devletin otoritesinin fazla hissedilmediği Dersim yöresinde varlığını sürdürüyordu. Bu durumundan rahatsız olan devlet, Şeyh Said Harekâtı sonrasında 1925'te yürürlüğe konulan Şark Islahat Planı kapsamında Koçuşağı Aşireti'ne de yöneldi. Şark Islahat Planı çerçevesinde Kürtlere karşı tedip ve tenkil (topluca nakil etme, topluca tepeleme ya da uzaklaştırma) harekâtlarının geliştirilmesi temel amaçtı.

Bu amaç çerçevesinde Kürdlük bilincinin tamamen yok edilmesi ve Kürdlerin Türkleştirilmeleri önceliğe alınmıştı. Buna direnç gösterenlerin ise ortadan kaldırılarak diğerlerinin yüreklerine korku salmak, böylece onları terbiye etmekti. Bu amaçla başta dil yasağı olmak üzere Kürdlüğü canlı tutacak her şeyin yasaklanması, yoğun bir asimilasyon sürecinin başlatılması öngörülmüştü. Kürdlerin terbiye edilmesi(tedip), bu uygulamalara karşı isyan edebilecek Kürdlerin imha edilmesi, geriye kalanların da Batı illerine sürgün edilerek yerlerine Türk nüfusun yerleştirilmesi gibi amaçları barındıran Şark Islahat Planı[5], uzun yıllar boyunca sistematik bir şekilde ve vahşi uygulamalar eşliğinde yürürlükte kaldı.

Muğlalı komutasında başlayan Koçuşağı Tedip Harekâtı’na giden sürecin altında devlet erkânı tarafından hazırlanan raporların olduğu görülmektedir[6]. Hazırlanan bu raporlar doğrultusunda harekâta 19 Eylül 1926 yılında karar verilir. Devlet Koçuşağı bölgesinin arazi yapısını da dikkate alarak ilk darbeyi vurup sersemletmek amacıyla önce uçak bombardımanına başvurmuştur. “Ekim 1926  Pazartesi günü fecirle beraber ilkin tayyare filosu faaliyete başlayacak ve tayyareye ait görevin bitiminde yani tayyarelerin çekilmesinden sonra, aşiret grupları aynı zamanda kendilerine verilen istikametlerde taarruza geçecek ve Hadişar deresi doğu sırtlarındaki Türk Milisleri ile Şavak Aşireti….[7]“ Öncelikle belirtilmesi gereken nokta uçaklarla bombardımana tabi tutulan kesimin sivil halk ve köyler olduğunu dikkatten kaçırmamak gerekir. Çünkü söz konusu edilen Koçuşağı Aşireti belli bir mıntıka içerisinde meskûn olan bir aşirettir. Buradan da anlaşılacağı üzere, Muğlalı’nın yeni rejimin dipçiğini halka göstermekte ve halkı sindirmekte kararlı olduğudur. Daha önce hazırlanan raporların dikkate alındığı görülmekte ve Muğlalı kendisine güven duyulmasını sağlamak amacıyla acımasız katliamlara girişmekte herhangi bir beis görmediği görülmektedir.

Muğlalı’nın Koçuşağı Aşireti üzerine giderken, Kürdler arasında tarihsel derinliği olan mezhepsel farkı iyi kullandığına delil olarak Sünni Kürdlerden oluşan Şavak Aşireti’nden milis güçleri oluşturmasıdır. Ki burada dikkati celp eden şey, Türk Milisleri ile Şavak Aşireti’nin ayrı ayrı telaffuz edilmesidir. Çünkü Şavak Aşireti bölgedeki Koçuşağı Aşireti’ne komşu olan suni Kürdlerden oluşmaktaydı.  Devletin demir yumruğunu temsile soyunan Muğlalı burada Kürdler arasındaki mezhep farkından yararlanarak Kürdleri bloklaştırmıştır. Harekât planlamasının bizzat Muğlalı tarafından yapıldığı Genelkurmay’ın yayınladığı 1924-1938 Cumhuriyet Ayaklanmaları adlı kitapta ifade edilmektedir.

Muğlalı’nın gücünden istifade ettiği bir diğer kesim ise bölgeye zamanında yerleştirilmiş olan Türklerden oluşturduğu milis güçleridir.  Bu durum ise devletin yörede etnik köken farkını öne çıkararak kendi gücünü pekiştirmeye çalıştığının göstergesidir. Koçuşağı Aşireti’ne yönelik gerçekleştirilen tedip harekâtında Muğlalı’nın görevlendirilmesi, onun kişiliğini tez konusu olarak ele alan Barış Ertem tarafından şu şekilde gerekçelendirilmiştir.

“… Bütün bunlardan da anlaşılabileceği gibi, Koçuşağı Aşireti, bölgede Devlet ve Hükûmet için ciddi bir sorun ve sürekli bir tehlikedir. Böyle bir aşiretin tedibine Mustafa Muğlalı’nın görevlendirilmesi de bu sebeple olabilir. Muğlalı, kendisi için 32 yıl sonra hazırlanacak olan ayrıntılı tahkikat raporunda, “ cebbar, gayyur ve bilhassa çok sert bir kumandan “ olarak tanımlanmıştır. Muğlalı’nın bu özellikleri, 1926 yılında yapılacak böyle bir tedibat harekâtı için gerekli özellikler sayılabilir. Muğlalı, 1926 yılında albay rütbesindeyken de sözü edilen bu özelliklere sahiptir. Bu özellikleri sebebiyle de, bu sorunlu aşiretin tedibi amacıyla görevlendirilmek için seçilmiş olması mümkündür. Ayrıca, bu tarihte Muğlalı, Elâzığ ve Havalisi Komutanı’dır. Daha sonra verilecek olan bilgilere bakılırsa, komutanı bulunduğu Elâzığ Havalisi de, bazı eklemeler yapıldığında, böyle bir tedibat harekâtı için gerekli askerî güce sahip görünmektedir[8].”  

28 Kasım 1926’da Havali Komutanı Muğlalı’nın cephe komutanlarına gönderdiği mesajın içeriğine bakıldığında Koçuşağı ve Dersim bölgesinin devlet nezdinde ne anlama geldiği ifade edilirken, zımnen de olsa oranın aslında bu Aşiretin vatanı olduğu belirlemesi yapılıyor. Ancak Koçuşağı Aşireti’nin yöredeki diğer aşiretler nezdinde itibarsızlaştırılması ve bu aşiretlerin desteğinin devlete yönelmesini sağlanmak için kullanılan kangren ve çıbanbaşı ifadeleri, amaçlananın önce ayrıştırma oluşturup sonrasında ise tek tek imhaya yönelme olduğu görülüyor. Doğrusu burada sorulması gereken şey; neye ve kime yönelik çıbanbaşı veya kangren oluşturmaktaydılar? Elbette buna verilecek cevap, yeni rejimin uygulamak istediği tek tipleştirme anlayışını benimsemek istemedikleri için ötekileştirici ifadelerle tanımlanıp katliama maruz bırakılmalarıdır.  Muğlalı’nın 28 Kasım 1926 yılındaki cephe komutanlarına verdiği mesaj şudur.

“Öteden beri Dersim’in yenik olmayan aşireti ve milli kahramanlarının adını taşıyan Koçuşağı haydutlarının son sığınağı olan Kılabuz deresini temizleme ameliyesi son bulduğu, saat 17,30’da Kuzey cephe komutanlığına bildirilmektedir. Aziz vatanımızın bağrında adeta kangren haline gelmiş bir çıbandan başka bir şey olmayan bu canavar grubun yok edilmeleri hususunda Cephe ve bölge komutanlıkları başta olmak üzere tekmil arkadaşlarıma katlandıkları güçlük ve sarf ettikleri mesai nedeniyle bütün kalbimle teşekkür eder, her kaya arkasında, her meşe dibinde, her kaya kovuğunda, her mağara içinde asi arayarak en işlek ve en tehlikeli mıntıkalarda dolaşmak, en müşkül anlarda dahi sarsılmaz bir imanla ölüme karşı yürümek suretiyle gösterilen fedakârlığı takdiri ve vicdani borç bilirim…[9]

Koçuşağı Aşireti'ne yönelik girişilen kıyımda uçakların kullanıldığı harekât kapsamında Aşirete ait tüm köy ve mezralar bombalanmak ve yakılmak suretiyle yerle bir edilmiştir. Aşiretin toplam nüfusunun en az beş bin civarında olduğu ve bunlardan çok azının hayatını kurtarabildiği ifade edilmektedir. Kurtulabilenlerin çoğu Dersim yöresindeki diğer aşiretlere sığınmak zorunda olan kadın ve çocuklardan oluşmaktaydı. Ele geçirilen hiç kimsenin af edilmediği, Muğlalı’nın 28 Kasım’daki mesajından net biçimde anlaşılmaktadır. Geride kalan aşiret mallarına el konulmuş veya milislerin talan etmesine göz yumulmuştur.

Koçuşağı Aşireti’ne yönelik tedip harekâtının tarihi, dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir başka ayrıntıdır. Devletin seçtiği bu tarih kışın başlangıcıdır. Bunun anlamı ise tedip sırasında olur da herhangi bir şekilde hayatını kurtarma imkânı elde edenlerin zorlu kış şartlarında evsiz, yurtsuz ve aç bırakmak (ki mallarının talan edilişi ve evlerinin yakılması göz önüne alınmalıdır) suretiyle yok olmalarına yol açmaktı. Ki harekâtın kış arifesinde olması yaşamda kalanlar için başka sorunları birlikte getirmiştir. Bölgenin çetin kış şartlarında yiyeceksiz ve barınaksın kalan halkın telef olması amaçlanmıştır. Bu yeni rejimin halka gözdağı verme niyetini açıkça ortaya koymaktadır.

Pêçar Tedip ve Tenkil Harekâtı’nda Mustafa Muğlalı[10]

Türkiye Cumhuriyeti’nin tesis etmeye çalıştığı yeni rejim kendisini garantide görmediği için halk nezdinde güç ve imha politikalarıyla kendisini koruma reflekslerini gösteriyordu. Bunu gerçekleştirecek elemanların da gaddar ve acımasız olmaları gerekiyordu. Koçuşağı Aşireti’ni 1926 yılında tepeleyen ve Ankara nezdinde imaj tazeleme imkânı bulan Mustafa Muğlalı bu iş için biçilmiş kaftandı. Muğlalı’yı artık yeni bir görev bekliyordu. Yeni görev ona hem ek prestij kazandıracak hem de yeni rejimin yılmaz bekçisi olduğunu kanıtlama imkanı sağlayacaktı.

Koçuşağı’nda Ankara’nın beklentilerini karşılayan ve yörede devletin demir yumruğu[11]  olduğunu kanıtlayan Muğlalı, Şeyh Said Hareketi sonrasında ele geçirilemeyen Şeyh’in askerlerini ve onların yöresini terbiye etmeye memur kılındı[12]. (Pêçar ve çevresine düzenlenen tedip ve tenkil harekâtına gerekçe oluşturan olayın Lis Dağı Çatışması olduğu Şeyh Said Hareketi sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı /1927 adlı çalışmamızda detaylı biçimde ortaya konulmuştur.)

Lis Dağı çatışmasıyla hükümet ve ordunun sarsılan prestijinin yeniden tesisinden söz edilirken Şeyh Said Başkaldırısı sonrası Xancık (Xoncuk) bölgesinde faaliyet gösteren Kürd gruplarından Emer-i Faro ve Şeyh FaxriBukarki komutasında 1926 yılında Lis dağında bozguna uğratılan 25. ve 2. Süvari alaylarının karşılaştığı acı sonun devlet nezdinde oluşturduğu kin ve öfkenin yeniden sahneleneceğine delalet etmekteydi. Ki bu olaydan önce Mustafa Muğlalı Elazığ Havali Komutanı iken Peçar Tenkil Harekâtı için istihbarat çalışması amacıyla 7. Kolordu Komutanı Mürsel Paşa tarafından görevlendirilerek bölgeye gönderilir. Elde ettiği bilgiler çerçevesinde uygulamaların gerçekleştirilmesi için de harekâtın genel komutanı olarak atanır. Harekât süresince komuta merkezini Lice de oluşturur ve harekâtı yönetir.

Cumhuriyet rejimiyle ortaya çıkan tek tipleştirme politikalarının inkârcı ve imhacı anlayışının kaynaklık ettiği Kürd ve Kürdistan sorunun da öne çıkan isimlerden bir de Mustafa Muğlalıdır. Onun devlet nezdinde yıldızının parlaması Kürdlere yönelik uygulamalarıyla olmuştur. Kürd ve Kürdistan sorunu üzerinde kafa yoran herkesin karşılaşacağı muhtemel isimlerden biri de mutlaka Mustafa Muğlalı olacaktır. Muğlalı Kürd ve Kürdistan sorununda üç yerde en önemli figür olarak yer almaktadır. Koçuşağı Tenkil Harekâtı, Pêçar Tenkil Harekâtı ve Otuz üç Kurşun Vakası’nın baş aktörüdür. 1926 yılındaki Koçuşağı ve 1927 yılındaki Pêçar Tenkil Harekâtlarındaki acımasız uygulamaları ona Aralık 1930 yılında gerçekleşen Menemen olayı’nda Divan-ı Harp Mahkemesi Başkanı olması imkânını sağlamıştır[13]

Bu satırlarda söz konusu edilen roller Koçuşağı ve Pêçar Tenkil Harekâtları ile Menemen ve Van Özalp’taki Otuz Üç Kurşun olayında üstlendiği rollerdir. Devletin bu cebbar komutanı Kürdlere yönelik gerçekleştirilen Koçuşağı ve Pêçar harekâtlarındaki performansı ile 1927 yılında tümgeneral rütbesiyle taltif edilmiştir. Bunun hangi gerekçeye dayandığını yine Barış Ertem’den okuyalım.

“Muğlalı’nın yönettiği ve temizlik amaçlı bu harekât -Pêçar Tenkil Harekâtı- amacına ulaşmıştır. Hükümet’in bu bölgede sarsılmaya başlayan nüfus ve itibarının iadesi sağlanmıştır.   Harekât boyunca, Muğlalı’nın emriyle asilere karşı yoğun şiddet kullanılmış, bu da harekâtın başarısında önemli rol oynamıştır. Tedipten kurtulabilen az sayıdaki eşkıyalar da yersiz kalmış ve etkisiz hale gelmiştir. Bu bakımdan harekât Hükûmet lehine faydalı olmuştur. 

Harekâttaki sert tavırlarıyla Muğlalı, sert bir kumandan olduğunu da bir kez daha göstermiş, harekâtın başarısı da O’nun bu özelliğinin bu ve benzer düzen sağlama amaçlı harekâtlarda yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Daha önce yönettiği Koçuşağı tedip harekâtında da benzer tavırlar gösteren Muğlalı nın, Hükûmet’in ve ordunun nüfuzunun azaldığı ve prestijinin sarsıldığı bir zamanda özellikle göreve çağırılması da bunu açıklamaktadır.[14]

Muğlalı harekâtın icrasında, asi güçlerinin (resmi söylemle) bulunduğu bölgenin geniş bir şekilde çevrilmesi ile harekete geçmek ve sonradan bu çemberi yavaş yavaş daraltarak asileri tamamen imha etmek fikrini uygun bulmuştur[15]. Ancak, yöredeki arazinin geniş ve yapının önemli bir kısmının dağlık olması fikrini değiştirmesine sebep olmuştur. Çünkü gerçekleştirmeyi hedeflediği harekâtta bu planlama ile başarı elde edemeyeceğini düşünmüştür.

Buna göre, Muğlalı, ilk olarak arazinin daha engebesiz olan kısmını güçlü müfrezelerle işgal etme yöntemine başvurmuştur. – Aslında yaptığı plan köyleri muhasara altına alarak kadın, çocuk ve yaşlı demeden ele geçirdiği tüm insanlara evlere doldurarak yakma planıydı -  Bundan amaçladığı şey, kendi demiyle; asilerin morallerini bozup kayıp hem çevreden uzaklaşmalarını önlemek hem de köylerde kalanları koruma endişesine düşmelerini sağlamaktı. Böylece direnişçi Kürd gerillalarının daha büyük kayıplar vermelerini sağlamak istemiştir. Sağ kalanları ise oluşturulacak özel takip birlikleriyle arazi taranması, bulunanların  -asilerin- imhası yoluyla temizlenmesi planını daha uygun bulmuştur.[16]

Harekât’ın üç aşamaya ayrıldığı[17] ve Harekât’ın birinci safhasında -7/12 Ekim- Lice’nin doğusu ve kuzeyinde yer alan tüm köyler hedef alınmıştı. Lice’nin doğusu yerel halk tarafından Koçeran, kuzeyi ise ZazayênpiştaLicê olarak tanımlanır. İkinci safhada ise -13/22 Ekim- birinci safhada harekâtın yöneldiği alanın kuzeyinden Murat Nehri esas alınarak Genç ilçesinin doğusundaki tüm köyler, Solhan sınırına hedef alınmıştı.Üçüncü safhada ise -24 Ekim 17 Kasım- Koçeran bölgesinin güney kısmı -Kulp, Lice, Silvan üçgeni- Hüvêydan ve Lice’nin batısındaki köyler ile Hani-Piran çizgisi esas alınarak, batıda Ergani-Gulaman üzerinden bir çizgi ile Gülüşkür köprüsünden Genç’e kadar olan bölgenin Murat Nehri çevresi hedef alınmıştı[18].

Tıpkı Koçuşağı Tedip Harekâtı gibi Pêçar Tenkil Harekâtı da kış aylarının başlangıcına denk getirilmiştir. Bunda amaçlananın herhangi bir şekilde sağ kalanların zorlu kış şartlarında yaşamlarının yitirmelerini sağlamaktı. Devletin bu insanları suçlu veya suçsuz olarak ayırmadığının en önemli kanıtı bu olsa gerek. Çünkü harekât sırasında 280 köyün yakılıp yıkıldığı bizzat Genelkurmay belgelerinden açığa çıkmıştır. Evsiz ve yurtsuz kalıp malları talan edilen bu insanların zor kış şartlarında yaşam mücadelesini sürdürmeleri elbette zordu ve devlet onların önüne bu zor seçeneği koymuştu. Ki uygulamanın resmi emrinin ve harekât zamanını belirleyen Mustafa Muğlalı bunu en ince detaylarına kadar hesaplamıştı.

Koçuşağı ve Peçar Harekâtlarındaki üstün başarısı(!) Muğlalı’ya Tümgeneral olma imkânı sağlamıştı. Mustafa Muğlalı, 1927 yılında Tümgeneral rütbesine yükselmiştir. 1927 – 1928 yılları arasında 3. Ordu Kurmay Başkanlığı, 1928- 1929 yılları arasında Genelkurmay 2. Başkan Yardımcılığı, 1929- 1931 yılları arasında da 57. Tümen Komutanlığı görevlerini icra etmiştir[19]. Ankara nezdinde yıldızı bu iki harekâttaki acımasız ve yargısız infaz uygulamalarıyla iyice parlayan Muğlalı bu (57. Tümen Komutanlığı)görevde iken 23 Aralık 1930 Salı sabahı patlak veren Menemen Olayı’nda Divan-ı Harp Mahkemesi Reisliği ’ne getirilmiştir.

Buradaki karar ve uygulamalarına bakıldığında Muğlalı’nın olası muhalifliğe bile tahammülü olmayan biri olduğu açıkça görülür. Ki ‘6 kişinin doğrudan fâîli olduğu olayın mahkemesinin sürecinde, ilk safhada yargılanan kişi sayısı 105’tir. Mahkemenin daha sonraki safhalarında, yargılama süreci bitene ve Balıkesir’le Manisa’dan sonra en son Menemen’ de kalkan sıkıyönetimin kalktığı tarih olan 8 Mart 1931’ e kadar tutuklanan kişi sayısı 2200, Divan-ı Harb’de yargılanan kişi sayısı da 606’ dır.[20] Ele aldığımız konu itibarıyla Menemen Olayı konumuzun dışında kaldığı için detaylarına girme gereği duyulmamıştır. Menemen Olayı’nın yargılama süreci bittikten sonra, Orgeneral Mustafa Muğlalı, yerine getirdiği vazifenin karşılığı olarak 1931’ de korgeneral rütbesine yükseltilmiştir.

1942 yılında orgeneral rütbesine yükseltildikten sonra 25 Şubat 1943’ de ise 3. Ordu Komutanı olmuştur.  Çalışmamızın bundan sonraki kapsamı Menemen olayını dışarıda bırakarak Van Özalp’ta Otuz Üç köylünün kurşuna dizilmesi olayında Mustafa Muğlalı, 3. Ordu Komutanlığı görevinde bulunduğu ve emri bizzat kendisinin vermesi nedeniyle 33 Kurşun olayı ile devam edecektir. Bu olayın da kayıtlara ve mahkemelere yansıyan bilgilere göre başkahramanı Mustafa Muğlalı olacaktır.[21]


[1]Koçuşağı Tedip Harekâtına ait resmi kaynaklara veya diğer kaynaklara (örneğin Reşat Hallı’nın Genelkurmay yayınlarından olan “1924/1958 Cumhuriyet Ayaklanmaları” adlı kitabındaki bilgiler buradan yapılan alıntılardır. Diğer araştırmacılarında referansı Reşat Hallı olmuştur )  yansıyan bilgilerin hemen hemen tümü T:C: Dâhiliye Vekâleti Jandarma Umum Komutanlığı sayı.55058 Gizli Zata Mahsustur ibareli DERSİM adlı raporlarına dayanmaktadır. Necmettin Sahir Sılay, Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik Dersim/ Sason 1934-1946 s.97/98 ile 171/179. Sayfalarda yer alan 12/10/930 tarihli raporunda geçen 1926 harekâtı (Koç uşağı tedibi)

[2]20 Eylül 1921 tarihinde Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı. İslahiye'deki Ermeni isyanını bastırdı. 5 Ocak 1922 tarihinde 18. Tümen Komutanı olarak atandı. 18 Şubat 1922 tarihinde Doğu Cephesi Komutanlığı emrine atandı. 1 Mart 1922 tarihinde Miralay rütbesine terfi etti. 28 Mart 1922 tarihinde Doğu Cephesi'nde 13. Tümen Komutanı, 3 Mayıs 1922 tarihinde 10. Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. 23 Eylül 1923 tarihinde 8. Tümen Komutanlığı'na atandı. Savaştan sonra Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.15 Aralık 1924 tarihinde 11. Tümen Komutanı, 14 Şubat 1926 tarihinde 41. Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. 30 Ağustos 1927 tarihinde Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu. 20 Ekim 1927 tarihinde 3. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı, 27 Ağustos 1928 tarihinde Genelkurmay 2. Başkan Yardımcısı olarak atandı. Vikipedi de yer alan yaşam öyküsünden alınmıştır.

[3] Ertem, Barış a.g.e s.12

[4] Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları -I- Kaynak Yayınları s.273 (Bu kitap Reşat Hallı’nın Genelkurmay Belgelerine dayanarak yazdığı 1924-1938 Cumhuriyet Ayaklanmaları adlı kitabın aynen kopyalanmış halidir)

[5] Şark Islat Planı tam metnine kitabın ekler bölümünde yer verilmiştir.

[6]Dâhiliye Vekâleti, Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’ i 1925 yılının sonlarında, Dersim’i tetkike memur eder. Hamdi Bey, raporunda Dersim’de kat’i bir şekilde genel bir tedip yapılması gerektiğini bildirir Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı da Dersim’i tetkike memur edilir. Cemal Bardakçı, Dersim sorununun kökünde mezhep meselesi olduğunu, daha yumuşak yaklaşılması gerektiğini, sadece adam olmayacağına inandığı Koçuşağı Aşireti’nin üzerine harekât yapılarak haddinin bildirilmesini teklif eder. Cemal Bey, böyle bir hareketin diğerlerine de ders olacağı inancındadır.(Ertem, Barış a.g.e s.11 – Yine Vali Cemal Bardakçının söz konusu raporunun tamamı Necmettin Sahir Sılay, Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik Dersim/ Sason 1934-1946 s. 102 ile 105 arasında yer almaktadır.

[7]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları -I- Kaynak Yayınları s.278 (Uçak kullanımı harekât boyunca devam etmiştir.)

[8] Ertem, Barış a.g.e s.14

[9]Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları -I- Kaynak Yayınları s.298

[10]Necmettin Sahir Sılay, Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik Dersim/ Sason 1934-1946 s.503’te yer alan 7 notlu kroki izahında şu bilgileri verir. “1- Şeyh Sait harekâtında sarp dağlarda, derelerde ve bilinmeyen mağaralarda saklanmış eşkıyanın temizlenmesi maksadıyla yapılmıştır. (Bidayette lis dağı bölgesine gönderilen Seyyar J. A. İle Hüveydan bölgesine gönderilen bir taburun muvaffakiyetsizliği bu aşireti iyice şımartmıştır.) 2-Harekât bölgesi; Hani ve Lice Kuzeyi -Kulp batış- Murat güneyi- Palo doğusudur. 3- Asilerin kuvveti 2000 / 2500 silahlı tahmin edilmiştir. 4- Harekâtın yapılması görevi VII. Kor. K.na verilmiştir. 5- Harekâta katılan kuvvetlerimizle harekâtın yapılış ilişik krokide gösterilmiştir ( söz konusu bu kroki.  Şeyh Said Hareketi sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı /1927 adlı kitabımızın ön yüzünde kullanılmıştır) 6- Harekât sonunda 2000asi imha edilmiştir. (Şeyh Said Hareketi sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı /1927 adlı yerel çalışmamızda bu sayının sivillerle birlikte on beş bin civarında olduğuna yönelik güçlü deliller ortaya konulmuştur.)

[11] Hür Ayşe, 2011 tarihli taraf gazetesindeki yazısı

[12]Bicar tedip harekâtının gerçekleşeceği bölge olan ve kuzey sınırını Maratsuyu, doğusunu Sarum Havzası, güneyini Silvan-Hazro-Ekil ve batısını da yine Ekil’den yine Maratsuyu’na uzanan hattın teşkil ettiği çerçeve içinde kalan bölge, rakımları yüksek, sık ormanlarla kaplı, derin vadilerden keskin uçurumlardan oluşan dağları kapsamakta ve engebeli olması sebebiyle eşkıya için güvenli olmaktaydı. Şeyh Sait’in tedibinden kaçmayı başaran eşkıyanın çoğu buralara sığınmıştı.   Bu asi reisleri, zaten tanıdıkları bu çevre içinde her türlü kolaylık ve yardımı görüyorlar, her türlü ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlardı. Bu derece yardım gören ve Hükümet’in Şeyh Sait Olayından sonra masum halkı korumak için daha fazlagereksiz kan dökmemek için gösterdiği şefkati zaaf sanan bu asi grubu, uygun bölgelere baskınlar düzenlemeye başlamışlardı. Bkz. Hallı, Reşat, T.C.’ nde Ayaklanmalar, s. 231

[13] Ertem, Barış, Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın Askeri Kişiliği Yüksek lisans Tezi. Marmara Üniversitesi 2006 s.24

[14] Ertem, Barış a.g.e s.23

[15]Döger, Yusuf Ziya. Şeyh Said Hareketi sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı /1927, Nübihar yayınları 2016. s.89-90

[16] Ertem, Barış a.g.e s.20

[17] Harekâtın tamamının oluşumu ve harekât sırasında meydan gelen olayların ve katliamların detayları için, Döger, Yusuf Ziya. Şeyh Said Hareketi sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı /1927, Nübihar yayınları 2016. Adlı kitabın üçüncü bölümüne bakılabilir.

[18]Döger, Yusuf Ziya. Şeyh Said Hareketi sonrası Pêçar Tenkil Harekâtı /1927, Nübihar yayınları 2016 s.147

[19]Ertem, Barış a.g.e s. 23

[20] Ertem, Barış a.g.e.  24 ile 53. Sayfaları arasında Menemen Olayı detaylı biçimde ortaya konulmuş ve Muğlalı’nın tutumu gözler önüne serilmiştir.

[21]Ertem4, Barış a.g.e s.54 ile 89 arasına bakılabilir.

YUSUF ZİYA DÖGER 

Bas-haber.com 

 

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News

Siyaset

Askeriye, siyaset ve hukuk katmanları üst üste geldi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG), uluslararası koalisyonun katkıları ile IŞİD'i Suriye'de artık askerî olarak yendi.

Analiz

“Biat etme” terimi, muhalif dile epeyce yerleşmiş bir kalıp. Kimisine “biat etti” diye kızılıyor, “biat ettirmek istiyorlar” ikazı yapılıyor, “biat etmeyiz” diye meydan okunuyor.