ala kurdistan
Ey Reqîb

Ulusal Bilinç ve Batı ile İttifak

Kürdistan meselesi, dünyadaki diğer milli meselelerden ayrı bir kategoride incelenmeli.

Çünkü sadece milli hakları olmayan bir halktan bahsetmiyoruz; toprakları en az 4 parçaya ayrılmış ve kendi ana vatanlarında dilleri yasaklanmış, bazen nüfus cüzdanı verilmemiş ve hatta kimyasal saldırılar dâhil her türlü katliama maruz kalmış bir halkın milli meselesinden bahsediyoruz.

Kürtler, tüm bu suçların failinin hangi devletler olduğunu iyi anlamalı. Bu husus gözden kaçırılırsa, bugün Kemalizmle, Türk-İslam sentezcileriyle, Arap ve Farsi diktatörlüklerle girilen ölümcül ve karşılıksız aşk ilişkisinin sonuçlarını da göremezler.

Kürtlerin “sömürge karşıtlığı” önemlidir ama bundan da önce sömürgecilerinin esasen kim olduğunun, hatta aslında bir sömürge bile olmadıklarının farkına varmalılar.

Bu uğurda gerçekleri söylemek için ömrünü Kürt özgürlük mücadelesine adayan İsmail Beşikçi hocamızın, 8 Mart 2015 tarihli yazısında tekrar ve haklı olarak vurguladığı üzere: “Kürdistan, aslında sömürge bile değildir. Sömürge olsaydı, Kürdistan’ın sınırları olurdu.”

“Kürd/Kürdistan sorunu yüz yıl sonra tekrar gündeme geliyor. Ama, bu yüz yıl, Kürdlerin, en azıdan Kürdlerin bir kısmının duygularında, düşüncelerinde aşınmalar sapkınlıklar sağlamış. Bu Kürdler, dünya uluslar ailesini eşit bir ferdi olanın mücadelesini yürütmüyorlar, kendilerine değil, Arap’a, Fars’a, Türk’e, İslam’a hizmet etmenin yollarındalar.”

Kürdistan’ın yok edilmek amacıyla bölünme ve parçalanma sürecini, sadece fiziksel bir bölünme olarak değil, bir ulusun ulusal ve manevi kimliğine yapılan bir infaz girişimi olarak da yorumlamalıyız.

Kürdistan’ın parçalanmasının üzerinden 100 yıl geçti. Hala direnen, ulusal talepleri olan Kürt partilerinin yanı sıra, maalesef Türk, Arap ve İran devletlerinin Kürt halkını yok etme çalışmalarına yem ettiği Kürtler de var.

Bu durum, öncelikle Kürtlerin ulusal kimliklerinden önemli ölçüde arındırılmış olmalarına dayanıyor.

Bugün Kuzey Kürdistan’daki egemen Kürt hareketinin müttefik olarak seçtiği, çeşitli Türk sosyalist partileridir. Bu partiler her ne kadar sosyalist olsalar da, en nihayetinde milli sol partilerdir. Amaçları ve tüzükleri Türkiye siyasetine yön vermeyi içermektedir.  Bu partilere üye olan ya da oy veren bireylerin iyi niyeti ve samimiyetinden ayrı olarak şu haklı gerçeği ifade etmemiz gerekir:

Türk sosyalist partilerinin eylemleri, toplumdan daha çok oy ve destek almaları durumunda Kürdistan’ı da etkileyebilir. Fakat değil iktidara gelmeleri, Kürtlerin oyu olmadan Türk meclisine bile girmeleri imkânsız olduğu için, Kürtlerin Türk sosyalist partileri ile ortak olarak siyaset yapmaları zaman kaybından ve dolaylı olarak Türkiye’ye hizmetten başka bir şey değildir.

Türk sosyalist partileri, Türkiye’deki ekonomik ve sosyal yapıyı değiştirmeye çalışır. Kürdistan hakkında da bir görüşleri olabilir ama sonuç olarak dünyadaki bütün önemli ulusal meseleler üzerine görüşleri zaten olmalıdır. Ama şu gerçek göz ardı edilmemelidir ki Türk sosyalist partilerinin Türkiye’de siyasete yön verme imkânı mevcut değildir.

Kürdistan’da yaşanan sadece ağır hak ihlalleri değildir; infaz edilen bir ulusal kimlik söz konusudur. Bu infazın en önemli sonuçlarından biri de ne yazık ki Kürt siyasetçilerinin dost ve düşmanlarını tayin etme yeteneklerinin törpülenmiş olmasıdır.

Ulusal ve insanı değerlerden arındırma süreci olarak da tanımlayabileceğimiz bu manevi infazın günümüzdeki tezahürü IŞİD’e katılan Kürtlerdir. Bu Kürtler sadece Kuzey’de değil, Kürdistan’ın diğer parçalarında da mevcuttur.

Burada esas önemli olan nokta Kürtlerin kendi kadınlarına tecavüz eden ve kendi erkeklerinin başını kesen bir terör örgütüne katılabilmeleridir.

Ve bu ne yazık ki Kürt ulusal bilincinin yok edilmesinin ilk sonucu da değildir.

Sözünü ettiğimiz bu manevi infaz sonucunda şimdiye kadar köy koruculuğundan, Hizbullah destekçiliğine kadar ne yazık ki birçok Kürt, kendi halklarına yönelik katliam girişimlerinin de faili olmuştur.

Bu durum, hem Kürtlerin ulusal bilinçten mahrum edilmesi, hem de yaklaşık 1500 yıldır süregelen İslami yayılmacılık ve cihat kapsamında değerlendirilmeli. Zira IŞİD üyesi birçok millet mensubu vardır. Sadece Arap Müslümanlar değil; Türkiye’den, Bosna’dan, Çin’deki Sincar Uygur bölgesinden, Afrika ülkelerinden, Avrupa, Kanada ve ABD’den de Müslümanlar IŞİD’e katılmaktadır. Ve bugün İslam dünyasındaki tek İslamcı terör örgütü IŞİD değildir. İslam dünyasında onlarca terör örgütü adeta cirit atmaktadır.

Elbette ki Türk sosyalistleriyle yapılan ortak siyaseti, Kürt katliamları yapanlarla girişilen ortaklıkla bir tutmuyoruz. Fakat merkezine Kürt/Kürdistan meselesini ve ulusal menfaatleri almayan her siyasi adımın, Kürtler için yavaş bir intihar olduğu açıktır.

Ulusal özgürlük için verilen mücadele, sadece bugün yaşayanlar ve gelecek kuşaklar için değil; bu uğurda yaşamını yitiren herkes için verilir.

Bugün Kuzey Kürdistan’daki egemen Kürt siyasi hareketi – sadece partileriyle değil, ona yakın dernekleriyle, basınıyla ve diğer bütün kurumlarıyla – Kürt özgürlük mücadelesinde ipi en önde göğüsleyen harekettir. En samimi yurtsever duygulara sahip halk kitleleri, bu harekete umut bağlamıştır.

Bu hareket, geniş kitleler gözünde yıllardır ödenmiş bedellerin vücut bulmuş halidir.

Kuzey Kürdistan egemen Kürt hareketi, bu sorumluluğun bilincinde olarak ulusal mücadelesini vermeli. Bu ulusal mücadele de Kürdistan’dır; Türkiye’yi, Irak’ı, Suriye’yi ve İran’ı kurtarma mücadelesi değildir.

Bu prensip, sözünü ettiğimiz ülke halklarına düşmanlık ya da nefret duymak da değildir: Aslolan, Kürdistan’da bugün IŞİD’in, dün Hizbullah’ın ve yaklaşık 100 yıldır TSK’nın, İran devrim muhafızlarının, Irak ve Suriye rejimlerinin yarattığı trajedilerin farkında olmaktır.

Ne yazık ki Kürtlerin bölücüsü ve düşmanı olan devletler, insan hakları mefhumuna öyle yabancı ki Kürtlerin şimdiye kadarki tüm ulusal kazanımları, savaşların yarattığı krizler sonucu elde edilmiştir. 2003’te ABD’nin Irak’a askeri müdahale gerçekleştirmesi sonucu oluşan boşluktan yararlanan Güneyli Kürtler, kendi hak ve özgürlüklerini hem Irak devletine hem de bütün dünyaya dayatarak bugünkü statüyü elde etmiştir.

Güneybatı Kürdistan da geçmişe nazaran çok daha yüksek olan bugünkü statüsünü Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş sonrasında atağa geçip bölgelerini büyük ölçüde özgürleştirerek ve kendi siyasetçilerini atayarak edinmiştir. Şimdiyse yapılması gereken, bu statünün tam olarak adının konması, kalıcı ve uluslararası olarak tanınması ve kurumsallaşmasıdır.

Bunun için de Batı’nın onayı şarttır. Bu yüzden, bugün sözde “Batı emperyalizmi” karşıtlığı yapmak Kürtlerin ulusal intiharıdır.

Batı – günahları ve sevaplarıyla – dünyanın en büyük ve gelişmiş medeniyetidir. Bugün hak ve özgürlerimiz için yüzümüzü dönebileceğimiz başka bir adres yok.

Elbette ki Batı ülkelerinin esas politikası kendi ulusal çıkarlarını korumaktır; Batı, ticari ve diplomatik ilişkiler kurabileceği, barışçıl müttefikler istemektedir. Bununla birlikte, Batı ve öncüsü olan ABD,  değerler sahibi bir güçtür. İnsanların fikirlerini ifade ettikleri için tutuklanmadıkları dünyadaki tek bölge, Batı’dır.

Hak ve özgürlükler gibi bir derdi olmayan Türk, Iran ve Arap rejimlerinin Batı’ya sürekli “emperyalist” diye çıkışması, ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Kendi vatandaşlarına, özellikle de azınlık mensubu vatandaşlarına hiçbir zaman insan muamelesi yapmamış, en temek haklarını bile tanımamış, yüzyıllardır düşünmeyi, sorgulamayı, yaratıcılığı yasaklamış bu rejimlerin düşman gördükleri Batı, elbette ki Kürtlerin potansiyel dostudur.

1920’lerde Kürdistan’ın bölünmesi döneminde Türk, Arap ve Farslar, güçlerini kullanıp kazanan taraf olarak masadan kalktılar ve Batı, buna göz yumdu. Bunun da bilince olmalıyız ama şu dört noktayı gözden kaçırmadan:

Bir: Kürdistan’ı bölen bu 4 ülke, 1920’lerde “gelin, Kürdistan’a en azından bir özerklik ya da sömürge statüsü verelim” demiş olsaydı, Kürdistan şu anda en azından sınırları olan bir sömürge olurdu.

İki: Bu devletlerin, Kürdistan’ın sınırlarını yok ederek ve Kürtlerin bütün haklarını ayaklar altına alarak “zafer” kazandıklarını düşünmeleri ve yaklaşık 100 yıl boyunca birbirileriyle Kürt katliamı yapma yarışına girmeleri sahip oldukları ahlaki değerler hakkında çok şey söylemektedir.

Üç: Bugün Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin Kürdistan’daki işgallerine son vermek istedikleri ama Batı’nın buna engel olduğu gibi bir durum söz konusu değildir. Bu dört rejim, Kürdistan’daki işgallerine, en acımasız hak ihlalleriyle devam ediyorlar.  İran İnsan Hakları Örgütü’nün verdiği bilgiye göre, 4 Mart’ta 6 Kürt tutuklu İran tarafından önce işkenceye maruz kaldı, sonra infaz edildi.

Dört: Kürdistan’da işlenen suçların esas faili Türk, Arap ve İran rejimleridir; Kürdistan’ın esas düşmanları bunlardır.

-   ABD anayasasının ise Haklar Kanununun birinci maddesi din, ifade ve basın özgürlüğünü kapsar.

Bu kanunun tarihi, 1776’ya, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın ikinci yılına dayanır. O zaman basın özgürlüğüne vurgu yapan “Haklar Beyannamesi” olarak yasalaşan bu kanun, bugünkü Haklar Kanunun ilk haliydi. Yani ta 1700’lü yıllardan beri ifade ve basın özgürlüğü ABD’nin yapı taşlarından biri olmuştur.

Aynı tarihlerde ise Osmanlı, matbaayı yasaklamakla ve halkını cehalete mahkûm etmekle meşguldü.  ABD, anayasasına özgürlükleri işlerken; Osmanlı topraklarında matbaa hala yasaktı.

Osmanlı yöneticileri, ilk matbaanın kurulmasına nihayet 1727 yılında müsaade edebildiler. İbrahim Müteferrika ilk matbaayı kurdu ama basacağı her eser, Kadılar tarafından denetleniyordu.

Sonuç olarak, matbaasını kurduğu 1729’dan kapattığı 1743 yılına kadar, Müteferrika toplamda sadece 17 kitap basabildi. Daha sonra matbaa geleneğini ailesi sürdürmeye çalışsa da, bu işi tamamen bıraktıkları 1797 yılına kadar sadece 7 kitap basabildiler.

O zamanların yasakçı Osmanlı’sı, bugünün yasakçı Türkiye Cumhuriyeti olarak devam ediyor. Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlüklerin benimsenmesi kültüründen hala çok uzak. Kobani’de yaralanan Kürt doktor Esra Yakar’ın tutuklanıp hapse atıldığını fakat IŞİD komutanı Emrah Çakan’ın Denizli’de bir hastanede tedavi gördüğü haberlerini daha birkaç gün önce okumuştuk.

Kürdistan’ın, insana zulmetmenin gelenek haline geldiği Orta Doğu’dan tek başına sıyrılması ve özgürlüğe kavuşması imkânsız. İdeolojilerin zihinleri kısıtlamadığı, berrak Kürdistani hedeflerle yapılan siyaset ancak Kürtleri özgürlüğe yaklaştırabilir. Beşikçi Hocanın dediği gibi “Bir Kürd’ün Arap’a, Fars’a, Türk’e değil; kendine, kendi halkına hizmet etmeye çalışması, bunun bilincinde olması önemlidir.”

Sadece dünya siyasetinde sahip olduğu güç için değil, temsil ettiği kültür ve uygarlıktan yararlanabilmek için de yüzümüzü Batı’ya dönmeli; Batılı ülkelerle ilişkilerimizi güçlendirmenin yollarını bulmalıyız.

 

Saygılarımla...

Mustafa Acar

 

YORUMLAR

 

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News