ala kurdistan
Ey Reqîb

30 Yeşil Banknot-İsmet Turanlı

Bir mutlu olma tekniği)

İnsan hayal kurar çocukluğun da , gençliğinde istikbaline dair. Çok kere çocuklara ilerde ne olmak istedikleri sorulduğunda‚‘‘ Doktor‘’ olmak diye cevap verirler. Doktorluk mesleği dünyanın her tarafında imaj skalasında en üstte yer alır. Ben şahsen doktor olmağı hiç aklımdan geçirmemiştim. Lise bitirme sınavlarımın sonuçlarına göre tesadüfen tıbbıyeye kaydoldum.

Gençliğimde görmeği hayal ettiğim iki yer vardı. Biri New-York’taki Hürriyet abidesi, diğeride Moskova da ki Kremlinin bulunduğu Kızılmeydandı. Her ikisinide görmek nasip oldu. Biri Hürriyetin ötekide emeğin, sosyal adaletin senbolü, temsilcisi idi bana göre. Oraları ziyaretten sonra hayal kırıklığına uğradım. Birinde Hürriyetin PARA ile satıldığını, diğerinde Hürriyetin SİLAH ile yok olduğunu gördüm. Para insanların ahlakını, silah ise yaşamını yok eden ve maalesef insan tarafından icat edilen nesneler olduğuna inanıyorum.

İnsanlar yaşlanınca maziye dönük düşünmeğe başlarlar. Bu hasletimizden faydalanarak, MUTLU olmak için bir taktik düşündüm. Bilhassa çocukluğumuzda ve gençliğimizde mutlu olduğumuz zamanlar olmuştur. Bedbin olduğumuz günlerde o mesut günlerimizi, anılarımızı hayal etmemizi tavsiye ederim.Şöyleki:

Bir restoranda, yahut hava alanı bekleme salonunda 10 yaşlarında bir çocuk görünce onun başına benim o yaşlardaki bir fotoğrafımı koyar, kendimi o çocukla algılarım. Onun mütecessis bakışlarında, davranışlarında ben varolurum. Gençlik anılarımıda ayni tarzda değerlendiririm. Sizde deneyin. Mesut günlerinizi böylece yeniden yaşayıp kasavetten kendinizi kurtarın.

Ben on yaşında iken sınıfı pekiyili karne ile geçmiş, unutamadığım bir yaz tatili yaşamıştım.

Komşu ve akraba çocukları ile birlikte sünnet olmuştuk. Abim, kardeşimle birlikte onbeş kişi idik. Önce faytonlarla şehirde bir tur attırıldı, sonra hep birlikte hamamda yıkandık, ertesi günü sünnet düğünü yapıldı davullu zurnalı.Kemancı Kalender, tefçi Zöhre, Udi, ama (gözleri çicek hastalığından kör olmuş)Arakyanda kadınlara göbek attırdılar, erkekler halay çekti. Bizlere yeni elbise ve ayakkabı alınmıştı, fakat sünnet günü entari giydik. Sıra ile Kirvenin kucağına oturttular, gözümüzün yaşına, bağırıp, çağırmamıza kulak asmadan Berber sünnetçi çükümüzü sünnetledi. Yataklarımızın bulunduğu oda süslenmiş, baş ucumuza halamlardan gramofon getirilmiş, Malatyalı Fahrinin Sarıkordelem plağı çalınmıştı. Fotoğrafımız çekilirken, tıpkı onbaşıların rütbesini göstermeli duruşu gibi bizde kirvemizin hediye ettiği saatı görünür halde kollarımızı önde tutmuştuk. Kiler(Hızna) hediye gelen baklava ve kurabiyelerle dolmuştu. Üç gün üç gecede AL BASMASIN diye akraba gençleri nöbet tutmuşlardı. Bu al basmasından lohusalardada korkulur. Tahmin ediyorum ki bu ananenin sebebi gerek lohusada ve gerekse sünnetlilerde kanamadan ölümler olmuş ve bunun adını al basması koymuşlardır.

Birde o yaz halamın düğünü olmuştu. Henüz 13-14 yaşında olan halamı amcazadem ile evlendirmişlerdi. Amcazadem oldukça aristokrattı ve düğüne gelmemiş, sadece talip olduğunu dedeme telgrafla bildirmişti. Babamın memleketinden belki yüze yakın akraba atlarla gelmişlerdi. Düğün günü koyunlar kesildi, kazanlarla pilav pişirildi, baklavalar, börekler açıldı. Genç halama mavi bir gelinlik giydirmişler, bütün gün tek başına süzülmüştü. Altın bilezikler, mücevherler takılmıştı. Dedemin avlu ve bahçesi tıklım tıklım misafirler ile dolmuştu.

Babamın akrabaları annemden biz çocukların babamın memleketini görmeğe gelmemizi israrla rica ettiler. Annem de okullar açılmadan bu seyahata karar verdi. Atlarla üç günde dağ yolundan gitmemiz zor olacağı için Gölbaşına kadar trenle gidecektik, ondan sonra otobüs veya taksi bulabiliriz demişti. Ben iki yaşında iken babam araba kazasından vefat etmişti. Oturduğumuz konağın üst katını annem kiraya vermek mecburiyetinde kalmıştı. 10 lira kira alıyorduk. Sünnet düğünün masraflarını dedem vermişti fakat genede annemin bazı masrafları olmuş seyahat için gerekli paramız kalmamıştı. Üç kardeş bayramlarda el öpmelerden biriktirdiğimiz parayı İş bankası kumbarasında toplardık. Annemle bankaya gidip kumbarayı açtırdık, eskiden birikenler ile 30 liramız vardı.Bankadaki veznedar bize 30 tane kocaman yeşil Bangunot sayıp anneme verdi. Eve gelince annemle tekrar o bangunotları saydık. Üstlerinde hala eski türkçe (arapça) rakkam ve yazılar vardı. Harf inkılabı 1928 de olmuş fakat bangunotlarda o eski yazılar daha kalkmamıştı.

Annem çamaşırlarımızı önce bohçalara, sonra bir bavula koydu.Tren istasyonuna faytonla gittik, gişeden biletlerimizi aldık. Elazığdan gelecek treni bekledik. Çok heyecanlı idik, çünkü ilk defa trene binecektik. Şimdi düşünüyorumda, diyorum ki kendi kendime, hususi uçağı ile seyahat eden zenginlerin çocukları bu mutluluktan, bu heyecandan mahrumdurlar her halde.

Trende üçüncümü, dördüncü sınıfmı bilemiyorum, tahtadan tek bir sırası olan kompartımanda sekiz kişi vardık. Ben pencerenin önünü kimseye vermiyor, uğradığımız her istasyonun adını defterime kaydediyordum. İstasyonlardaki eşyalarda o bölgenin ne yetiştirip, ne ihraç ettiğini tespit ediyor, defterime kaydediyordum. Kapıderede etrafta ormanlar olmalı idiki istasyonda büyük ağaç depoları görülüyordu.Tıpkı hava alanında belkide ilk defa uçağa binecek olan o on yaşındaki çocuğun mütecessis bakışları bende de vardı. İşte o çocuğu görünce ben geriye geriye o günlere gittim, heyecanlandım, yeniden bir mutluluğu yaşadım.

Gölbaşında harp seneleri olduğu için otobüs falan bulamadık ve üç gün 4 odalı ,sivri sineği bol bir otelde konakladık.Orada bir fırın, bir istasyon binası ve birde küçücük otel binası vardı. Üç gün sonra Antepten Adıyamana giden, bir tuz taşıyan kamyonla yolumuza devam edebildik.

Babamın memleketine vardığımızda yepyeni bir dünya ile karşılaştık. Evlerde çatı yerine damlar vardı.200-300 haneli bir kasaba idi.Tuhafımıza giden en mühim şeyde hemen hemen hiç kimsenin Türkçe konuşmadığı idi. Herkes Kürtçe konuşuyordu. Annem oraya 12 yaşında gelin gitmiş ve üç sene orada yaşamış, onun için Kürtçe öğrenmişti. Bize konuşulanları tercüme ediyordu.’Ben bunların konuşmalarını duymuyorum’ demişim anneme. Ana dili öğrenmiştik fakat baba dili eğitimi anayasa ile yani teşkilatı esasiye kanunu ile yasaklamıştı.

Giyimlerde değişikti. Genç kızların çeşmeden tuluklarla, kovalarla su almağa geldiklerinde başları açıktı. Nişanlıların başları bir tülbentle kapalı. evli kadınların başındada puşuları vardı.

Biz bir ay köy köy akrabaları dolaştık. Öylesine sevgi ve muhabbet gördük ki, öylesine misafir edildikki anlatmağa değer. Her gün kuzular kesiliyor. taze tereyağı yayıktan çıkmış, taze peynir, sıcacık sacda pişmiş yufkalar, ballar yoğurtlar,,yayık ayranları, hele köylerin etrafındaki üzüm bağlarından kopardığımız renkli renkli üzümler, incirler, bademler, sebzeler, bize hediye edilen yerli giyecekler. Köyden köye atlarla seyehatlar , her gün bir çok akrabalarla tanışmak, onların bize sarılıp sevgilerini izharları. İşte o günlerin, mutlu günlerin hatıraları hava meydanında gördüğüm on yaşındaki çocukla yeniden yaşamış oldum.

23.07.06 Köln

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News