ala kurdistan
Ey Reqîb

Keenlemyekûn-Ümit Fırat

Geçen haftaki yazımı, bu ülkenin geleceğine dair hiçbir umut ve ışık göremediğimi söyleyerek bitirmiştim. Uzun zamandır bu kadar karamsar olmamış, böylesi bir ifade kullanmamıştım.

1960’lı yıllarda genç bir insan olarak kendi kuşağımdan birçok arkadaşımla siyasi meselelere ilgi duymuş, Karl Marx’ın dünyayı yorumlamak yerine, değiştirmek üzere kurduğu ütopyasını gerçekleştirmek üzere yola çıkmıştık. Elbette Türkiye’nin geleceği hususunda pek iyimser değildik. Ama yeni öğrendiğimiz diyalektik materyalizme göre önümüzdeki sürecin bizden yana işlediğini, dünyayı değiştirerek cennete dönüştürebileceğimize inanıyorduk.

Ne var ki çok geçmeden, dünyada neden birer Kürt olarak değil de egemenlerce bize dayatılan kimlikle mücadele ettiğimizi de sorgulamaya başladık. Bizim öncelikli meselemizin, bir milli mesele olduğunu, bunun da sınıfsız bir toplumu inşa etmekten farklı bir zeminde ele alınması gerektiğini fark ettik. Sosyalist teori ve siyasette de milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı ve milli meselenin tartışılmakta olduğunu öğrendik.

Çevremizdeki Kürt arkadaşlarımızla sadece şark vilayetlerine mensup birer hemşeri ve sosyalist olarak değil, aynı zamanda birer Kürt olarak da mücadelemizi sürdürmemiz gerektiğini anladık.1967-68 yıllarına gelindiğinde, Türkiye İşçi Partisi (TİP) içerisinde Kürtler zaten fiilen bir grup oluşturmuştu. Aynı yıllarda düzenlenen Doğu Mitingleri münasebetiyle de bu ilişki açıkça görülebilmekteydi. Ardından Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) kuruldu ve gençlik kesimindeki Kürtler de ilk kez legal bir kuruma sahip oldular.

12 Mart 1971 Askeri darbesi sonrasında, dünyadaki sosyalizm yorum ve tartışmalarına ilgisiz kalmayan Kürtler, hemen tümü de illegal olmak üzere çok sayıda siyasi grup ve partiler kurdular. Kürtlerin kendi geleceklerini kurmak ve inşa etmek üzere Türkiye dışında bir şeyler yapması gerektiği fikri yaygındı. Hiçbirinin yakın ve orta vadede Türkiye’nin geleceğinde Kürtlere de bir yer verileceğine dair beklentileri yoktu. Benim de şahsen Türkiye’nin geleceğinde kendime ait hiçbir hayalim ve planım yoktu.

Hatta rahmetli Terzi Niyazi Usta, her zamanki bilgeliğiyle bize takılır ve boş işlerle uğraştığımızı, en iyisi okulumuzu bitirip bir meslek sahibi olmamızı söyler ve buralarda hiçbir zaman iyi bir şeyler olamayacağına dair iddiasını tekrar ederdi. Bu tezini dayandırdığı bir de senaryosu vardı:

“Bir gün bütün dünyada sosyalizm kurulacak, insanlar barış ve mutluluk içerisinde yaşayamaya başlayacaklar. Ama bir tek Türkiye’de her şey eskisi gibi sürecek ve bir şey değişmeyecek. O zaman buranın etrafını doğal park gibi çitlerle çevirip koruma altına alarak, bir müze statüsü verecekler. Bazı insanların geçmişte nasıl yaşadıklarını göstermek amacıyla buraya kültür gezileri ve turistik seferler düzenleyip, yeni kuşaklara eski insanların hayatlarını gösterip tanıtacaklar.”

12 Eylül Askeri Darbesi ise zaten kesin bir nefret ve umutsuzluk dönemi getirdi. Binlerce Kürt ağır işkencelere uğradığı Diyarbekir 5 No’lu Askeri Cezaevi’ne kapatılırken, binlercesi de Batı ülkelerine sığınmak zorunda kalmıştı.

1987 yılında Başbakan Turgut Özal Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik başvurusunda bulundu. AB Komisyonu, insan haklarına saygısızlık, ağır işkence, ardı ardına devam eden askeri müdahaleler ve sonuç olarak işlemeyen bir demokrasiden söz ettiği politik gerekçelerle başvuruya, “Ne Türkiye, ne de AB müzakere açmaya ve tam üyeliğe hazırdır. Bu başvurunun koşullar uygun olana kadar bekletilmesi daha doğrudur” diyerek cevap verdi.

Türkiye, bir anlamda eksik ve kusurlarını kabul etmiş olmalıydı ki AB’nin ileri sürdüğü gerekçelere hiçbir tepki göstermedi. Ekonomik durumu gittikçe daha da kötüye gitti. İnsan hakları ihlalleri, işkenceler, faili meçhuller, zorla kaybettirmeler, köy boşaltmalar, daha önce görülmemiş ölçülerde arttı.

Ne var ki o tarihten başlayarak, başta Kopenhag Kriterleri olmak üzere uyum ve reformlar konusu hep gündemde kaldı. Nihayet, Aralık 1999’da Helsinki’de Bülent Ecevit’in de katıldığı AB zirvesinde, Türkiye AB Aday Üyeliği statüsüne dâhil edildi. Ardından bazı reformlar gerçekleşmeye başladı.

AB üyeliği için gündem demokratikleşme olunca, Kürtler açısından da yeni bir dönem başlayabilir, bazı umutlar doğabilirdi. Eğer Türkiye demokratikleşmeyi başarabilirse, elbette Kürtler de bundan istifade edebilecekti.

2002 genel seçimleri sonunda büyük bir parlamento çoğunluğu ile hükümet kuran AK Parti’nin önünde iktidar olabilmek için elbette büyük engeller vardı. Oldukça sıkıntılı bir dönem yaşandı ve atlatıldı. Birçok liberal, demokrat ve aydının yanı sıra, önemli sayıda Kürt yurttaş da AK Parti hükümetine destek verdi. Israrla AB üyeliği için çaba gösteriyorlar, önceki hükümetlerden ve partilerden farklı bir yerde duruyorlardı.

Önceleri hayal bile edemediğimiz gelişmeler yaşanırken, bunun bir devlet kararı olduğunu, değişen ve demokratikleşen bir Türkiye’de Kürtlerin de kendilerini yönetebilecekleri ve eşit birer yurttaş sayılabileceklerini sandık.

12 Ağustos 2005’te Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Başbakan olarak Diyarbekir’de “Kürt sorunu, benim de sorunumdur” dedi. Ergenekon Davası açıldı, TRT Şeş yayına girdi, Kürdistan yönetimiyle dostluk kuruldu ve Erbil’e konsolosluk açıldı, yeni anayasa için kampanyalar açıldı, demokratik açılım ilan edildi, okullardan ‘Andımız’ duası kaldırıldı. Sonunda işler Abdullah Öcalan ve PKK ile diyalog ve çözüm sürecine kadar vardı.

Bu arada Tayyip Erdoğan Reis-i Cumhur seçildi. Ama artık reform dönemi sona ermişti. 2015 Genel Seçimleri’nden sonra tekrar çatışmalar başladı. Tayyip Erdoğan artık yeni müttefikler edinmişti.

İyimserliğimiz çok fazla sürmedi. Yukarıda bazılarını saydığım ve bizi umutlandırıp heyecanlandıran şeyler bir bir tersyüz edildiler. Kürtler artık rabia sembollü nutuklardaki “Benim Kürt Kardeşim” olmaktan öte bir anlam taşımıyorlar. Belki ‘Andımız’ duasını da yeniden geri getirirler. Yine 1990’lardaki SHP-DYP koalisyonu dönemindeki gibi “son terörist yok edilinceye kadar…” hamaset edebiyatına dönüldü.

Sıralamakla bitmeyecek sahneler yaşamıştık ama sanki bazı şeyleri hiç yaşamamış gibiyiz. Sanki 5 Şubat 2011 günü Dolmabahçe ofisinde Cumartesi Anneleri’yle görüşüp, ardından partisinin grup toplantısında bu görüşmeyi anlatırken binlerce insanı ağlatan; sanki 23 Kasım 2011 günü partisinin il başkanları toplantısında Dersim’de bir katliam olduğunu ve bundan ötürü özür dileyen bir başbakan hiç olmamıştı.

Elbette bütün saydıklarımızın içerisinde biz de vardık, biz de yaşadık, bunlar gerçekti. Ama şimdi bunlar bir şey ifade etmiyor ve hukuki bir ifadeyle söylersek, devlet ve Tayyip Erdoğan bu dönemi keenlemyekûn* sayıyor.

Onurumla sürdürmeye çalıştığım uzun yılları geride bırakan bir insan ve bir Kürt olarak, Türkiye’de bir şeylerin değişmesini veya iyiye gitmesini çok istemiştim ve çaba göstermiştim. Ama artık bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şey değişmedi ve kolay kolay da değişmeyecek.

Neticede Niyazi Usta yine her zamanki gibi haklı çıktı.

*Hiç yokmuş veya hiç olmamış anlamına gelen bir hukuk terimi.

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.

Rojname Kurdish News